Sait Faik'in Hancının Karısı Adlı Öyküsü Hakkında ve Metni

Günün Yazısı
Ekleyen : Fadıl Şahin , 05 Ekim 2019 Cumartesi aaa Beğen 1
 
 
 
HANCININ KARISI
 
Sarnıç adlı öykü kitabı Sait Faik Abasıyanık’ın 1939 yılında yayınlana ve Çığır Kitapevinde basılan ikinci öykü kitabıdır.   Hancının Karısı adlı öykü Sarnıç adlı hikâye kitabı içinde yer alan bir öyküdür.  
 
Durum, kesit hikâyeciliği de denilen Cehov Tarzı hikâyeciliğin Türk Edebiyatındaki en önemli temsilcisi olan Sait Faik, öykü yazarlığını meslek edinmiş olan bir hikâyecimizdir. Girdiği işlerde başarılı olamayan Sait Faik babasından kalan miras ile İstanbul ve adalarda hayatını sürdürmüş, bu nedenle öykülerinde balıkçılar, ada halkı, sandalcılar, martılar, kuş avcıları, martılar balıklar vb den söz etmişti.   Sıradan insanların tek düze yaşamlarını anlatan durum ve kesit hikâyeleri yazan Sait Faik bu öyküsünde de sıradan bir insanı anlatmaktadır.
 
KONUSU
İnsanlar tarafından aldatılmaktan bıkan bir gencin bir köpek alıp gezmesi ve bir han bulup hayallere dalarak uyuması konusunu işlemektedir.
 
HANCININ KARISI ÖZETİ
 
Genç adam aldığı bir köpek ile bir geziye çıkar. Geziye giderken kimi yanına almış ise eziyetini çekmiş en sonunda köpek ile gezmeye karar vermiştir. Akşama kadar köpeği ile dağları dereleri yolları aşarlar. Gezileri boyunca sıkıldıkça köpeği ile konuşmaya çalışır.  Köpek de sanki onun dilinden anlamaya başlamıştır.  Akşam olunca bir han aramaya başlar. Gece karanlık çıkana kadar bir han arar durur ama sen sonunda ışığı yanan bir han bulur. Hana girerler.  Hancı ile tanışıp handa bir yemek yer. Daha sonra ise buraya kadar neden geldiğini anlatır ve Kara kurt Gölünden bahseder.  Vakit geç olunca hancı onu yatacağı yere götürür. Delikanlı uyumuş ve odasına Hancının karısının geleceğini ummuştur.  
 
HANCININ KARISI ÖYKÜ METNİ
 
Yanıma, sabahları gözlerimin içine bakan, akşamları beni kapımın eşiğinde bekleyen sarı bir köpek aldım. Beni her şey aldatıyordu. Mısır tarlalarından geçerek kenarına vardığım su, uzaktaki beyaz yazın içinde uyuklayan kasaba, kasabanın havuzu fıskiyeli gazinosunda tavla oynadığımız şişman tüccar, şehrin belediye bahçesinde yanına oturduğum ve küçük kızları beraberce seyrettiğimiz delikanlı, hatta şehir haricinde ceviz ağaçlarının gölgesine uzandığımız yulaf demeti saçlı Boşnak çoban, hepsi, her şey, su, değirmen, gölge, güneş, mor püsküllü çapkın mısır koçanları, her şey beni aldatıyor.
Kimi zekâma, kimi hırsıma, kimi maddeme, kimi ruhuma sataşıyor. Yeis, bir kartal hızıyla kafamda kanat geriyor. Kimseyi, hiçbir şeyi sevmek için elimi, kolumu sallayarak kendime derdi çağırıyordum. Dert, sararmış buğday tarlalarının üstünden geçen rüzgâr hışırtısıyla gelip beni buluyor. Ben bir başak gibi sallanıyordum. Ne sular şarkı söylüyordu, ne de tarlalarda ekin biçen sessiz, sakin köylüler bana yol gösteriyordu.
Sarı köpekle beraber epey yol almıştık. Köprüler geçmiş, bataklıkların kenarından yürümüş, çobanlardan yol sormuş, bir dağın eteğine varmıştık. Dağın eteğinde, kapanık manzaralı, seyrek evli, sakin, sokaksız ve çarşısız acayip bir köy vardı. Ana yoldan hiçbir yol ayrılmadan çimen ve çayırların üstüne bir hayli ev yığılıvermişti. Evlerin önünde ne bir çocuğa, ne bir kıza, ne de çorap ören bir ihtiyara rastladım. Köyün araba izleri dolu ve böylece yollu sokaklarında dolaştım. Kimselere rastlayamadım. Tekrar ana yoldan geldiğim zaman akşam karanlığı basmıştı. Sarı köpeğim aç ve susuzdu. Ama beni bu uzun seyahatte yalnız bırakmamaya karar vermişe benziyor, hâlâ önümde zıplıyor, yorgun ayaklarını kaldırarak üzerime atılıyordu.
–                    Buralarda bir han olacak, dedim.
Bir av köpeği gibi havayı kokladı. Burnu yerde, benden iki yüz metre kadar ileriye gitti, döndüğü zaman;
–                    Han filan bulamadın galiba, dedim.
Yere çömeldiğim zaman iki ön ayağını omuzlarıma koydu, uzun uzun uludu.
Dağı tırmanmaya başlamıştık. Bir su sesine doğru gidiyorduk. Bir oluktan buz gibi su içtik. Yıldırım vurmuş gibi ağacın kütüğüne oturdum. Akşam ışığına karşı düşündüm. Tepemde bir ıhlamur ağacı tütüyor... Niçin bu yaz gününde küllenmiş bir mangalın kenarında kaynayacak bir çaydanlık, boğazından, bademciklerinden hasta bir insan tahayyül ediyorum?
Niçin serin akşam güneşinin dağa ve dişbudaklara tırmandığı bu anda bir kış, “Çingenebacak” elmalarının dizildiği raflar, bir kırmızı sac soba hatırlıyorum? Evet yine niçin, bir karanlık evi, bir ihtiyar adamı; onun öksürüğünü, onun cıgarasının dumanını, evin bahçesinde kızılcık ağacındaki ökseye yapılmış bir sükûtu anıyorum?
Köpeğim yanımda bir kız bileği kadar ince, beyaz, damarsız –kim bilir hangi serseri çobanın kabuğunu soyduğu- bir dal parçası ısırıyor. Ben bu yaz gününde ıhlamur kokusuyla kuşları, nezleleri... Kızılcık ağaçlarını... Hepsinden evvel ve sonra bir ihtiyar adamı hatırlıyorum. Bu ihtiyar adam dedem... Ben dokuz yaşında bir çocuk...
Gece birdenbire geliyor. Bir kalp çarpıntısıyla, korku ile yerimden kalkıyorum. Zaman unutulmuş ve bulunmuş. Bir kilometre ileride tatlı, gevrek bir ışık. Köpeğimle beraber ilerideki ışığa doğru koştuk.
Hanın sahibi cılız bir adamdı. Köpeğime bir papara, bana sucuklu iki yumurta hazırlayan karısı ise olgun, dolgun, kırmızı, geniş bir kadındı. Beyaz başörtüsünden genç birkaç saç gaz lambasının altında pırıldıyor, gözleri geceleyin dağda kurt gözleri gibi parıldıyordu.
Sabahtan beri köpeğime bile açmadığım içimi bu cılız han sahibine açtım.
–                    Ben, dedim, gölü görmeye gidiyorum. “Karakurt Gölü”nü. Gölün kenarında güzel bir köy varmış. Hastayım. Bana orada birkaç ay geçirecek yer bulunabilir mi?
–                    Bulunmasına bulunur ağam, ama o köyün ahalisi biraz kuşkuludur. Yabancı pek sevmezler. Sonra gülümsedi: “Köyün kadınları,” dedi, “belki işitmişsinizdir. Çok güzel olurlar. Onun için bilmem erkekleri sizi yadırgamazlar mı?”
Sonra uzun uzun o köyün kadınlarından, köyden, Karakurt gölünden bahsetti.
Birkaç saat içinde o kadar birbirimize alışmıştık ki, nihayet;
–                    Ben de o köylüyüm, delikanlı dedi. Kasaba çocukları biraz kötü oluyor nedense. Bizim köyün karıları da bir parça iştihalı. Ama seni anladım arkadaş, sana bir yer bulmaya çalışacağım.
Köpeğimi sevdi. “Demek ki dâr-ı dünyada,” dedi, “bundan başka sana yar kalmadı.”
Askerliğinden, on yedi sene süren askerliğinden bahsetti. Sonra daha çok samimileşti. Bütün derdini söyledi. Bir dağ başındaki han sahibinin ne derdi vardı? Bu genç saçlı, geceleyin kurt gözlü kadını doyuramıyordu. Çocukları da olmuyordu. Yoksa ona vakit bırakmaz, dört-beş çocukla ihtiyarlatıverirdi.
Köpeğim uyumuştu. Biz sigaramızı tazeleyerek uzaktan uzağa ışıkları gözüken biraz evvel geçtiğimiz köye doğru pencerelerimizi açtık. Yine anlattık:
Orası bir Çerkez köyü idi.  Eskiden bütün köy halkı eşkıya imiş. Şimdi ise yabancı görünce evlerinden çıkmayacak kadar korkak mı diyeyim, çekingen mi diyeyim, bir tuhaf olmuşlar...
Dağ içinden sesler geliyor. Gece koyu karanlık bir deniz hışırtısı çıkarıyor, çakal sesleri kayadan kayaya kulaklarımıza geliyordu. Hancı beni dört yataklı bir odada bırakarak çekildi. Bir şey bekleyerek sabaha karşı uyumuşum. Bu beklediğim şeyin hancının doyuramadığı genç saçlı karısı olduğunu uzun seneler anlayamadım. Fakat oydu. Gelmedi. Ne bir ayak sesi hanın boş, loş, sessiz, ölü sofalarında gezindi, ne de bir kapı gıcırtısı duydum.
SAİT FAİK ABASIYANI


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...