Ödüllü Şiir Yarışmasına Katıl (YENİ)

Sait Faik'in Köy Hocası ile Sığırtmaç Öyküsü Hakkında ve Metni

Ayın Yazısı
Ekleyen : Asya Mortaş , 21 Şubat 2020 Cuma aaa Beğen 2
 
 
Köy Hocası ile Sığırtmaç  Hakkında 
 
Köy Hocası ile Sığırtmaç adlı öykü Sait Faik’in ilk baskısı 1940 yılında yapılmış olan ve yazarın üçüncü öykü kitabı Şahmerdan adlı hikâye kitabındaki öykülerinden biridir.
 
Yazarın Şahmerdan adlı hikaye kitabındaki öykülerden dört tanesi önceden yayımlanmamış dergilerde çıkmamış ve ilk kez bu kitabında yer almış öyküleri olmaktadır.
Sait Faik’in” Köy Hocası ile Sığırtmaç” adlı öyküsü Aapazarında iken geçirdiği çocukluk günlerinden kalma anılarından oluşan bir öyküsü olmaktadır.  O nedenle yazarın bu öyküsü Çelme, Zemberek ve  Mahpus  adlı öyküleri ile  ortak nitelikler taşır. Çünkü bu dört öyküsü konu olarak Saişt Faik’in çocukluk ve gençlik anıları ile ilgi öyküleri olmaktadır.
 
 
 
Köy Hocası ile Sığırtmaç
 
Köşeden sığırların başları gözükür gözükmez, köyün çocukları koşuşurlar; beyaz benekli sarı ineklerin kalın, yumuşak, nemli dudakları açılır; uzun uzun köye ve çocuklara böğürürlerdi. Sığırtmaç, esmer kafasına geçirdiği şemsipersiz kasketi avuçları içinde burar; sessizce çeşme başına çekilirdi. İnekler pis kuyruklarını, üstleri toprak ve inek kokan çocukların kafaları üstüne çevirirler, kerpiç evlere ağır fakat sevinçli, gürültülü girerlerdi.
 
Biz, mektep hocası sıfatıyla, çocukları ve buzağıları okşar dururduk. Akşam çekilir gelirdi. Meydandaki yalağa su, boyuna dökülür dururdu.
 
Kalın bilekleri, kırışık alnı, simsiyah kafası, vahşi gözleriyle sığırtmaç, önümden ıslık çalarak geçerken kalın bileklerinden yakalardım. Kaçmak isterse simsiyah kafası elime geçerdi. Daha zorlarsam vahşi gözleriyle karşılaşırdım elimden kurtulur; çarıklarını ta kıçına kadar kaldırarak kaçardı.
 
Köy kahvesinin önünde oturan ihtiyarlar bu her akşamki sahneye alışık oldukları hâlde, her akşam çubuklarını ağızlarından çekerler, kimi bana, kimi çobana laf atarak gülüşürlerdi.
 
Sığırtmaç öksüz ve yetimdi. Hangi samanlıkta yattığını biliyordum. Benim yüzümden ay ışığında elma altlarında yatıyordu. Yakalayıp akşamüstleri köy kahvesinde bir saatçik ona ders verebilmek için bütün yaz uğraşmıştım. Önce iki gün kendi kendine geldi. İki gün vahşi gözlerini hiç yüzüme dikmeden kafası eğik, beni dinledi. Üçüncü gün kahvede onu beklerken camın arkasında gözlerini gördüm. Hiç ümit etmediğim bir şey yaptı: Bir şehirli çocuğu gibi dilini çıkardı.
 
Biz kızdık; ihtiyarlarla beraber güldük; nihayet sinirlendik ve bunu bir izzetinefis meselesi yaptık. İşte bir haftadır akşamları onu kalın bileklerinden yakalarken ve saçlarını kavrarken içimde acayip bir kardeş muhabbetinin, bir ağaç gibi dallanıp budaklandığının farkına varmaya başladım. Bütün köy de bunun farkına varmış gibiydi. Onun dönmesi yaklaşırken yerimde oturamaz olmuştum.
 
Sonbahar çoktan başlamıştı. Kestaneler meydanlığa yığılmış, üstlerine sis ve yağmur çökmüştü. Dikenlerine bazı öğleüstleri billur damlalar yapışıyor; bazı kuşlar, avcıların tüfeğinden ürküp kırlardan köylere çekilmiş uzun ve yağlı kuşlar; ıslak tüylerini kurumuş yaprakların içinde saklıyorlardı. Bazı hasta ve sıtmalı köpeklerin mektep kapısına sığındıklarını görüyordum. Sabahları çocuklarım onları seviyorlardı. Muhtarın oğlu bu hasta köpeklere düşman olduğu günden beri bütün zekâsı ve temizliğine rağmen gözümden düştü.
 
Dağköylü Hasan yukarı ve uzak köyünden dağarcığının içinde onlara kara Gürcü ekmeği getiriyor; bize yeni yağmış ilk kardan kirli bir top getirip kürsünün üstüne bırakıyordu.
 
Çocuklarla beraber, bizde yağmur, Hasan'ın köyünde kar olarak yağan ve biraz sonra bizim köyümüzü de kaplayacak olan şeye hayretle bakıyorduk.
 
İki maaşımı hastalığına harcadığım talebe, sonbaharla beraber ölmüştü. Artık hiç bir zekâ beni alakadar etmiyor; küçük, nefes ve sığır kokulu sınıfın pencerelerini, dağ rüzgârına açtırmak aklıma gelmiyordu. Güzel havalarda, ağaçlar hakkında çocuklara hiçbir şey öğretmiyor; onlardan evlerine, hayatlarına, açlık ve kederlerine dair hiçbir şey öğrenmek istemiyordum.
 
Köy birdenbire hasta talebemle beraber gömülmüştü. Üstüne bir avuç toprak atmıştım. Ben bu çocuğu çok severdim!
 
Sislerin "Babasultan" köyüne inişi çok garip olurdu: Uzakta ve yukarımızda yarı yıldızları kapayan, ayın doğmasını geciktiren "Katırdağ"ın tepesinden bir kervan sökülür. Bir dev, kervanı birbirine iter; bir heyula, kıvrana kıvrana "Sarıyayla"da yayılır, ondan sonra bir müddet bir şey gözükmezdi. "Katırdağ" bir ufuk gibi
 
uzaklaşırdı. Sonra, birkaç dakika sonra birbirimizi ancak on adımda seçebilir olurduk. İki misli büyümüş olarak. Bu artık sis değil hakiki bir buluttu. Artık rahattık. Bütün kış birbirimizden birçok şeyler saklayabilirdik.
 
Bu birçok şeylerin içinde kederler, zayıflamalar, açlıklar... ve hergelelikler vardı. Kışla beraber her şey saklanır kimse kimsenin hâlini bilmez, hemen hemen merak etmezdi. Bazen ve çok nadiren beyaz ve masmavi bir gök açılıverirdi. O zaman birbirine rastlaşanlar:
 
— Zayıflamışsın len!
 
— Zayıfladık zahir...
 
— Nicesiniz?
 
— İç güveysinden hallice.
 
— He he he...
 
Bulut bir muhavere müddeti zarfında dağdan inerdi.
 
Sığırtmacı göremiyordum ama sis, ders ve dertle o kadar karmakarışık bir hâldeydim ki hatırlayıp hatırlayıp unutuyordum. Bir akşamüstü çıkageldi. Ders bitmişti. Hava o gün her nedense açıktı. Bende ise âdeta sisli günlerde üzüntülerin yıprattığı yüzümü aynada gördüğüm zamanki sinirli ve abus bir çehre vardı. Canım sokağa çıkmak istemiyordu. Çıksam,
 
— Bozulmuşsun be hoca... diyeceklerdi
 
— Ya sen, ya sen bozulmamış mısın? diyecektim hırsımdan. Yazın güneşten aldığımız sıhhati, kışın sis sünger gibi emip giderdi. Sığırtmaç:
 
— Okuyacan artık, dedi.
 
— Niye?...
 
— Daha iyi! Canım sıkılıyor akşamları...
 
— Peki, dedim.
 
Okudu. Aylarca bir şeylere hayret etti. Birçok şeyler öğrendi.
 
Pasta.   çikolata.   mecmua.   muharrir.  vapur.   güverte.   kılıç balığı.
 
Nelerin, daha bunlara benzemez nelerin manasızlığına birer mana vermek için uğraşmadım.
 
Muharrir, yazı mı yazardı, muhtar muharrir miydi, ben muharrir miydim, bir ay sonra o da muharrir olacak mıydı? Muharrir olunca şehre indiğim bir gün kendisine getirdiğim çikolatadan her gün yiyebilecek miydi?
 
Mecmua ile kitap arasındaki farkı iki saatte anlatabildim.
 
Bu çocuk beni yoruyordu! Pastanın Çerkezköyü'nde yediğinin aynı olmadığını, İstanbul'da, Ankara'da büyük kahvelerde yapılan bir nevi baklava olduğunu söyleyince inanmadı.
 
"İstanbul'da mısır unundan baklava yapılırmış." diye bir gün köye yaydı. Millet beni alaya aldı. Kılıç balığının bu sene az tutulduğunu gazetelerden birinde okumuştuk: Kılıç balığının sahiden kılıcı var mıydı? Adamı keser miydi? Yoksa kılıç balığı zabit miydi?


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Sevim Kınalı
13 Mart 2020 Cuma 10:46:28
Bu türe katkı sağladığınız için kutluyorum.

Sevim Kınalı
13 Mart 2020 Cuma 10:53:41
Naçizane tavsiyem., bu tür yazılarda, yazıyı kaleme alanın da eserle ilgili görüşlerini, tespitlerini ifade etmesi yönündedir.Yazının daha özgün olmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Kısacası, yazı biraz daha geliştirilmelidir. Başarılar.

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...