Sergüzeşt Özeti ve Sami Paşazade Sezai

Ekleyen : ESA , 15 Kasım 2016 Salı aaa Beğen

 

 

·        

KİTABIN ADI: Sergüzeşt

YAZARI: Sami paşazade Sezai

BASIM YILI:1984

Yazıda  “  Sami Paşazade Sezai  Sergüzeşt   romanı hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri,  romanın kahramanları, romanın olay örgüsü,  romanın yazarı,  “Sami Paşazade Sezai  Sergüzeşt  ” hakkında bilgiler “  Sami Paşazade Sezai  Sergüzeşt“   romanın şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları, Sami Paşazade Sezai  Sergüzeşt “   adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  romanın anlatım tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, romanın türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 


SERGÜZEŞT'İN  KONUSU VE ROMAN HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

SERGÜZEŞT'İN  KONUSU VE ROMAN HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ
 
Roman ilk kez eski harflerle yayınlanma tarihi 1888 sonu 1889 başı olarak bilinir.  Roman, Sami Paşazade Sezai  'nin Londra Büyükelçiliğine ikinci kâtip olarak tayin edildiği ( 1881—1885 ) yılları arasındaki günlerinden sonra 1885’te elçilik görevlerinin şapka giymesi yasağına uymadığı için elçilik kadrosu azledildiği ve İstanbul'a dönüşü Hariciye Nezareti İstişare Odasında Muavin olarak çalışmaya başladığı. 1886 yılları arasında yazılmıştır.  (
1886–1901 yılları arasında İstanbul’da Hariciye Nezareti İstişare Odasında Muavin olarak çalıştığı yıllar edebi bakımdan en verimli yılları olmuş, İlk romanı olan Sergüzeşt’te bu yıllara arasında 1889 da yayımlanmıştır. [1]
 
 Eserde vurgulanan en önemli konu kölelik, cariyelik ve esarettir.  Bu eserde roman kahramanı Dilber ve kardeşi üzerinden köle olarak satılan, ezilen insanların dramları duygu ve düşünceleri bir insanlık sorunu olarak ele alınır.
            Yazar insanın hayvan yerine konulamayacağını,  alınıp satılamayacağını, esir ve köle olarak satılanların da insan olduğunu, onların da duyguları hayalleri ve bir kalbi olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.  Yazarın bu romanı yazmasındanki en önemli sebeplrden birisi Mora isyanları sırasında üç oğlu ile birlikte Tripoliçe’de esir düşmüş olan dedesini ve  babasını  hayatını evlerindeki hizmetçinin kurtarmış olmasından kaynaklanır. Aile  Rum hizmetçileri sayesinde İngiliz konsoslosluğundan alınan izinle Mısır’a göçebilmiş ve aile bu nedenle  hizmetçileri sayesinde  geleceğini kurtarabilmiştir. 
 
Bu esaret yıllarında Dede Ahmet Necip Efendi’nin şehit edilmesi ailenin tarihinde bir dönüm noktası olur. Ailenin geçimini bir süre evlerindeki Rum hizmetçi çalışarak temin eder. Bu Rum hizmetçinin gayretleri sonunda, İngiliz Konsolosluğunun kefil olması ve rehin bırakılması  şartıyla ailenin Mısır’a göç etmesine izin de verilmiştir. (. Hizmetçilerinin yaptığı bu büyük insanlık Sergüzşt romanın yazılmasında belki de en büyük vesile olmaktadır. (  bkz Sami Paşazade Sezai Hayatı Edebi Kişiliği Eserleri ) 
 
 Sergüzeşt, romantizm akımından realizme geçişini gösteren bir eserdir; edebiyatımızdaki ilk gerçekçi romanlardan biridir. Türk edebiyatındaki önemi esaret ve insan ticareti konuşlarını eleştiren ilk eser olması realist anlayışla yazılan ilk eser olarak da öne çıkmasından kaynaklanır. Romanda, Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’a getirilen dokuz yaşlarındaki güzel bir Çerkez kızı olan Dilber’in ve kardeşinin yaşadıkları sıkıntılar, gördükleri insanlık dışı muameleler ve yaşadığı fiziki ve ruhi sıkıntılar ele alınmaktadır.
            Romanda Osmanlı üst zümresinin esaret kurumuna bakış açısı eleştirilmiş yaşlı ve genç kuşakların çatışmaları da ele alınmıştır.  Asaf Paşa ve Zehra Hanım’ın zenginliği öne çıkarılırken genç kuşağı temsil eden oğulları Celal ise zenginliğin önemli olmadığını, asıl önemli olan şeylerin güzellik, insancıllık ve namus olduğunu savunmaktadır. Roman işte bu yönden kuşak çatışmalarını da ele almış olmaktadır.
            Konusunu yaşanmış bir olaydan ve gerçek hayattan almış olan bu roman esir ticareti, sosyal sınıflar arasındaki çatışmalar, esaret, kölelik ve cariyelik konularına getirdiği yaklaşımlar, terbiye ve geleneklerin sosyal hayata tesirleri gibi unsurları ele almaktadır.
Romanda kader ve kadercilik düşüncesine de hayli vurgu yapılmıştır.
 
ROMAN VE YAZARIN BİYOGRAFİSİ ARASINDA ALAKALAR
 
Sezai, konaklarda büyümüş, kendi konaklarında birçok cariye görmüş ve onları gözlemleme fırsatı bulmuş bir yazardır. Cariyelerin hayatlarını yakından gözlemlemiş bir yazar olarak onların hikâyelerini de dinlemiş, dramlarından haberdar da olmuştur. Bu vesile onların ıstıraplarını, hislerini ve ruh hallerini yakından bilen romancı bir cariyenin gerçek hayatta başından geçenlerden esinlenerek ve onun hayat hikâyesini bu roman kurgulayarak bu romanı yazmıştır.
Üstelik Sezai’nin annesi de bir esir olarak Türkiye’ye gelmiş bir kadındır. Kölelerin yaşadıkları acımasız koşulları, hor görünüşlerini işlemesiyle roman, sorununun, o çağda yapılan değerlendirmelerini uygun düşer.
Romanın ikinci derecede kahramanı Celal Bey’dir. Celal Bey, Dilber’in aşka eğiliminin hassas yönünün ortaya çıkmasına hizmet ederken aynı zamanda mevcut sosyal yapıya karşı çıkışın da örneğini verir.
 
ROMANIN DİLİ
 Sergüzeşt’in dili ve üslubu yazıldığı döneme göre sade anlaşılır ve doğaldır.  Kuş ve renk isimlerinin çok kullanıldığı dikkati çekmekte özgürlüğün sembolü olan kuş kavramı ile esaret vurgulanmaktadır.  . Anlatım akıcı, sürükleyici,  özlü ve kısa cümlelerden oluşur.  Eserin dili devrin diğer romanları gibi süslü ve tumturaklı değildir.  
 
ROMANDAKİ  SOSYAL VE DUYGUSAL UNSURLAR  
 
 Kafkasyalı esir kız Dilber’ Sergüzeşt romanının esas kahramanıdır.  Eser de Dilber ve kardeşi ezilen köle, diğerleri onlara yaz eziyet eden ya da koruyan kimselerdir.   Dilber’e ıstırap veren insanlar daha çokken yardım edenler azdır.
 Dilber’i Batum’dan İstanbul’a getiren Çerkesler’in insani duyguları yoktur. Kendi ırklarından olan kızları İstanbul’a getirir ve satarlar. Onlara göre insan, değeri para ile ölçülen bir varlıktır.  Esir kızları satın alan adam, Hacı Ömer adındaki esirci, Dilber’le taban tabana zıt “iriyarı, çirkin, vahşi, merhametsiz bir insandır. Hayatta iki şeye önem verir: biri duvarda asılı kırbacı, öteki ise evine gelen zayıf mahlûkların kimsesizliğidir. Dilber’i satın alan Harput sabık Mal Müdürü Mustafa Efendi’nin karısı da kendisi gibi çirkindir. Harputlu çirkin, merhametsiz ve saygısız bir adamdır. Sosyal bakımdan Dilber ile aynı durumda olan Harputlu’nun hizmetçisi Arap cariye Taravet de hanımı gibi çirkin ve merhametsizdir. Bunlara karşılık Dilber’i sokakta baygın halde bulan ve gece evine götüren ona annesi gibi bakan yaşlı kadın asil bir çehre ve şahsiyete sahiptir. Edirne kapısı civarındaki harap, korkunç konakta Dilber ile diğer esir kızları çalgı çalan, kitap okuyan ve dertleşirken gösterir. Yazar onları tasvir ederken tatlı çocukluk hatıralarına, acı hayat tecrübelerine yer verir. Dilber Asaf Paşa’nın konağına gele kadar masum, hassas, ezilmiş bir çocuk olarak karşımıza çıkar fakat bu köşkte, ressam Celal Bey’e derin hayranlık, aşk duyguları uyandıran bir genç kız hüviyetine bürünür. Dilber ‘den sonra romanın ikinci mühim kahramanı Celal Bey’dir. Celal Bey, refah içinde büyümüş Paris’te resim tahsili yapmış, sıhhatli, neşeli bir delikanlıdır. Bu romanda Celal bütün dikkat ve ihtirasını sanatına gömmüş gibidir. Bu yüzden sağlıksız bir tiptir. Celal Bey türlü kıyafetlere sokarak Dilber’in resmini yapmaktan hoşlanır.”Asaleti zenginlik ve sosyal mevkide değil güzellik ve kalp saflığında arayan Celal Bey, bu düşünceleriyle geleneksel yapıya tezat teşkil eder. Dolayısıyla sahip olduğu sosyal statüye aykırı bir tablo çizer. Alışılmış olanı değiştirmeye yönelik tavrı, karşısında geleneksel yapıyı şiddetle korumaya kararlı bir güç bulacaktır. Onu değiştirmeye gücü yetmeyecektir. Celal Bey, Dilber’in aşka eğilimli hassas yönünün ortaya çıkmasına hizmet ederken aynı zamanda mevcut sosyal yapıya karşı çıkışında örneğini gösterir. Asaf Paşa ve ailesi son dönem Osmanlı toplumunun tüketim tarzını temsil eder. Celal’in anne ve babası, toplum kurallarını gözetme çabası yüzünden kısıtlı kişilerdir.
Sergüzeşt ‘i üstad-ı has Ekrem’in nihayetsiz kalbine ithaf ile i’lâ etmek istemiştim. Bu eserin bir meziyeti varsa onu da şimdi zir-i zeminde durmuş, fakat bâlâ-yı sermediyette ebedîü’l-halecan olan kalpten almıştır.
 Romanın “baştan sona kadar ezilen masum insan ile ezen kötü, anlayışsız insanlar tezadına dayandığını” belirten Mehmet Kaplan “ Sergüzeşt romanında eşya ve mekân tasvirleri, içinde yaşanılan dünyayı kurmada; şiir ve estetik duyguları telkinde önemli rol oynar. Bu bakımdan o, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi’den ayrılır” der.
 
           BAKIŞ AÇISI VE ANLATICISI
 
Roman GÖZLEMCİ anlatıcıya ait bakış açısı ile kaleme alınmıştır.  Yazar, esir ticareti yapanlar ve Dilber gibi esarete mahkûm olanlar arasındaki tutumunu dengeleyememiş. Her iki tipteki insana belli bir mesafeyle bakamamıştır.
Yazar romanda kendi kimliğini gizleyememiş, zaman araya girerek kendi düşüncelerini de eklemiştir. Ara sıra konu dışına çıkmış. Esirlik kurumunu acındıracak etki sağlamaya çalışmıştır. Yazar kendi düşüncelerini belirttiği bir bölümde “ Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan kuvvet kalıntılarının bir feryadıdır.”(s.31) diyerek yorumda bulunmuştur.
 Dram öğelerini yer kullanarak eserin coşkulu bir yapıta çevirmiş. Mesela eserin 23. sayfasının ikinci paragrafında; “Aferin! Bu Kafkasyalı küçük çocuğun  muzdarip kalbine ki kendisine ait olanlardan başka bir şeyi kabul etmeyerek ve bohçasını koltuğun altına alarak oda kapısından dışarı çıktı.” Demiştir.
            Yazar yine başka bir bölümde de okurun acındırma duygularını uyandırmak ister: “Zavallı Çocuklar! Sizin o mini elleriniz, eski Asya vahşetini kullandığı ve birkaç yüzyıldan beri insanlığın zorbalık yükü altında inlediği esirlik zincirlerini kırmak için değil, belki kendiniz gibi küçük kuşları, güzel çiçekleri okşamak içindir.” Der.
 
 
SERGÜZEŞT ROMANINDA MEKÂN

a. Mustafa Efendi’nin Konağı
b. Yaşlı kadının evi
c. İkinci kez satıldığı ev olan Asaf Paşa Konağı
d. Mısır’da ki konaklar vs.


SERGÜZEŞT ROMANININ ANA FİKRİ
 İnsanları köle ve cariye yapmak insanlık dışı bir şeydir.  Azap çekenlerin intiharı düşünmesi de yanlıştır.  İntihar son çare olarak görülmemeli  adaletin elbet bir gün tecelli edeceğine inanılmalıdır.
ROMANIN  ŞAHISLARI
DİLBER
            Dönemin trajik bir sahnesini yani esirliği anlatmaya çalışan ve bu çalışmasında güzel bir eser ortaya çıkararak çalışmasında başarıyı yakalayan Samipaşazade Sezai, Dilber karakterini  yazıya iyi bir biçimde dökmüştür.
            Dilber’in küçük yaşında esirciye satılması, yaıılar sonra güzelleşip alımlılaşması akıcı bir dille anlatılmıştır.   Bu güzel ve talihsiz kız kendisi için imkansız bir sevdaya tutulmuş ve sonu hüsranla biten bir yaşam sürmüştür. Romanın asıl kahramanıdır. Merkez şahıs ve devrini temsil ettiği için önemli biridir. Namusuna düşkün, ölümü pahasına da olsa namusu için, odalık olma gibi kötü bir şeyi reddetme cesaretine sahip ulvi bir insandır. O, hayatta en fazla namusuna önem verir. Ve namusu için yaşar. Güzeldir ve bu güzellik onun başına hep sorunlar açmıştır.
 
CELAL BEY:
            Romanın ikinci önemli şahsiyetidir. Paris’te yurt dışı eğitimi gördükten sonra ressam olarak ülkesine döner ve model olarak kendisine Dilber’i seçer. Bu sırada da Dilberİn namusuna aşırı düşkünlüğü dikkatini çeker ve elinde olmadan Dilber’e aşık olur. Zenginlik içinde bir yaşam süren Celal Bey rahat bir ortamda yetişmiştir. İstediği zaman istediği şeyi yapabilme rahatlığı ona verilmiştir. Bu zenginliği onun için bir şey ifade etmez çünkü, önemli olanaın maddi zenginlik deği, gönül zenginliği olduğunu savunan nadide insanlar arasındadır.
 
CEVHER AĞA
Namuslu iyi terbiye görmüş ve iyi bir eğitim almış, soylu bir ailenin çocuğudur.Dilber’in satılmasından sonra akli dengesini yitirmiştir. Yardımsever ve çok babacan bir insandır. Dilber’i kızı gibi sevmiştir. Onu esir hayatından kurtarmak istemiştir fakat ömrü buna yetmemiştir.

 
 
SERGÜZEŞT ROMAN ÖZETİ
 
Batum’dan gelen bir vapur Tophane’nin önüne yanaşırken vapuru bekleyen birkaç kişi, vapur durunca hemen vapurun içine gidip orda ki bir adama   -Cariyeler nerde? Diye sordu.  –Burada cevabını verince adam cariyeleri aldı. Bu adam esirciydi. 3 tane birbirinden güzel kız almıştı fakat biri daha çok ufak 9 yaşlarında çelimsiz bir kızdı. Bu kıza 1-2 hafta baktıktan sonra küçük kızı bir eve halayık olarak sattı.  Evin hanımı acımasız, merhametsiz, kibirli bir kadındı fakat kızına karşı adeta bir melekti. Küçük kızın adını orada Dilber koydular. Dilber sabah erkenden kalkar bütün evi temizler, su taşır genede kimseye yaranamazdı. Bir gece vakti herkes uyurken Dilber çektiği acılara dayanamayarak evden kaçtı. Sokağa çıktı ve birden gökyüzünde annesini gördü elini annesine uzattı ve ‘imdadıma yetiş…’ dediği anda yere yığıldı. Derin bir uykudan uyandığı, bilmediği bir evde kendisini bir yatağın içinde buldu. Başında yaşlı, nur yüzlü, tatlı mı tatlı bir kadın. Dilber’e –Yavrucuğum, sen kimin kızısın? Dedi, küçük kız –ben halayıkım deyince yaşlı kadın bir süre duraksadı. Sonra -Peki ya kimin halayıkısın? Dedi. Dilberde, Atiye hanımın annesinin cevabını verdi. Daha sonra yaşlı kadın torununu Dilberin yanına çağırdı. Oyun oynamaları için gelen kızın mektep arkadaşı Latife olduğunu anladı. Daha sonra yaşlı kadın Dilberin kaçtığı eve gitti ve hanıma kızı satın almak istediğini kızın kendinde olduğunu söyledi. Yaşlı kadın çok ısrar etti fakat evin hanımı dilberi satmadı. Biçare yaşlı kadın eve geri döndü. Dilber’i teselli etmeye çalıştı ve gelen imamla birlikte Dilberi evine gönderdiler. Dilber eve gitti ve gece yarısına kadar dolapta kilitli kaldı. Gece yarısı saat 3 civarı dolaptan çıkardılar dilber yatağına gitti, yorganı başına kadar çekti ve Anneciğim! Diyerek ağlamaya başladı. Ve ıslak gözleriyle uykuya daldı. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandı dilber. Sahibi Mustafa Efendi devlet kurumunda tekrardan çalışmaya başlamış ve başka bir şehre kaymakam olarak atanmıştı. Oraya gitmesi için para lazımdı fakat çalışmadığı süre içinde çok borç yapmış ve parasız kalmıştı daha sonra Dilberi satmaya karar verdi atmış beş liraya Dilberi sattı. Dilber bir Çarşamba günü Loyd kumpanyasının vapuruyla Trabzon’a gittiler. Trabzon’a vardılar ve daha sonra bir eve gittiler. Bu bir esirci eviydi. Evde birbirinden farklı kızlar, başka başka hayatlar, farklı hikâyeler, acılar, üzüntüler vardı. Esirci Dilber’i küçük bir odaya götürdü ve Dilber yatağını hazırladı yatağına yattı. Odada tek kalmıştı. Evde konusu tekrarlanan hayaletin sesleri, çirkin gülüşleri geliyordu küçük kızın kulağına. Daha sonra sabah olmaya başladı sesler kesildi ve küçük kız uykuya daldı. Sabah olmuştu esirci Dilberin kapısını çaldı. Dilberi güçte olsa uyandırdı ve ona hazırlanmasını söyledi. Dilbere müşteri gelmişti esirci Dilberi yüz elli liraya sattı. Dilber Mısır’dan gelen bir aileye halayık olarak gitmişti. Bu aile oldukça zengindi. Bu evin birde Celal Bey adında bir oğlu vardı. Yurt dışında öğrenim görmüş oldukça rahat, mutlu, huzurlu bir gençti. Ressamdı ve Dilberin, Celal beye çok yardımı oluyordu. Dilberi adeta oyuncağı gibi kullanıyor, ona her istediğini yaptırmaya çalışıyordu. Çok komik kıyafetler giydirip bunları tablolaştırmaya çalışıyordu. Dilber bu durumdan hiç memnun değildi. Bu evde Fransız ir kadın Dilberi eğitiyordu. Bir gün dilber kendi halinde bahçede gezerken Celal Bey dilber’i çağırdı. Dilberi evin altındaki taşlığa götürerek ona dilenci kıyafeti giydirdi. Dilber bu kıyafeti giymemekte ısrar etti çünkü omuz ve göğüs bölgesi parçalanmıştı. Dilber bu durumdan hoşnut değildi ve ağlıyordu. Celal bey resme devam ederken birden durdu ve dilberin çaresiz ağlayışı onu etkilemiş olacak ki dilbere madem istemiyorsun b resim olmayacak dedi ve fırçasını kırdı. Karışık duygular içindeydi, dilberin o güzel görüntüsü gözünün önünden gitmiyordu içinde aşk kıvılcımları oluşmaya başlamıştı. Akşam oldu ve yirmi üç yıllık hayatı içinde böyle hisler içinde olmamıştı. Dilberin odasına gitmeye karar verdi içeri girdi ve dilberin uyuduğunu gördü yanına yaklaştı dilberin elinde bir fotoğraf ve gözleri yaş içinde uyuya kalmış bir heyecanla resmi elinden aldı ve resimdekinin kendisi olduğunu görünce gözyaşlarını tutamayarak sessizce odasına çekildi.


Sıcak bir yaz günüydü. Asaf Paşa’nın yeğenleri yemeğe gelecekti. Misafirler geldi, yemekler yendi. Dışarıda biraz gezildikten sonra eve geldiler. Celal bey bir türlü uyuyamıyordu. Herkes uyurken sessizce aşağı indi ve birinin pencerenin önünde dışarı baktığını gördü bu dilberdi yanına gitti niçin uyumuyorsun diye dilbere sorunca, dilber daha fazla içinde tutamayarak ’beni etkiliyorsun, gündüzleri düşündürüyor, akşamları ise uyutmuyorsun’ dedi. Bir süre bakışarak hiç bir şey demeden öylece durdular. Sonra bahçeye indiler ve sabah olana kadar bahçede oturdular. Zehra Hanım oğlunun odasına 3. gidişinde oğlunun hala odada olmadığını görünce endişelendi. Dilberinde odasına bakmıştı hem de kaç kere fakat oda yoktu. Bu vaziyeti görünce fenalaştı ve hemen halayıklar onu odasına kaldırdı. Halayıkları tembih etti. Bu durumdan Celal beyin ve Dilberin haberi olmayacaktı. Onlara hiç bir şey söylenmeyecekti. Zehra Hanım, Asaf Bey’in bu işe karışmamasını rica etti ve daha sonra Celal bey ve Dilber gizli aşk bahçelerinden eve döndüler. Celal Bey hızla amcasının davetine katılmak için hazırlandı ve evden çıktı. Zehra Hanım bu sırada eve bir kadın çağırdı. Gelen kadına bu götürdüğün Dilber. Evin namusunu, oğlumun geleceğini karartıyor. Onu hemen buradan götür dedi. Sabaha karşı kadın Dilberin olduğu odaya girdi ve çabuk hazırlan gidiyoruz diyerek Dilberi uyandırdı. Dilber ne olduğunu anlamadı bile ‘ne diyorsunuz anlamıyorum?’ diyordu. Çabuk hazırlan sabah olmadan bu evden gideceğiz dedi ve dilberi alıp gitti. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Celal Bey eve döndü. Odasına çekildi. Yeni resimler yapmak için uzunca düşündü ve işe başladı. O sırada odaya Çaresaz geldi ve odayı temizlemek istediğini söyledi. Celal bey buna izin vermedi ve ‘Dilber nerde?’ diye sordu.Çaresaz sinirli bir şekilde onun satıldığını söyledi. Ve bunun sebebini ise Celal beye buldu. Celal Bey neye uğradığını şaşırdı, dişleri kilitlendi, olduğu gibi yere yığıldı. Celal Bey hastalanıp yataktan düştü. Sürekli Dilberi sayıkladı. Annesi onun bu durumuna dayanamayarak Dilberi geri getirmeyi istedi fakat Asaf Bey bu fikre pekiyi bakmadı. Celal Bey biraz toparlandıktan sonra hasta yatağından kalktı ve sürekli Dilberi hayal etti.

Celal Bey her yerde Dilberi arıyor fakat bir türlü bulamıyordu. Çok acı çekiyordu. Mutlu gördüğü insanlara demek ki Dilber sizde, verin onu bana yoksa sizi öldürürüm diyordu, mutsuz gördüğü insanlara ise Dilbere bir şey mi oldu? Gibi tuhaf cümleler kuruyordu. Birgün Dilberin hayalini gördü tam ona doğru koşarken annesigil onu durdurdu o sırada hayalde büsbütün kaybolmuştu. Celal bey ağlayarak bayıldı. Annesi ve kız kardeşi onu yatağına götürdü, doktor geldi muayene ettikten sonra Celalin beyin iltihabı olduğunu anladı. Fakat bu durumun iyileşebilir bir durum olduğunu ailesine söyledi. Dilber Mısırlı bir adama Cevher Ağaya satılmıştı. Bu adam Dilberi gördükçe bu içe kapanıklığın nedenini merak ediyordu. Bir gün Dilberle bu konuyu konuştu. Dilberde ağlayarak İstanbul’a dönmek istediğini söyledi. Onun bu haline dayanamayan Cevher Ağa Dilbere yardım etmeye karar verdi. Fakat dilberin huysuz tavırları ev halkı tarafından hoş karşılanmıyordu artık yaptıklarına katlanamayan ev sahipleri onu bir odada hapsettiler. Bunu duyan cevher ağa buna çok sinirlendi bir gece vakti Dilberi kurtarmak için onun olduğu bodrum katına doğru gitti tıkırtıları duyan dilber çok korktu ve ‘kim var oda?’ diye seslendi. ‘korkma ben cevher’ cevabını alınca cevher ağa konuşmasına devam etti ‘seni buradan kurtarmaya geldim’ demir parmaklıkları kırdıktan sonra her tarafı kan içinde kalmıştı. Dilber bu durum karşısında cevher ağaya şükranlarını dile getiriyordu. o sırada demir merdivenden geçmeye çalıştılar fakat pek sağlam olmayan merdiven Cevher ağanın üstüne yıkıldı ve zaten kanlar içinde olan cevher ağa ölmek üzereydi bunu gören dilber hemen Cevher Ağanın yanına geldi ve ‘Sizi ben öldürdüm diyordu. Cevher Bey ölmek üzereyken şu sözleri söyledi ’seni seviyordum, zararı yok ilk gördüğüm zaman senin gözlerin kalbimde öyle bir yara açmıştı ki yaşamasam bile bir ölü gibi olurdum’ dedi. ‘ yarın İstanbul’a vapur var koş ve bu fırsatı kaçırma bilet cebimde’ dedi. Dilber tek başına bir sokağa bile çıkamazken İstanbul’a nasıl gidecekti buna cesaret edemedi geri eve de dönmek istemedi ve sonra Nil nehrinin o soğuk sularına kendini bıraktı. Ve ömür boyu sürecek bir hürriyete kavuştu. Artık ne başkasının emirlerine boyun eğecek nede başkalarına acı verecekti. Ve dilber sonsuzluğa uçtu.
 
 

 Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, tez, yazı, İnceleme, ve araştırmalarınızı sitemize üye olarak ve bize başvurarak ESA da paylaşabilirsiniz.

 
 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 


 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...