ŞIPSEVDİ İNCELEMESİ

Ekleyen : Sevim Kınalı , 19 Nisan 2019 Cuma aaa Beğen 1
 
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
ŞIPSEVDİ
 
Dorlion Yayınları 2018
528 sayfa
 
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Hüseyin Rahmi Gürpınar( 1864-1944)
Türk romancı ve gazeteci. 1887’de Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazmaya başlayan Hüseyin Rahmi, ardından İkdam ve Sabah gazetelerinde mütercim ve muharrir olarak çalıştı…Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 5.ve 6. Dönemlerde Kütahya milletvekili olan Hüseyin Rahmi, ömrünün son otuz bir yılını geçirdiği Heybeliada’daki köşkünde 8 Mart 1944 tarihine öldü ve oradaki Abbas Paşa Mezarlığı’na defnedildi. ( Arka kapaktan)
ESER HAKKINDA KISA BİLGİ:
“Eser, Hüseyin Rahmi’nin yayımlanan dokuzuncu romanıdır ve Türk edebiyatının köşe taşı niteliğindeki romanlarından biri olarak kabul edilir.1901’de başlanmasına rağmen, sansürün etkisiyle 1908 yılında tamamlanabilen eserde, yazarın toplum için problem olduğunu düşündüğü temaları ele aldığı görülür… Eser, yazarın ilk romanı olan Ayine Şık’ın detaylandırılmış ekli olarak İkdam gazetesinde Alafranga adıyla yayımlanmaya başlar. Eser, “Şıpsevdi” adıyla 1911’de yeniden yayımlanır.
                                                                                                      ( Edebiyat Fatihi)
 
ROMANIN BAŞLAMASINDAN ÖNCEKİ İKİ BÖLÜMDEN ALINTILAR:
HİKÂYEMİN HİKÂYESİ:
“Bu zavallı eserimin istibdat dönemine ait kötü bir tarihçesi vardır… Bugün sekiz senelik mezarının tozunu silkerek Şıpsevdi şeklinde ortaya çıkan şu eser hürriyet nefesiyle taze ruh bulmuş eski alafranga, işte o istibdat şehididir.”( 7, 8.sayfalar)
 
TOPLUM HAYATIMIZ VE ALAFRANGA: ( 9-19.sayfalar)
  Bazılarınca bu romanı, alafrangalıkla alay maksadıyla yazdığım zannolunuyormuş. Bu yanlış bir kanı ve katıksız bir hatadır…
  Batı medeniyeti bize bir uyanış meşalesi oldu… İstibdat bizde kaç senedir kütüphaneleri kapattı. Çocukların kalbine vatan sevgisi salan, düşünceyi geliştiren dersleri kaldırdı. Öğretimin düzenini bozdu. Bütün okulları çocukların eğlence yeri haline koydu. Bir milletin manevi gıdası, mevcudiyetinin ve geleceğinin zemini olan her tür yayını yasakladı...
   Bu hikâyedeki alafrangadan kasıt, gayretli, zeki gençlerin, gelişme tutkularını eleştirmek tenkit değildir…
   Düşünce tarzımızda, nesrimizde, şiirimizdeki son edebi değişiklikler Batı’dan esen sihirli rüzgâr ve marifetle gerçekleşti. Bugün memleketimizde ciddi kalem hizmetinde bulunmak ve bilimle uğraşmak isteyen her fert, Avrupa dillerinden birine, belki de birkaçına şiddetle ihtiyaç duymak zorundadır.
   Bu romandaki kahramanımız, işte bu amacı, zevzeklikle, züppelikle, hoppalıkla, cehaletle karıştırıp bir nasibi yokken Frenklerin kendilerinin de pek takdir etmedikleri birtakım gösteriş ve garipliklerin burada propagandacısı kesilenlerden, cehaleti, aşırılığı nedeniyle alafranganın yararlarını da zararlı göstermeye sebep olanlardan, hatta alafrangada var olmayan tuhaflıkları da icada yeltenenlerden biridir. Bu eser, alafrangayı alaya alma değil, bilakis onu yanlış tanınmaktan kurtarmaya hizmet edecektir. Daha doğrusu bu roman her maksada hizmetten çok halkı güldürmek için yazılmıştır.
     … Birbirimize “yazar” veya doğuştan şair deriz. Her şey bize Allah vergisidir. Kazandığımız taraflarımız pek zayıftır. İmtihana, denetime, incelemeye gelmez. Haydi, yazarlıkta, şairlikte üstat kesilip bir diğerimizi aldatalım. Fakat ciddi bilimlerde, iktisatta, maliye usulünde, siyasette ne yapacağız?
     Menfaatler, ikiyüzlülük, dalkavukluk en büyük marifetimiz, diplomatlığımızdır… 
     Bu soylu sınıfından alafrangalarımız Avrupa’dan ülkemize şıklık, kumar, dans, güzel sözler söylemek gibi salon hünerlerinden başka bir şey getirmediler. Diğer bir deyişle bir seçicilik kuvveti göstermediler… Alafrangadan, bizim muhtaç olduğumuz şeyler yalnız o “poz”lar, o “jest”ler, “kostüm”ler değildir. Yüzeysel olarak davranışları taklit etmeye maymunların bile yeteneği var…
… Şövalyelikte Cervantes’in Don Kişot’u ne ise Şark alafrangalığı âleminde de Meftun Bey işte odur. Tuhaflıkta, kahramanımız nadir bir yaratık, bu hikâye ise bir bakıma Fransızların Fantaisie ( fantezi ) dedikleri keyifli eserler ve hayallerden gibidir…
   Meftun, Avrupaperestlik hastalığına yakalanmış bir mecnun mudur? Hayır! Göreceğiz ki o da değil… Bazı kısıtlı zamanlarda akıllılık anları görülmesine rağmen seyrek nöbetli sıtma gibi aklı gelir gider takımdan olması kuvvetle muhtemeldir.
 
       ESERE DAİR GÖRÜŞLERİM
 
       Ön sözden yaptığım alıntılarıyla da oldukça dikkat çeken bir eser olan Şıpsevdi’de, Hüseyin Rahmi Gürpınar, yanlış Batılılaşmanın bireyler ve toplum hayatı üzerindeki olumsuz etkilerini, mizahi ve eleştirel bir anlatımla anlatmış. Yanlış Batılılaşmanın yansımalarını zaman zaman tebessüm ederek zaman zaman da eleştirerek karşılıyorsunuz. 
     Alafranga tutkusunun, çıkarcılığın nerelere varabileceğini, doğurduğu olumsuz sonuçları ve mutsuz sonları, özellikle romanın başkişisi Meftun aracılığıyla görebiliyoruz. Görebiliyoruz diyorum çünkü Hüseyin Rahmi’nin canlı, mizahi, akıcı anlatımıyla olay örgüsünün içinde buluyorsunuz kendinizi. Öyle ki Meftun’a, Kasım Efendi’ye, Bedri’ ye, Vesile Hanım’a ve diğer kahramanların yanlışlarına, aşırılıklarına kızıyor ve siz de yazarın eleştirilerine ortak oluyorsunuz bir anda. Tıpkı yazarın zaman zaman eserde anlatıcı olarak varlığını hissettirmesi gibi siz de dahil oluyorsunuz o eleştirilere. 
    Eserin oldukça geniş olan şahıs kadrosunda yer alan her kişi - Zarafet Abla, Lebibe Hanım, Şaban Ağa, Şekure Hanım, Latife Hanım – bir anda hayal dünyanızda yer buluyor. Eksileriyle, artılarıyla konuk ediyorsunuz onları okuma saatinizde. Aslında hayat da böyle değil midir? Her zaman ideal kişilerle mi karşılaşırız hayatımızda? Daha da gerçek olanı, bizler de her zaman örnek bir davranış sergileyebiliyor muyuz?  H.Rahmi de işte bu gerçeğe dikkat çekiyor sanırım.
   Toplumsal hayatta ve aile hayatımızda çevremizdeki insanlar, eşimiz dostumuz, aile yakınlarımız her zaman ideal bir davranış biçimine mi sahiptirler? Yazarlar, biz okurlara her zaman ideal tipler ve seveceğimiz karakterler kurgulayamaz. Çünkü gerçek hayat da böyle değil. Meftun’u ve romandaki diğer kişileri istediğiniz kadar sevmediğinizi, onlara deyim yerindeyse ‘gıcık kaptığınızı’, hatta daha da ilerisi 'nefret edip' onlardan 'iğrendiğinizi' söyleyin. Aslında bir yazar, okurlara kahramanlarını ne kadar gerçekçi anlatıyorsa sizin o kahramana karşı duygularınızı o kadar harekete geçirmiş demektir. Yani bir o kadar sahici, bir o kadar da dinamiktir romandaki şahıs kadrosu.
   “Meftun’un o hane içinde alafarangalık için ‘forme’ etmeye, yetiştirmeye, alıştırmaya uğraştığı Zarafet’ten, Şaban’dan, Eleni’den ibaret değildi. Bütün aile fertlerini o biçimde terbiyeye karar vermişti. Bu düzenlemeyi hayata geçirmek için sayısız sıkıntıya katlanıyor, pek gülünç hallere sebep oluyor, fakat kararından dönmüyordu. Mesela, büyükannesi Şekure Hanım’ı, hamama gitmek için hazırlanırken görse, hemen tuvalet kitabından  ‘beden temizliği’ bölümünü açar, vücut azalarının her birinin ayrı ayrı nasıl yıkanacağını anlatmaya girişir…” ( 66.s.)
    Yaptığım bu alıntının dışında, Meftun’un alafranga yaşamın kurallarını ve inceliklerini (!) köşktekilere öğretmek için harcadığı yoğun mesai, gösterdiği titizlik, hem köşktekilere hem de biz okurlara abartılı gelebiliyor. Aslında yazarın da anlatmak ve sunmak istediği de bu yanlış ve abartılı alafrangalık. Bu nedenle, Meftun’un ailesine ve köşk çalışanlarına verdiği görgü kuralları derslerini, yanlış alafrangalığın -abartılı da olsa- birer örneği olarak değerlendiriyorsunuz bir müddet sonra. Evet, belki yazar bunlara daha az yerebilirdi. Meftun’un görgü kuralları derslerine ait bölümler bir yerden sonra sıkabilir okurları. Ama bu da Hüseyin Rahmi’nin anlatımının ve roman tekniğinin bir özelliği olsa gerek: Biraz mübalağa ve ironi... 
    Bunun gibi, eserin ilk sayfalarındaki ayrıntılar da uzun soluklu ve ayrıntılı olmuş. Yazar, 53.sayfaya kadar tramvay arabacılarının geçim derdinden, hayvanların içinde bulundukları durumdan, tramvaya binen müşterilerden, kadın müşterilerin konuşmalarından, 'deccal, sinek' gibi ayrıntılardan söz etmiş.  Uzun da olsa oldukça başarılı betimlemeler ve akıcı, dikkat çekici diyaloglar var. Yazar, gözlemlerinde de oldukça başarılı. O bölümleri okurken, sanki eserin asıl olaylarına hiç girilmeyecekmiş gibi geliyor. Aslında uzun da sürmüş olsa yazarımızın keyifli ve akıcı anlatımıyla pek de sıkılmıyorsunuz. Hatta o bölümde, yazarın o dönemin sosyal problemlerine, çalışanların yaşadıkları sıkıntılara, hayvanların durumuna, sokaktaki yaşama dikkat çektiğini görüyor ve bundan memnun olabiliyorsunuz. Hasene’yle, Vesile’yle, Kambur Arif’le, arabacılarla tanışıyorsunuz. O bölümde de kişi kadrosu oldukça zengin. Yazar, toplumun her kesiminden insanı başarıyla gözlemlemiş ve duyarlı kalemiyle onları bize tanıtmış. Hem de başarıyla ve duyarlı bir bakışla aktarmış gözlemlerini:
    “ … Düdük ötünce beşi birden gayretle işlerini yapmaya başlarlar. Geçim derdi o adamı bu hayvanların idaresine geçirmiş. Biri sürecek, ötekiler çekecekler. Kaderin hikmeti bunları işte ortak kılıyor. Arabacı yaşamak, belki birkaç çocuğunu da yaşatmak için kırbacı eline almış, o esarete mahkûm hayvanları yürütüyordu. Ekmek parası kazanmaya uğraşıyor… İnsanlar bir felakete, bir sıkıntıya uğradıkları vakit olanca öfkelerini yakınlarındaki zayıflardan çıkarmak, güçleri erdiği canlıyı o öfke ve hiddetle insafsızca ezmek karakterindedirler.
         Arabacının dişi, başı ağrıdığı, bir şeye canı sıkıldığı, manevi ve maddi olarak sıkıntıda olduğu günler kaderine karşı olan öfkesini beygirlerden çıkarmak ister, o gün kamçıyı fazla vurur. Zavallı hayvanlar çekme işini her günkü gayretle yaptıkları halde o gün dayağı niçin fazla yediklerini anlayamazlar…” ( 28.s.)
     
   Sadece bu bölüm bile yazarımızın hassas kalbinin ve bu hassasiyetle, gözlem gücüyle harekete geçen kaleminin güzelliğini yansıtmaya yetebiliyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar ve edebiyatımızın her kalemi üstünkörü ve ön yargıyla okunup yüzeysel değerlendirilmemeli. Eksileriyle artılarıyla, yani eleştirel ama duyarlı bir okur olarak değerlendirmeliyiz okuduğumuz eserleri.  Dolayısıyla her eleştirmene büyük bir sorumluluk doğuyor bu noktada. Yazarların gözlem gücünü, tanıklık ederek yıllar içerisinde biriktirip bizlerle paylaştıklarını bizler de hakkaniyetli bir anlayışla ve objektifliğimizi de koruyarak okumalı ve eleştirmeliyiz.
    Şıpsevdi’de ilerleyen bölümlerde yazar kadın erkek ilişkilerini anlatırken cinselliğe dair bazı ayrıntıları biraz fazla aktarmış olduğu için bazı okurlar bundan rahatsız olabilirler. Anlatılan ilişkiler biraz kabaca ve ölçüsüzce yaşandığı için, yazar bu kabalığı ve ölçüsüzlüğü okurlara o haliyle yansıtmak istemiş. Belki de öyle aktardığı için dikkat çekiyor yaşananlar. Cinselliğin dışında, ahlaki değerlerin de bir erozyona uğradığını görüyoruz romanda.
   Aldatmalar, çıkar ilişkileri, zaman zaman ‘tiksinti’ veren ve tepki uyandıran ayrıntılar. Şöyle düşünebiliriz: Yazar, o dönemde ve aslında günümüzde de yaşanan bazı toplumsal olayları, ilişileri, tüm çıplaklığıyla ve sözünü sakınmadan anlatmak istemiş olabilir. Cahilliğin ve ahlak zayıflığının yol açtığı olumsuzlukları, çarpıklıkları, aşırılıkları en bayağı haliyle yansıtmak istemiş olabilir. Ancak o bölümleri biraz kısa tutabilirdi diye düşünüyorum. Ama yine de yazarımızın üslubuna saygı duyuyorum ve hiçbir eserin tüm okurlardan her yönüyle geçer not alamayacağı gerçeğini göz önünde bulunduruyorum. Çünkü her okurun ve eleştirmenin eserden beklentisi ve eseri değerlendirmedeki ölçütleri doğal olarak birbirinden farklıdır. Bundan dolayı her edebi eseri bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Döneminin zihniyetine ışık tutması yönüyle her eserin edebiyat tarihinde ayrı bir yeri vardır.
     Romanın ilerleyen bölümlerinde, sadece Erenköy’deki köşkte sürüp giden yaşama dair ayrıntılardan söz edilmediğini; olayların akışı ve genişleyen kişi kadrosuyla İstanbul’un başka semtlerinin de adı geçiyor: Şişli, Kumkapı, Beyoğlu, Taksim…Romanda kişi kadrosunun geniş olması romanı hareketli ve akıcı kılıyor. Olayların merkezinde tabii ki Meftun var ama başkahramanımızın etrafındaki diğer bütün kişiler de kişilik özellikleriyle dikkat çekiyorlar. Raci, Şekura Hanım, Lebibe, Vesile, Mahir, Kasım Efendi, Rebia, Eleni, Azize Hanım ve eserde adı geçen daha birçok kişi olayların akışında bir etkiye sahip. Bu da esere bir akıcılık katmış. Her ne kadar başlarda o kadar kişiyle tanışmak zihninizde biraz kalabalık yapsa da roman ilerledikçe taşlar yerine oturuyor. Zaten yazar, romanın ilk sayfalarında bize her kahramanı belirlediği bir sıraya göre birçok yönüyle tanıtıyor:
       “Derse başlamadan önce hocadan başlayarak bütün kadın erkek talebeleri birer birer tanımak lazım gelince evvela Meftun Bey:
        Yaş otuza, boyu uzuna yakın, vücut zayıf, renk soluk, davranışlar gayet asabi, çehre uzun zamandan beri tuvalet sularının, pomadının, pudraların bol bol kullanılmasından çok yorgun… Düşünce olarak hoppa… Bilgi, derme çatma, dayanıklılık karşılıksız verilmemiş, zoraki… Tavırlar, hep taklit, hep sahte, soğuk…
        Ayıp bulduğu şeyler: Galoş potin giyenler. Seyyar aşçıdan kuskus pilavı yiyenler. Osmanlıca kitap ve dergi okuyanlar.
        Alışkanlıkları: Tırnaklarını alafranga bir tür insan nalbantında kestirmeki Türkçe söylenmesi en kolay sözlerin telaffuzunda zorluk çekmek; bazen en alışılmış sözcüğü unutmak… Söz sırasında konuya uygun olsun olmasın Fransızca deyimler söylemek…” ( 72.s.)
       Servet-i Fünun Edebiyatı’nın bağımsız isimlerinden biri olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, gerek döneminde gerekse günümüzde eserleri ilgiyle okunan yazarlarımızdan. Her ne kadar genç okurlar o dönemin dilini ağır bulsa da sadeleştirilmiş olan basımları daha kolay okunabilmektedir. Şunu da belirtmek isterim ki geçmiş dönemin ruhunu, zihniyetini daha iyi anlayabilmek ve hissetmek için o dönemin kelime dağarcığına da tamamıyla yabancılaşmayalım. Ön yargıyla bakmayalım. Evet, sadeleştirilmiş olması, geçmişimize ışık tutan edebi eserlerin okunması açısından büyük bir önem taşıyor. Bu tür sadeleştirilmiş basımlar, günümüz okurlarının edebiyat yolculuğuna çıkmaları güzel bir fırsat. Her eser, geçmişe bir yolculuktur. Kimi zaman da geleceğe dair bir bilinçlenme ve uyanıştır.  
      Şıpsevdi, zaman zaman bazı ayrıntılı anlatımlarıyla okuyucuyu biraz sıkacak olsa da bir bütün olarak döneminin toplumsal, kültürel yaşamına mizahi bir üslupla ayna tutan değerli bir eser. İncelememin sonunda eserden bazı beğendiğim satırları da paylaştım. Eminim siz değerli okurlar da romanı okurken altını çizeceğiniz etkili cümleler keşfedip altlarını heyecanla çizeceksiniz. Her yazarın kaleme aldıklarıyla ufkumuza, kültürümüze ve kelime dağarcığımıza çok şeyler katabileceğimiz gibi birçok farklı karakterle, tiple tanışma olanağını bulacağız. Bunlardan biri neden Meftun Bey, Raci, Lebibe, Rebia veya adını bilmediğimiz bir tramvay arabacısı, biletçi olmasın! Hem insan hem de sözcük biriktirmek hiç de fena olmaz ne dersiniz? Bunlardan biri Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Şıpsevdi romanı olabilir. Herkese iyi okumalar!
 
ALTINI ÇİZDİĞİM SATIRLAR:
 
“Kişinin tavrı kendi aynasıdır.” ( 52.s.)
 
“Az bilmek ve bildiğini insanlık için bilgi amacı ve kendini de büyük bir âlim zannetmek, bu tür tahsil görenler gerçekten çok hayale, ciddiyetten çok atıp tutmaya sevk eder. Şarlatanlık bu gibi eksik bilgilerden çıkar, şarlatanlar işte böyle yetişir…”( 79.s.)
 
“ Yaşamak en sade tarifiyle istekleri değiştirmekten başka bir şey değildir. Şu kadar ki yer ve zaman değişikliği yaşla isteklerin türü de değişir. En isteksiz yaşamaya uğraşan filozofların şu kararlarında bile bir maksat, bir arzu gizlidir.” ( 204.s.)
 
“Züğürtlere hudutsuz hayal kadar ruha mutluluk veren bir seyir yeri var mıdır? Hayal, o sermayesiz servet, yokluk içinde o varlıktır ki hayal ve yaratma gücüne sahip olan hayal erbabı şu âlemde belirsiz sayılan ne cennetler, ne bedava saadetler bağışlar. Her hakikatin sonu hayal değil midir? Daima biri diğerine değişen bu iki kelime arasında teselli bulmak yolunu keşfedebilenler akıllı sayılırlar.” ( 213.s.)
 
“Gençlik… cahillik… Bu iki kör neden insanı pek tehlikeli çukurlara sürükleyebilir…”(283.s.)
 
“Âşık âlemi kör, dört tarafını duvar zannedermiş.” ( 293.s.)
 
“Bir memleketi, zamanının gelişimine uygun olarak imar edebilmek için evladının maddi manevi faaliyetine muhtaçtır.”( 347.s.)
 
“Zaman her şeyin foyasını meydana çıkarmak kuvvetine sahiptir.”( 15.s.)


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...