HAKİMİN TOKMAĞI NEREDEN GELİYOR?

Ekleyen : Eyyup Akmetin , 12 Mart 2019 Salı aaa Beğen

Hâkimin tokmağı nereden geliyor?

   HÂKİMİN TOKMAĞI NEREDEN GELİYOR?
 

“””Bugün mahkemelerde hâkimin neden elinde bir "tokmakla" oturumu açıp kapattığını biliyor muydunuz? 
Şimdi bunun anlamı ne? Sadece ses çıkarmak mı? Tabi ki değil. Dikkatli okuyun.
Bunun anlamını bulmak için "Tanrı Thor’a", onun sembolü olan çekice gitmen gerekiyor. Bir zamanlar Thor’a inanan insanlar, mahkemelerine ellerinde "Thor’un çekici" ile başlıyordu. Yani "Tanrı Thor adına mahkemeyi açıyorum" diyordu. Sonra Thor adına çekici bir defa daha vuruyor ve mahkemeyi kapatıyordu.
Bu derin bir anlam içerir. Hâkim, elinde Tanrı’nın simgesini taşımaktadır, kendi kafasından değil onun adıyla ve görevlendirmesiyle görev yapmaktadır. Kendisi çekici masaya vurduğundan itibaren artık hâkim değil "Tanrı Thor" konuşmaktadır. En sonunda hâkim çekici masaya vurarak "Tanrı sözünü tamamladı, Tanrının sözü üzerine söz mü olur, artık herkes dağılsın" demektedir ve zâten öyle olur.
Thor, İskandinav mitolojisinde en güçlü tanrılardan biridir. Gücü babası Odin tarafından teslim edilmiş iki sihirli nesneye dayanmaktadır. Bu nesnelerden biri Mjöllnir’dir. "Miyölnir" diye okunur. Mjöllnir, adının anlamı "parçalayıcı olan kocaman bir çekiçtir."
Mahkemeye Allah’ın adıyla başlamak Laikliğe aykırı ve gericilik. Fakat ne idiği belirsiz Tanrı bozuntusu Thor’un çekicini vurarak başlamak mı ilericilik? Mahkemelerin neden bozuk, düzensiz ve bereketsiz olduğunu şimdi anlamış bulunduk. Tanrı Thor’un çekici ile başlayan mahkemeden ne beklersiniz ki! Mahkemeye Allah’ın adıyla ve İslam’ın sembolleriyle başlansaydı Kemalistler ortalığı ayağa kaldırırlardı. Fakat Tanrı Thor’un çekici ile başlanınca hiç ses çıkarmıyorlar.
Bu Eski Yunan tanrılarının adı kara parçalarına bile sirayet etmiştir. Nasıl mı?
Dünya sularının tanrıları "Okeanos ile Tethys’den" doğma “Asya/Asia” binlerce tanrıdan biriydi. ASYA, bir kıtaya verilen isimdir şuan. Hatta o da göğü omuzlarında taşıyan tanrı Atlas’ı doğurmuştu. Atlas bizde haritalar mecmuasının adı.
Avrupa/Europe da Ekeonos ile Tethys’in kızları idi.
Bizler “Hijyen” kelimesini temizlik manasında kullanırız. Fakat mitolojide Yunanların temizlik tanrıçasının adıdır Hijyen.
Görüldüğü gibi coğrafi birçok şey de Yunan, Roma ve Sümer tanrılarının ismi.”””

Bizler paylaşmayı seven, yardımlaşmayı seven, masumları, mazlumları koruyup seven, Büyüklerini, Alimlerini seven ve saygı duyan, Hak yolda hakkı ile gitmek için azimle, şeytana ve nefsine direnen bir toplulukken, şimdilerde sorumsuz, şuursuz, şeytanı kendince tatile göndermiş sanan acaip insanları barındıran.. Sana neyi, bana neyi, bize neyi şiar edinmiş, sözde özgür, oysa şeytanın gönüllü kölesi olmuş bir değişik enteresan bir topluluk olduk.
Çünkü cahil toplum olarak kalmamızı isteyenler çok.. Sırtımızdan geçinenler çoktu. Bizler kendimizi küçük görüyoruz ancak düşmanlarımız asla öyle görmüyorlar. Kendimizi düşmanlarımız kadar tanımak için okumuyoruz. Düşünmüyoruz. Önce kırıyoruz, parçalıyoruz sonra düşünüp pişman olanımız çok az.. Cahilleri çok sever Şeytan, Cahilleri çok sever siyonitstler, Cahilleri çok sever Ataistler, Cahilleri çok sever İçimizdeki münafıklar. Kullanması kolay, gel gersin gelir, git dersin gider, soyun dersin soyunur, giyin dersen san üzülür. Cahillik ne kötü bir acizlik, zavallılıktır. Cehenneme gidenlerin çoğu cahillikten, Azı bencillikten, kibirden!
Bir deprem oldu mu Yardım et Yücelerin yücesi Allah’ım, diye yalvarırız,
Aç, susuz, perişan olduk mu Yardım et Yüceler yücesi Allah’ım diye yalvarırız,
Zulümlere, işkencelere maruz kaldık mı Yardım et Yüceler yücesi Allan’ım diye yalvarırız. Güzel insani bir davranıştır. Ancak düze çıktık mı, bereket(bolluk) rahatlık bulduk mu Şükrümüzü artıracağımıza azıyoruz, isyanlar ediyoruz, kibirleniyoruz, haddimizi aşıyoruz. Yüce Yaradanımıza isyanlar ediyoruz. Kendimize yeni ilahlar, putlar buluyoruz. İnsanlıktan, hayvanlık derecesinden daha aşağıları tercih ediyoruz.. Yazık bize ne gelirse başımıza cahillikten cehaletten, Hak dinimizin kıymetini bilmemekten.. Yüce Yaradanımız cümlemizi önce cehaletten, sonra kör şeytanın şerrinden korusun. İNŞAALLAH
 
         


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Mete Han
12 Mart 2019 Salı 11:26:19
Sığınmacı Yahudiler Osmanlı’yı bitirdi M. Latif SALİHOĞLU latif@yeniasya.com.tr 31 Temmuz 2017, Pazartesi GÜNÜN TARİHİ: 31 Temmuz 1992 Yahudilerin İspanya'dan kovulmasını şart koşan “Elhamra Kararnâmesi”, 31 Temmuz 1492’de yetkili makamlarca imzalanarak yürürlüğe konuldu. Bu kararnâmeye göre, İspanya’yı terk etmeyen Yahudiler yargılanacak ve ölüm dahil en ağır cezalara çarptırılacaktı. Dünyanın muhtelif ülkelerinden sığınma talebinde bulunan ve gittikleri birçok yerde perişan olan Yahudilerin en kalabalık grubu, Sultan Bayezid-i Velinin müsaadesiyle gelip Osmanlı’nın Selânik şehrine yerleştiler. Ne gariptir ki, asırlarca Osmanlı’nın altını oyarak Yeniçeri askerlerini isyana teşvik eden, darbeler yaptıran, Sultan ve Sadrâzamlarını katlettiren, hilâfeti kaldırtan ve sonunda Osmanoğullarını devirip hanedan mensuplarını hudut haricine çıkartan, yine aynı o sığınmacı Yahudilerin (Dönme-Sabetaycı) torunları oldu. Şimdi, asırlar önce yaşanan ve etkileri günümüzde de devam edip giden Yahudilerle ilgili bu “zillet ve meskenet tokadı”nın tarihî seyrine kısaca bakalım. * * * Kendi ülkesindeki Yahudilerle anlaşmazlığa ve şiddetli geçimsizliğe düşen 1490'ların İspanya hükümeti, çareyi baskı ve ceza ile yıldırma yolunda buldu. Yahudilere, önce dinlerini değiştirip Hıristiyanlığı kabul etmeleri istendi. Direnme gösterenlere şiddetli baskı uygulanmaya başlandı. Papazlar da hükümetin bu yöndeki tasarrufuna destek verince, iş büsbütün ciddileşti. Engizisyon mahkemesine çıkarılan Yahudilere en ağır cezaların verilmesi, onları sıkıntılı bir ikilemle karşı karşıya getirdi. Bir kısmı yalandan da olsa Hıristiyanlığı kabul ederken, bir diğer kısmı ise her ne pahasına olursa olsun, din değiştirmeyeceğini ifade etti. (Tıpkı, bizdeki Sabetay Sevi Hadisesi’nde olduğu gibi.) Din değiştirmeyenler, ağır cezalara çarptırılmaktan kurtulamadı. Din değiştirenlerin ise, zamanla "dönme" oldukları, takiyye yaptıkları anlaşılınca, bu kez ortaya daha farklı bir durum çıktı. İspanya Kraliçesi İsabella, 31 Mart 1492 tarihinde bütün Yahudilerin—en geç 2 Ağustos'a kadar—ülkeden kovulmaları yönünde bir ferman yayınlattı. Bu ferman, nüfusları 300 bini bulan Yahudiler için tarihin dönüm noktası oldu. Onları çok zor günler bekliyordu. Çeşitli ülkelere yaptıkları müracaatların hiçbiri kabul edilmedi. Kapılar bir bir yüzlerine kapatıldı. Sonunda, onların imdadına Osmanlı Padişahı Sultan II. Bayezid'in merhameti yetişti. Padişahın fermaniyle, Yahudiler, büyük gruplar halinde başta Selânik olmak üzere, İzmir ve İstanbul'a gelip yerleşmeye başladı. Uzun yıllar, zâhiren huzur içinde ve zararsız bir unsur olarak öylece yaşayageldiler. Sapkın Dönmecilik Osmanlı’ya sığınarak büyük şehirlere yerleşen Yahudiler, 1665 senesinde pek mühim bir vukuata karıştılar. Sabetay Sevi (1626-1676) isimli ruhanî liderleri, o tarihte binlerce müridiyle ortaya çıktı ve kendinde bir "İlâhî güç" gördüğünü ilân etti. Bununla da kalmadı, İzmir'den hareketle İstanbul üzerine yürüyüşe geçti. Hükümet merkezine gelecek ve devleti ele geçirecekti. Bunda yanıldığını, derdest edilip mahkemeye sevk edilince anladı. Sabetay Sevi'nin cezası idamdı. Ancak, ona Müslümanlığı kabul etmesi halinde affedileceği söylendi. O da—can korkusu sebebiyle—hiç tereddüt etmeden İslâm dinini kabul ettiğini ve "Mehmet Aziz" ismini aldığını söyledi. Esasında bu bir takıyye idi. Kendisi ve binlerce müridi sadece "dönme" olmuştu. Müritlerinin çoğu ise, yalandan da olsa Müslümanlığı kabul etmeyeceklerini ifade ile onunla yollarını ayırmış oldular. Nüfusunun çoğunluğu Selânik'te yaşayan Yahudiler, dönme olsun olmasın, gizliden gizliye Osmanlı'nın kuyusunu kazmada, kendilerine merhamet eden bu mümtaz hanedana ihanet etmede anlaşmış, adeta söz birliğine varmış gibiydiler. Nitekim, ilk fırsatta Osmanlı'yı vurmaktan, sırtından hançerlemekten geri durmadılar. Özellikle 1807’den itibaren, Osmanlı’da yaşanan isyanların, darbelerin, provokatif eylemlerin, 31 Mart gibi karanlık hadiselerin arkasında hep bu “marazî damar” var. Hatta, Hilâfeti lağvederek Saltanat mensuplarının tamamını sınırdışı eden, yine aynı gizli damar ve aynı sinsî cereyanın mensuplarıdır. Sözün özü: Çok acip bir tecelli ki, Osmanlı’nın merhametine sığınan Yahudiler, sonunda tam bir maraza dönüşerek Osmanlı’nın sonunu getirdi ve onu tarihe gömmeyi başardı. Katmerli acı ise, bu nankörlüğü yapan hainlerin “kahraman” olarak görülüp alkışlanmasıdır ki, vâesefâ...

Eyyup Akmetin
12 Mart 2019 Salı 12:51:21
HOCALI KATLİAMI Yer: Azerbaycan, Hocalı Tarih :25-26 Şubat 1992 Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da, Van'da Erzurum'da da ataları oynamıştı. Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı... Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken,diğeri elindeki demir parayı havaya attı: -Akçik, manç? .. (Kızmı, oğlan mı -Akçik... (Kız) Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan bürülü gözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi. -Tun şahetsar,ınger... (Sen kazandın,yoldaş) -Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek -Mayrigı bedge gişdatsine.(Annesi besleyecek elbette) Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı: -Mayrig yerahayin zizdur. (Çocuğa meme ver) Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı: -Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem saçsız hem de küçük,iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü... Ermeniler zafer naraları atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu. Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 26 yıl önce yaşanmış. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. 26 Şubat gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkiside tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı. Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak elegeçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önünde evladını,evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafaları sepetlere doldurdular.Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım. Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı Kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur. Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış, geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıstır. Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı. Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: 'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz'Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti;Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi.Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katliamı'başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu. Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğuhalde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavuz edip öldürmüşlerdi.Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıpta bu masum insanlara iskence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı. #Alıntı

Mete Han
12 Mart 2019 Salı 11:39:07
Osmanlı Toplumsal Düzeninde Ermeniler Prof. Dr. Feridun M. Emecen Gayrimüslim toplulukların Müslümanlarla iç içe yaşadıkları bir toplum yapısı, bugün bile bize oldukça yabancı gelebilir. Ama Anadolu’da bu birlikte yaşama beceresi, komşuluk, birbirinin hakkına riayet gibi yek diğerini hesaba katmayan vahşi bir benlik anlayışının uzağında bir sosyal mutabakat dahilinde şekillenmiş bulunuyordu. Genel hatları itibarıyla da dış mihraklı misyon faaliyetlerinin Osmanlı tebaası topluluklar üzerinde daha yoğun bir şekilde etkili olduğu XIX. yüzyıla kadar büyük bir sosyal reaksiyona yol açmaksızın sürdü. Gayrimüslim cemaatler içinde özellikle Ermenilerin Osmanlı etnik ve dinî yapısında, diğer topluluklardan herhangi bir farkı yoktu. Vergiye esas olan nüfus ve toplulukları tesbit etmek amacıyla XV. ve XVI. asırlarda yapılan geniş çaplı sayımların sonuçlarını aksettiren belgeler, Orta Anadolu ve Doğu Anadolu kesimindeki şehir, kasaba ve köylerde Ermeni guruplarının yayılış alanlarını belirler. Ancak Osmanlı kayıtlarında “Erâmine” şeklinde sözü edilen Gregoryanlar içerisinde (monofizitler) Süryani (Katolik ve Yakubî), Keldanî, Melkitî, hatta Şemsî gibi dini gurupların bulunduğu açıktır. Osmanlı sayım memurları bazı bölgelerde bütün bu cemaatleri tek başlık altında (“Erâmine”) toplayarak isimlerini kaydetmiştir. Bu konuda dikkat çekici bir gözlemi, XVII. asır başlarında Anadolu’daki Ermeni Düğünü Ermeni Düğünü Ermeni cemaatlerinin bulunduğu yerleri dolaşan Polonyalı Simeon da yapar. Kendisi de bir Ermeni din adamı olan Simeon, mesela Harput’taki Süryani ve Rumların Ermenice konuştuklarını, kimin ermeni kimin Rum olduğunun anlaşılamadığını, Diyarbakır’da Mardin kapı semtindeki Şemsîlerin kendilerini Ermeni olarak tanıttıklarını yazar (Andreasyan, 1964, s.90,108-109). Bu noktada biraz daha geriye giderek tarihi kayıtlara dönülürse, Osmanlı cemaat sistemi içinde Ermenilerin yeri daha rahat anlaşılır: Ortaçağ kaynaklarının (Bizans, Ermeni ve Selçuklu) Ermeni guruplarının Anadolu’daki yayılma sahasının genişlemesinde Bizans imparatorluğunun rolünü öne çıkardıkları tesbit edilebilir. Bizans’ın Ermenistan’da hakimiyet kurmasından sonra (1064), kalabalık bir grubun Orta Anadolu’ya (Kapadokya kesimi), yerleştirildikleri belirtilir. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya girişi ve Konya’ya gelişlerinin ardından yine Orta Anadolu’nun güney kesimlerine ve Çukurova’ya (Kapadokya ve Kilikya) yönelik göçler oldu. Ayrıca bir bölüm Ermeni gurubunun Bizans’ın idaresi altındaki Batı Anadolu’ya kadar yayıldıkları da kaynaklarda belirtilir. Bunların bazılarının daha sonra Trakya’ya geçirilip Bizanslılar tarafından imha edildikleri bilgisi dikkati çeker (Nakracas, 2003, s.45-49). Osmanlı idaresinin Anadolu’da tam anlamıyla tesis edildiği XV.-XVI. yüzyıllarda Ermeni toplulukları daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve bundan daha az olarak Orta Anadolu ve Çukurova’da bulunuyordu. Osmanlı sayım defterleri üzerinde yapılan çalışmalar, Osmanlı hakimiyetinin kurulmasından sonra mesela Doğu Anadolu’daki şehir ve kasabalarda Ermeni nüfusunun arttığını sarih olarak tesbit etmiştir. Mesela Urfa, Harput gibi şehirlerde 1518’den 1523’e kadar olan kısa zaman diliminde Ermeni nüfus artışı %60 olarak saptanmıştır. Bu durum göç olgusuna işaret eder. Göç ile ilgili erken tarihli dikkat çekici bir belgeden, 1489’da o sırada Osmanlı idaresinde bulunmayan İspir yöresindeki Ermenilerin Trabzon yaylalarına yerleştikleri ve bölgede Ermeni nüfusunun oluşumunu sağladıkları anlaşılmaktadır. (Maliye Defterleri, nr. 17893, s.330). Adana bölgesinde, Adana-Gülek, Maraş’ta Zeytun ve Furnus da da Ermeni nüfusu Osmanlı idaresi altında durumlarını korumuşlardı. Yine Anadolu’daki bazı şehirlere bakıldığında, mesela Erzurum 1523’te tamamıyla boş harap bir şehir durumunda idi. Yirmi yıl kadar sonra burada 21 hane Müslüman nüfus belirmişti. 1591’de ise 8’i Müslüman 8’i gayrimüslim (Çoğunluğu Ermeni), ve 4’ü iki gurubun karışık şekilde oturduğu 20 mahalle ortaya çıkmış, Ermeniler ise Erzincan’ın genel şehir nüfusunun %60’ını oluşturmuştu. Bunların büyük çoğunluğunun Türkçe adlar taşımakta olmaları ayrıca ilginçtir. Amasya’da 1523’te %22 oranında Ermeni ve Yahudi vardı. Kayseri’de Ermeni nüfus XVI. asırda kendi içinde % 40 dolayında artış göstermişti (Göyünç, 1983, s. 30-40). XVI. yüzyıla ait rakamlar Anadolu şehirlerinde Ermeni kaydıyla belirtilen nüfus oranının % 6 dolayında olduğuna işaret eder (% 81 müslüman, % 12 Ortodoks/Rum, ve geri kalanı Yahudiler başta olmak üzere diğer guruplar) (Barkan, 2000, s.1412-1426). İlginç olan husus bu oranların XIX. yüzyılda da hemen hemen aynı kalmasıdır (Show, 1978, s.337). XV. ve XVI. yüzyıla ait tesbitler, Osmanlı idarecilerince Ermenilerin şehirlere yerleşiminin teşvik gördüğünü hatıra getirir. Hatta XVII. asırda Ermeni nüfusu yayılışı İmparatorluk coğrafyasında daha da genişlemiştir. Gerek Celali isyanlarının ortaya çıkardığı kaos ortamı, gerekse İran Ermenilerinin Osmanlı topraklarına akışı bunda rol oynamıştır. Özellikle bu durum Polonyalı Simeon’un gözlemleriyle de ortaya çıkar (Andreasyan, 1964, s.91). Bu asır başlarında Balkanlara ve Kırıma kadar yeni bir dağılmanın söz konusu olduğu anlaşılır. Batı Anadolu’da XVI. asırda hiç bir Ermeni’nin bulunmadığı İzmir ve Manisa gibi şehirlerde XVII. yüzyıl başlarında bu şehirlerin milletlerarası ticarete açılmalarının da rolü ile, Anadolu’dan ve İran’dan gelen Ermeni ipek tüccarlarının yerleştikleri görülmektedir (Emecen, 1989) (Goffman, 1995, s.46,127). 1621’de bir batılı seyyah, Ermenilerin İzmir’e gelmelerinin kendileri için son derece yararlı olacağını, zira burada ipek, yün, balmumu ve pamuk üstüne büyük bir ticaretin döndüğünü, Ermenilerin daha az vergi ödemeleri dolayısıyla bu ticaretten istifade edebileceklerini yazmıştı (Goffman, 1995, s.46,127). XVII. yüzyılda yaşamış Ermeni yazar Kemahlı rahip Grigor (1576-1643), Kronoloji adlı kitapçığında, 1595-1640 yılları arasındaki karışıklık yıllarında yerlerini terk edip Batı Anadolu ve Trakya ve İstanbul’a göç eden Ermeniler hakkında ilginç bilgiler verir. Osmanlı hükümeti 1609’dan sonra Celali isyanlarından kaçanların huzurun sağlanması üzerine eski vatanlarına geri dönmeleri konusunda genel bir ferman çıkarınca, bundan Ermeniler de etkilenmişti. Grigor bu emir uyarınca, gelip yerleştikleri Tekirdağ’dan içlerinde Türklerin de bulunduğu 7000 kişilik kafile ile asıl yerleri olan Kemah’a döndüklerini yazar. Fakat buna rağmen önemli sayıda göçmenin İstanbul ve yöresinde, Batı Anadolu şehirlerinde kaldığı anlaşılmaktadır. Nitekim 1635’de Sivas halkı, o sırada İran seferine giden padişaha başvurarak nüfuslarının azlığından yakınmışlar, İstanbul ve yöresindeki şehirlere yerleşmiş olan Sivaslı Türk ve Ermenilerin tekrar şehre getirilmeleri talebinde bulunmuşlardı. Grigor bunların çoğunun yerinde kaldığını, İzmit, Yalova, İznik gibi şehirlere dağıldıklarını belirtir (Andreasyan, 1976, s.45-53). Galata'da Türk ve Ermeni Satıcılar Galata’da Türk ve Ermeni Satıcılar Osmanlı sosyal hayatında gayrimüslimler arasında Ermeni topluluğunun durumu konusunda N. Göyünç’ün yaptığı bir çalışmada şu hususlar tesbit edilmiştir: Türkçeyi iyi konuştukları için çeşitli resmi ve özel devlet işlerinde görevlendirilmişlerdir. XVI. yüzyılda Ermeni asıllı muhtedi bir Osmanlı veziri dahi vardır. XVIII. yüzyılda Divrikli Düzyan soyundan saray kuyumcuları ve darphane nazırları, Şaşyan ailesinden saray hekimi, XIX. yüzyılda Bezciyan ailesinden darphane müdürleri, Dadyan ailesinden baruthane nazırları çıkmıştır. Ermeni asıllı vergi toplayıcıları ve mukataa mültezimlerine (kesim) XVI. asırda bile rastlanır. Osmanlı şehirlerinde Türk-Ermeni ailelerin birbirleriyle iyi geçinip dostluk ilişkileri içerisinde yaşadıkları çeşitli yayınlara konu olmuştur. Bir çok Ermeni, Osmanlı devlet adamlarına kahyalık ve danışmanlıkta bulunmuştur. Onlardan bazı kalelerde muhafız olarak da yararlanıldığı anlaşılmaktadır. Bunun karşılığı bir takım vergilerden bağışlanmışlardır. Çukurova’da Gülek kalesinde ve Karaisalı’daki üç kalede Ermeni muhafızlar görev yapmışlardır. Van’da XVI. yüzyılda kale hizmetinde olan Ermeniler görülür. Şüphesiz yer yer iki toplum arasında bazı olaylar da çıkmıştır. Ancak, bunlar küçük boyutlu ve arizi kalmıştır. XVIII. yüzyılda Katolik misyonerlerin faaliyetleri sonucu Ermeniler arasında Katoliklik yayılmış ve bu durum toplum içinde huzursuzluğa yol açmıştır. Sivaslı Mehitar (1676-1749), Benedikt tarikatı mensubu olarak İstanbul’da 1701’de bir cemaat oluşturmuştur. Ardından diğer bazı yerlerde de Katoliklik yayılmıştır. Daha sonraları Protestanlık da Ermeniler arasında taraftar bulmuştur. 1830’da Ermeni Katolik (Beydilli, 1995), 1850’de Protestan cemaatleri tanınmıştır (Rosen, 1866). 1567’de Tokatlı Abgar, ilk Ermeni matbaasını İstanbul’da kurmuştur. Böylece kendi kültürlerini geliştirme ve yayma imkanına kavuşmuşlardır. Osmanlı idarecileri buna karışmamış, herhangi bir engel çıkarmamışlardır (Göyünç, 1983, s.49-56).

Eyyup Akmetin
12 Mart 2019 Salı 12:58:11
ERMENİ: PATRİK GREGORIOS'UN RUS ÇARINA MEKTUBU Mektubun bizlere Ruslardan çok daha fayda sağlayacağını anlayacağız hep birlikte, Evimizin bir köşesine asalım… Akıllı insanlar düşmanlarından bile güzel bir nasihat varsa alır. Çocuklarımızı, Ailemizi, Devlet büyüklerimizi, Din Alimlerimizi, korumanın, saygılı olmanın neden önemli olduğunu anladık. Umarız… Edepsiz sanatlar, diziler, Filmler bizi medenileştirmek için değil, köleliğe adam adım yaklaştırmak için .. Dallas dizisiyle başladık sözde medeniyete, Dallasa döndü aileler.. Nasihat verilmez alınır.. Küçük sorunlardan kaçanlar, büyük sorunlarla karşılaşır. Sorunlarımız daha da büyümeden çözelim el birliğiyle... Fazla söze gerek yok….Din, Vatan, Millet, sevenlerin günleri bereketli olsun "Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve dayanıklı insanlardır. Gayet gururludurlar ve izzet-i nefis sahibidirler. Bu özellikleri de; dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, geleneklerinin kuvvetinden, padişahlarına, komutanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidir ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bu üstünlükleri, hatta kahramanlık ve bahadırlık duyguları, geleneklerine olan bağlılıktan, ahlaklarının sağlamlığından gelmektedir. Türklerde önce itaat duygusunu kırmak ve manevi bağları yok etmek ve dine dayanma güçlerini zaafa uğratmak gerekir. Bunun da en kısa yolu, milli ve manevi geleneklerine uymayan dış fikirlere ve davranışlara onları alıştırmaktır. Türkler dış yardımı reddederler, haysiyet duyguları buna engeldir. Velev ki geçici bir sure için görünüşte kuvvet ve kudret verse de, Türkleri dış yardıma (sadaka) alıştırmak gerekir. Maneviyatları sarsıldığı gün, Türkleri kendilerinden şeklen çok kalabalık ve görünüşte egemen güçler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddi araçların üstünlüğü ile onları yıkmak mümkün olacaktır. Bu nedenle, Osmanlı Devletini tasfiye için soyut olarak harp meydanlarında zafer kazanmak yeterli değildir ve hatta sadece bu yolda yürümek Türklerin haysiyet ve vakarını tahrik edeceğinden, gerçeklere ulaşmalarına neden olabilir. Yapılacak olan, Türklere bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu yıkımı tamamlamaktır." (General Ignatief'in Hatıraları.)

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...