Hikâyesi Olmak 2 / 1


13.1.2021

Birçok ulus kendi hikâyesini yaşasa da, hikâyesini hayata geçirse de kendi hikâyesini fiili oluşsa da hikâyesini anlatıp aktaramazlar. Bu türden yaşam tarzları olan ülkeler hikâye aktarıcılığın çok büyük bir eksikliğidir.

Bir tilki kümese girer, kümesi dağıtır. Bir kurt sürüye dalar sürüyü turam turam eder. Ama ne tilknin ne kurdun bir hikâyesi vardır.

Tilkinin hikâyesi; aptallığı, saflığı ortaya konan kargaya oranla yapılan kurnazlık içinde, insan öznesi sayesinde tilki, tilki figürlü olan hikâyesine kavuşur.

Aynı mantıkla kurdun hikâyesi de şöyledir. Cılız bir kurt bir ara arkadaş olduğu besili köpek gibi tavlı olmak ister. Bu istek doğrultusunda köpek kurdu sahibine götürürken kurt köpeğin boynunda tortu, torttaki tasma bağlanan halkayı ve köpekteki boyun yarasını, görür.

Kurt, köpeğe tortunu, tort üzerindeki sabit tasma halkasını ve köpekteki yaranın esbabı mucizesini sordu. Köpek cevaben, efendisinin kendisini sağa sola gitmemesi için tasmayla torttaki halkaya bağladığını, tortun boynunu yarar ettiğini söyler.

Bu tasmalanma nedenle kendisinin efendisini gece gündüz koruduğunu, koruma karşılığında da efendi tarafından kendisine yal verildiğini söyler. Bu ilişki boğaz tokluğu karşısında kölelikti, köpeklikti. Kurt kendi yaşam düşüncesi içinde bunu kabullenemez.

Biraz mizah yollu yakıştırmayla söylersek üreten hemcinslerin hikâyesi koyun sürüsünün bulunmadığı zamanların kıyısında başlıyordu. Hemcinsler adeta koyun sürüsü bulunmadığı zamanlar için üretim yapıyorlardı.

Yani koyun sürüsüyle kümesin bulunmaz olduğu zamanlarda kurtlar ve tilkiler belki de zorunlu olarak ölüyordu. Oysa insanlar "dinlerin hikâye" ettiği gibi 7 yıllık kıtlık boyunca yetecek ürün depolayabiliyordu. Buradan da anlaşılıyor ki dinler; hikâyesi olan ülkelerin deforme edilmiş bilinç ve aitliğinin depo hafızasıdırlar.

Bu kölelik karşısında kurt köpeği terk eder. Kurt boynu tortlu köpeğe karşı "acımda ölürüm ama kendi işimi kendim görürüm" demekle özgürlük denen insan özneli kendi hikâyesindeki serbestliği yeğler.

Benzerliklerden hareketle köleci insan davranışlarındaki soyutlama söylem ve anlamlar; kurt, tilki hikâyesine aktarılır. Böylece kurdun hikâyesi de insan öznesi tarafından ortaya konur. Kurt ve tilki bu hikâyelerde kendilerine referans edilen anlamlar ile aitliklerini bulurlar.

Kavgada hep başarsanız da başka ülkeleri korkudan yaprak gibi titretip, çil yavrusu gibi dağıtsanız da savaşlar sizi yeterince anlatamıyordu. Bu nedenle koyun sürüsü bulamadığı zaman kurdun hikâyesi yoktu.

Kavga hayatta kalmak için gerekliydi belki ama hayatta kalmak için üretmek gibi başka şeyler de gerekliydi. Kavga yapan kültürler kavga ile üretim hareketini asla başlatamazdılar. Ancak var olan üretim hareketini yağmalarlar.

Üretenler savaşmadan hayatta kalırlardı. Ama savaşçılar üretenler olmasa, avın avcılığın en az olduğu durumlarda hayatta kalamazlardı. Hikâyeleri sürmezdi.

Yani kalıcı ve devamlı olmayan; ama hikâyenizin en az bir kısmı için gereken en çok faydayla başarıdan, başarıya koştuğunuzla yetindiğiniz de salt kavgacı başarı hikâyesi size yetmiyordu.

Kavgacı başarınız ikame süreçleri olmaktan çok kendinizi ve savaş gücünüzü kabul ettirmenin başarı olduğu çoğu durumlarda tökezleme ve düşmelerde kaçınılmazdı. Karşınızda kavga edecek (yağmalayacak, av edecek) bir olanak kalmadığı zaman bitiksiniz.

İşte bu zamanlarda ayağa kalkmak için, içinde kavgadan başka tutunacak bir aitliğin, uygarlığını belirten her hangi bir üreten hikâyeniz de gerekli oluyordu.

Uygarlık; kendi kendini başlatmanın (otokontrolün), kendi kendini devam ettirmenin, kendi üzerine kendi etkime olmanın ve durdurulan süreçleri yeniden başlatmanın bir çevrim hareketiydi. Uygarlık birçok farklı entegreli parça durumlar (aşamalar) içerir.

Uygarlığın içinde olan her hangi bir parça durumun veya bir aşama hareketin, uygarlık çevrimini vermesi olanaksızdı. Eğer siz tüm savaşçı bir durumsanız diğer aşamaları içeremiyorsanız siz uygarlık değil, uygarlığın sadece bir parça durumusunuz.

Savaşçılığı kan dökücülük, köleci talan olarak kast etmiyorum. Oysa yaşayan savaşçılık; ganimettilikti. Kendisine mülk veren El-ilahı tanıtmanızı ve tanımanızı istemenin kan dökücü savaşıydı. Yani mülksüzler karşısında kendi mülk sahipliğinizin tanımasını istediğiniz köleci sistemin kendisini ikame etme savaşıdır.

Üreten bir kolektif sistem hemcinslerin ufkunu açmıştı. Henüz köleleştirmeyi bilmeyen ama üreten hemcinsler için; artık birinin elindeki yiyeceğe saldırmaya gerek yoktu.

Birinin pençesindeki avı kapmak için riskin hiç anlamı yoktu. Sincabın depoladığı ceviz, fındık gibi tohumlara yönelik talancı olacak bir kap kaçlığın da gereği yoktu.

Hikâye yeni başlıyordu. Türümüzü diğer canlı türlerinden ayıran üreten ilişki ve üretim hareketi maceramız olan hikâye bizim hikâyemizdi. Bu hikâye insanlığın, insan olmanın hikâyesiydi. Bu üreten hikâyenin içine katılmadıkça yağmacılar, savaşçılar henüz insan olamamıştı.

Eğer üreten bir kolektif ilişkiniz varsa savaştan sakınıyordunuz. Üstelik savaştan olabildikçe kaçınmakla siz bu tür talancılığın sizlere getireceği yaralanmalardan, sakat kalmaktan, kayıplar vermekten de kaçınıyordunuz. Zaten tüm bu yağmacı yaşama da bu günkü anlamla  savaş denmezdi.

Savaş; üreten ilişki içinde biriktirilen artık değerlerinin, üreten insan gücünün ve üretim nesnesi ile üretim araçlı üretim gücü sahipliğini elde etmek için yapılıyordu. Mal mülk elde etmek için yapılıyordu. 

Savaşlar üzerinde üretim yapılan, ocağında maden çıkarılan mülkü ele geçirmek ve köle emeği olan insan gücü için ganimet için ve o günkü üretim gücünü ele geçirip; üreten ilişkili hareketini köleleştirmek için yapılıyordu.

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış