Kurtuluşun Felsefesi 165

Ayın Yazısı
Ekleyen : Bayram Kaya , 07 Temmuz 2019 Pazar aaa Beğen 3
Ama Anadolu halkının bu meşruiyet içinde oluşu hiçbir işgalci emperyalizmin işine gelmiyordu. Bu yüzden işgalciler maskeliydi. İşgalciler Wilson ve Lenin ilkesini deklare ediyorlardı. Lakin işgalci maskesi ile uygulamada tam bir vahşi işgalciydiler. Bu nedenle işgalcilerden hiç kimse Anadolu'nun bu meşruluğuna haklısın aslanım; "yürü seni kim tutar" demiyordu.
 
Anadolu halkının haklı olup yürümesi için yeni VESİLE KOŞULLAR vardı. Temel koşul olmayan bu vesile koşuldan birisi Sovyetler birliğiydi. Dünün emperyalisti olan Çarlık Rusya'sı şimdinin devrimi içinde Sovyetler Birliğiydi. İlk anda ve bir süre bambaşka bir politika içindeydi.
 
Sovyetler de o anda kendi meşruiyeti için mücadelesini veren bir oluşum olmakla beraber; üzerinde birkaç yıl geçen devrimleriyle, mazlum milletleri destekleyen, işgalciliğe ve emperyalizme karşı çıkan ülkeydi.
 
Ulusların kendi kaderini kendilerinin tayini etme hakkı diye belirtilecek ilkeye saygı duyup bu azmi destekleyen Sovyetler birliği ittifaklı bu tür yeni bir destek bulma eylemiyle Anadolu hareketi kendi sürecini destekleyip, pekiştiriyordu. Kimi İslam dünyası yardımları zaten berdevam olan hemhâldı.
 
Kısacası konjonktür sel dünyanın geldiği bu aşamada Mohaç Savaşına çıkıyor gibi çıkamazdınız. Güncel şartlar çok değişmişti. Mohaç Savaşına gider gibi işgale yeltenenlerin işgalci tutumu karşısında kadronun hakimiyeti milliye gibi çok akılcı kotarılmış bir düstur olmadan süreç başarılamazdı.
 
Ve yeni konjonktürün yeni değer yargısı vardı. Köleci mantıkla kendi emperyalist tutumunu GANİMET söylemiyle meşru eden dinlerin bile söyleyemediği bu değer yargısı şuydu. İşgal karşısında her bir ulusun kendi kaderini kendi tayin etme hakkı (direnme hakkı) vardır demek, çağdaş değer yargısıydı.
 
Çağdaş değer yargısını oluşan bir anlayış, sözde de olsa uluslararası arenada bu hukukun senkronunu ortaya koymada ulusları, uluslararası hukukun ortak paydaşı yapmıştı. Bu uluslararası hukuk paydaşı olma kadronun ve onun ilk elden başı olan liderinin çok akıllıca yararlanacağı ikinci bir ön savı olacaktı. Bu paydaşlık bir çıkarı olmadan emperyalistleri sizden yana kılmaya pek gücü yetmiyordu.
 
Temel neden ve vesile neden gibi her iki meşruiyet ilkesi olmadan uluslararası arenada meşru olamıyordunuz. Mohaç Savaşına giderken böyle bir uluslararası meşruiyet aranmıyordu. Vicdanlarda iknacı olmak yetiyordu. Vicdan da keyfi ve çıkarcı olmakla güçlüden yanaydı.
 
İşgal altında direniş haktı. Ancak bu meşru bir hükümetin hilafına bir durum olunca, bu direnişi işgalciler her durumda hoş görmezdi. Ne var ki direnişi hem işgalciler hem de onun iş birlikçisi hükümet hoş görmüyordu.
 
Meşru direnişin icazeti olmazdı. Bu durumda her ulusun kendi kaderini kendi tayin etmesi hakkı çerçevesindeki bir haklılıkla ve hem de meclis aracılığı ile meşru bir temsili yet ruhu kazandırmadan direnişinize halkıyla ve haklı bir top yekûn savunma meşruiyeti var edemezdiniz.
 
Gazi Mustafa Kemal, kadrosunda olan çok çok saygın, becerikli kişilerden ve bu her biri bir müstesna kıymet olan bu başarı örneği değerlerden ve ittihatçılardan da Gaz Mustafa Kemal; bu yönü ile başarılı olmakla ayrılıyordu.
 
Bu konjonktür sel süreçlerin hakkını vermeden bunları anlayamayız. Örneğin Mustafa Kemal yetkisine sahip olan Mustafa Kemal'in kendisi değil de kendi alanında yadsınamaz bir başarı olan Fevzi çakmak olsaydı ne olurdu?
 
Çok basit. Sn. Fevzi Çakmak dini sandanslı bir kişi olmakla itaatini ve taatini ulul emre itaat denen kapsam içinde yerine getirecekti. Sn. Çakmak sürece at gözlüğü içinde bakacaktı. Saltanat ne diyordu? Direnmeyin. O halde Sn. Çakmak saltanata riayet etmekle daha baştan Kurtuluşlu mücadelenin bir neferi olamazdı. Ama zorluklarla ikna edilmesi sonunda Kurtuluştu başarıya imza atacaktı.
 
Sn. Çakmağın bu tutumu daha sonraki kongreler esnasında Mustafa Kemal'i tutuklayıp teslim almaya gelişinde ancak zor ve güç bela ikna edilmesi kapsamındaki geri dönmesi gerçeği içinde bunu böyle söylüyorum. Sn. Çakmak Meclisi Mebbusan'ın dağılmasına kadar Kurtuluşlu oluşumun içinde değildir.
 
Sn. Çakmak Kuvvacı kimi ufak tefek istemlerin sonucunun, saraya ve padişaha bir yararı olacağını düşündüğünden ötürü kuvvaya katılmazdan önce kuvva adına birkaç iş görmesi dışında Sn. Çakmak Meclisi Mebbusan kapatılana kadar Kurtuluşun Felsefesini kavramış değildir.
 
Sn. Çakmak bu bağlamla ne hakimiyeti milliyeyi; saltanatın millete hâkim olması dışında bir anlamla anlardı. Ne milletlerin kendi kaderini kendi tayin etmesini saltanatı şahane iradesine karşı çıkma olma dışında bir mücadele edilesi gereken bir alanın anlamı olarak anlardı.
 
Ne de daha birkaç yıl öncesine kadar düşmanınız olan Sovyet Sosyalistler Birliğinin, şimdiki halde emperyalizme karşı oluşundan yararlanırdı.  Bu konjonktür sel durumda yararlanmak yerine sadece dinsizlik bildiği sosyalizme dini gözlükle bakacaktı. 
 
Sosyalizme dini gözlükle bakınacağı için Sn. Çakmak Sosyalizmden bir cüzamlıdan kaçar gibi kaçacak olmakla, Kurtuluşun mücadelesini başarıya ulaştırması olanaksız olurdu.
 
Neden olanaksız olurdu? Var oluşun ve hayatın sağlam bir kuralı vardır. Ortama adaptasyon. Ortama uygun kendini geliştirmektir.
 
O aşama ve o durum itibarıyla kendi çevremizde sosyalizmin mazlum ülkelere yardım etme çağrısı, mazlum oluşun yararlanacağı en uygun ortamlardan biriydi. Siz mağdur ve mazlum halinizle ortamın bu adaptasyonuna uygun yanıt vermezseniz; ortama uyumsuzluktan yok olursunuz.
 
Mustafa Kemal'i sadece şiddet kullanmak yönüyle tanımlarsanız dahi kişiyi dahi yanından uzak kılar arkadaşlarıyla ve güncel uluslararası yöneticilerle aynılaştırırsınız.
 
Mustafa Kemal'i sadece öl ya da öldür demekle tanımlarsanız, dahi kişiyi dahi yanından uzak kılar arkadaşlarıyla ve güncel uluslararası yöneticilerle aynılaştırırsınız.
 
Mustafa Kemal'i eksensiz, konjonktür süz bir organizasyon sanmakla kişiyi dahiyane yanından yoksun kılıp arkadaşlarıyla aynılaştırırsınız. Yüz metreyi koşanların en önündeydi.
 
Oysa arkadaşları ne kadar başarı olurlarsa olsunlar bir Mustafa Kemalin siyasi dehasını ve Mustafa Kemal ile ortaya koyduklarını ortaya koyamazlardı. Kuşkusuz ki Mustafa Kemal de kadro arkadaşları (kolektif akıl) olmadan dahiliğini ortaya koyamazdı.
 
Ama Mustafa Kemal'in dahiliğini ortaya koymak için illa o arkadaşlarına değil de o alanlarda başarısı olan herhangi bir kadro ile de bu süreci ortaya koyabilirdi.
 
Yani şu bir hakikat ki Mustafa Kemal dahiliğini illa bu arkadaşlarla ortaya koymak zorunda değildi. Onların yeri doldurulurdu. Ama arkadaşları ya da arkadaşlarının yerin dolduracak yeni arkadaşları Mustafa Kemal'in yaptığını ve yaptıklarının hepsini bir arada kavrayamazlardı.
 
Nitekim yapılanları hakkıyla hiçbiri kavrayamamıştı. Yeri doldurulmaz olan Mustafa Kemal'in bu siyasi dehası, askeri stratejisi dehasıyla birleşmiş üstelik bu bileşenler feodal mantıktan da kurtulmuş olmakla bunlar Mustafa Kemal'in Siyasi, askeri, felsefi ve inşacı olan konjonktür sel dehasıydı".


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Şahamettin Kuzucular
07 Temmuz 2019 Pazar 18:46:20
Ortak akıl, topluluk fikri, genetik ve içgüdüsel takip aydınların dahası zeka sahiplerinin ön koşulsuz kabulleri olamaz. Atatürk, İskender, Napolyon hatta Hitler gibi kişiler şüphesiz ki siyasi ve askeri dehalardır. Onların yerlerine başkalarını koymak da mümkün değildir. Lakin sonuçta onları put yapmak, onları hiç bir hataları olmayan Ulvi ve kusursuz ademler olarak görmek de aklın ve akilin doğal ve rasyonel düşünme şekline uymaz. Atatürk büyük bir deha idi ve ülkesi için gerekeni de yaptı. Lakin İskender'in şu sözünü de unutmamak gerekir. " Etrafımdakilerin davranışlarına bakınca kendimi Tanrı zannediyorum. Fakat tuvalete girdiğimde insan olduğumu anlıyorum." ( montaıgne- Denemeler)

Sevim Kınalı
27 Ağustos 2019 Salı 18:17:11
Bayram Bey, öncelikle bu kapsamlı ve bilgilendirici yazınızdan dolayı sizi kutluyorum. Mustafa Kemal'in vasıflarını somut bir anlatımla ifade etmişsiniz. Merak ettiğim iki husus var. Biri yazınıza neden "ama" ile başladığınız ve yazınızın bitiminde tırnak işaretini kullanmanız. Yazı tekniği olarak bir yazıya (giriş paragrafına) "ama" bağlacıyla başlanmadığı için merakımı anlayışla karşılarsınız umarım. Selam ve saygılarımla....

Bayram Kaya
29 Ağustos 2019 Perşembe 08:30:54
Merhaba saygı değer kınalı, dikkatli ve dikkat çekici uyarınız için teşekkür ederim. Bu bir dört yüz wörd sayfasını aşkın yazı çalışması olmakla birbirini takib eden yazı çalışmasıdır. Siz de takdir edersiniz ki 164. bölümün devamı olan bağlantıya izafeten ama diye başlıyor. Bu nedenle uyarınız doğrultusunda dikkatli olunmamışla bir rastgele bölümlemedir. Askıları iki wörd sayfaya göre kopyala yapıştır yapıyorum. Bu nedenle bu işlem hızı bu dikkatsizliğime rastlantı olmaktadır. Yazı sonundaki ayraç yazım hatasıdır.. Fakat , aynı mantıklı askı çalışması nedenle böyle bir ayraç ta yazı sonuna isabet edebilrdi. Uyarınıza memnun kaldığım gibi dkkatinize ve uyarıcı eleştirinize özellikle teşekkür ederim. Lütfen gelecekte de olacak bu tür hatalarımı hoş göreceğiniz gibi eleştiri uyarılarını da yapınız ki ben de bilgi sahibi olayım. Hasseten saygı selamlarım eşliğinde mutlulukla...

Sevim Kınalı
28 Ağustos 2019 Çarşamba 08:12:48
Şahamettin Hocam, yorumunuzdaki tespitlerin çoğuna katılıyorum. Çok doğru yaklaşımlar ortaya koymuşsunuz. Ancak Ataturk'ü Hitler gibi dünya tarihinde toplu katliamlara sebep olan bir liderle aynı kategoride değerlendirmeniz kanaatimce doğru değil. Elbette Hitler' in de kendi milleti nezdinde yaptığı doğru işler olmuştur. Atatürk'ün de elbette hataları olmuştur. Ama yine de Hitler'ie Atatürk'ün tarihî geçmişleri açısından aynı cümlede yer almaları bana uygun gelmedi. Naçizane görüşüm budur. Selam ve saygılarımla...

Bayram Kaya
29 Ağustos 2019 Perşembe 08:41:35
Yaklaşımınıza eleştirel liginize katkı cümlelerinize gerçekten ilgim uyandı. Görüşünüze aynen katılıyorum. Zaten benim ortak akıl ve ortak koşul içerikli çalışmam yazıldı ama yayını bitmedi. Son bölümlere doğru Orada tıpkı sizin belirttiğiniz gibi benimde sizinle benzeşen değerlendirmem var. Bir yanda yeni dokuz kitap aldım onu okuyorum. Bir yandan yazı çalışması yapıyorum bir yandan da hayli başarılı olamadığım yazı redaksiyonu nedenle çok akssama olmakta. Bu nedenle 40 bölüm kadar olan nasıl yaşar nasıl ölürüz yazı çalışmasını da rastgele yayınla bitirecektim yeniden 4. bölümden itibaren askıya aldım.Bunula beraber ortak akıl ve ortak koşulu da 10. bölümden itibaren yayınlayacağım.. Çok yazı dizimin tüm bölüm yayınları bitmeden, askı sayısını yarıda kesiyorum. bu vesile ile yazı yayın çalışmam hakkında bilgi de vermiş oldum. Değerli kınalı lütfen bu tür olumlu olumsuz katı eleştirilerinizi esirgemeyin lütfen. Saygım kere saygımla...

Sevim Kınalı
29 Ağustos 2019 Perşembe 13:12:14
Bayram Bey, öncelikle tespitlerime ve yorumuma gösterdiğiniz nazik, hoşgörülü, takdir edici yaklaşımınızdan memnun olduğumu belirtmek isterim. Ayrıca yazınıza dair detaylı bilgilendirme yaparak beni aydınlatmış oldunuz. Hassas bir konu olması nedeniyle özellikle Atatürk' ü konu alan yazılarda saygı sınırları içerisinde ve somut gerekçelerle nesnel bir yaklaşım sergileyerek tespitlerde bulunmak çok önemli. Aslında her konuda bu ilkelere bağlı kalınarak yazılmalı. Ama makale yazarlığında nesnel olmak daha da önem kazanıyor. Aydınlatıcı, açıklayıcı ve nazik yanıtınızdan dolayı teşekkür ederim. Bir not düşmek istiyorum. Eleştirilerimi çok katı bulduysanız ve sürç-i lisan ettiysem hoşgörün. Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Selam ve saygılarımla...

Bayram Kaya
30 Ağustos 2019 Cuma 14:14:54
Saygı değer Sevim hanım, eleştirinizi hiç katı bulmadım . Eleştiri konu içeriğine ve konu formeline ilişkin olduğu sürece makbulümdür. Sizinki her ikisini de içeren bir değerlendirmeydi. Ben de teşekkür ederim. Erdemle...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...