Üzgünüm (Aşka Adanmış Mektuplar 2 )


13.11.2017
               
 
   “Lisanı ağzında olanı değil, lisanı gönlünde olanlara yar et bizi.
 Tebessümü simasında olanı değil, tebessümü gönlünde olanlara kat bizi.
Aşkı tende sananı değil, aşkı ruhunda can bilenlere arat bizi.” *
 
    Gecenin en koyu karanlığı, şafaka en yakın olan zamandır derler. Senin vedasız gidişin ile dünyamın karardığını, hatta katran karasına bulaştığını görüyorum. Öyleyse diyorum kendi kendime şafak yakın. Kendimi hep bu sözle teselli ederek umutla bir sonraki güne uyanıyorum.
    Sanıyorum ki kestane rengi gözlerinin ışığı bir müddet daha dünyamı aydınlatmaktan uzak olacak.
 
    “Bir kez bile nefesim gül yüzüne değmedi
     Masum bir buse bile alamadım üzgünüm.”
 
   Şimdi birleri aşkımızı-sevdamızı bilse bizi muhakkak deli diye niteler. “Böyle aşk- sevdamı olur?” diye.
   İnsan el ele gönül gönüle değilse sevmek bunun neresinde diye.
   Oysa ben sana olan sevdamı hep içimdeyaşadım.  Yosun yeşili gözlerini, narin bedenini, suskunluğunu, dalgın dalgın yürüyüşünü sevdim senin.
   Ellerin elime değmemişse ne çıkar bundan. Nefesim nefesime karışmamışsa suç mu? Eksiklik mi? İnsan meramını sadece dili ile mi anlatır? Kahkahalar mı insanın gönlünün hoş ve mutlu olduğunu gösterir.
   Ben bunların hiç birinin anlamı olmadığını görüyorum, biliyorum.
   Çeşme başında kınalı ellerinle, sürmeli gözlerinle ellerin koynunda beklerken hayal ediyorum seni. Sesinin tonunu hatırlamıyorum bile. Ama yüreğinin sesi kulaklarımı çınlatıyor her gece. Bir kez bile bana olan sevdanı yüzüme, gözlerime bakarken söylemedin ki.
   Her defasında kaçamak bir bakış ile bedenimden kanımı çekip boşaltırdın. Ben ise ayaklarımın altından toprakların kaydığını hissede, r uyku ile uyanıklık arasında bir durumla hipnoz edilmiş bir sersemi andırırdım. Kendime geldiğim vakit sen orada yoktun. Bunu bir kazanç sanma sakın. Şunu da biliyorum ki giden, ayrılan sadece bedenindi. Gönlünü bırakıp gittiğini çok iyi biliyorum.
   Ben de ona sarılır, ona kendimi bırakırdım. Artık rüyalarımın efendisisin. Ne zaman sana ihtiyacım olsa ki sana her an ihtiyacım var. Sen benimleydin. Rüya görmek için uyumam gerekmediğini de öğrendim bu arada.  Rüyalarımdaki mucizeler gerçek hayatımın yanında küçük bir bülbül gibi kaldı. Anlayacağın canım, bülbül rüyalarımda uçuyor,  gerçekte ise altın kafesinde şakıyordu.
  O bana kalsın canım diyorum.  Bir kez bile karşına geçip, yosun yeşili gözlerinin derinliklerinedalarak “ Seni seviyorum canım.” Bile demeye cesaret edemeyen bir korkağım ben.
   Sen ise yosun yeşili gözlerinle bana bakarken bir an içinde bana söylemek istediğin her şeyi anlatırdın. Ben o bir anlık bakışların verdiği mesajla roman yazarım inan. Tabii benim aptal kafam bunları özümseyip çözene kadar iş işten geçmiş oluyordu.
   Olsun be tatlım. Vardır bunun da bir hikmeti. Bizim bilmediklerimizi bile biri var elbette.
   Hem biliyorsun ki ben hiç üşümem. Çoğu zaman arkadaşlarımın donuyorum, ellerim buz tuttu dedikleri ortamlarda hiç ama hiç üşüme hissi duymadım. Bunu bilmeyen yoktur. Ne mi yapıyorum üşümemek için? Üşüdüğüm zamanlar bana bakan yosun rengi gözlerin aklıma geliyor. İçimi nasıl ısıttığını sen bilemezsin. Çünkü kimse senin gibi bakmıyordu ki.
 
Rabbimin ilk emri “oku”
İnce eleyip sık doku
Böğrüme sal çelik oku
Kirpiklerin kadar batmaz
Batsa da canım yakmaz.
 
Derdime derman sendedir
Hüküm ve ferman sendedir
Kara gözler dümendedir
Kimse senin gibi bakmaz
Baksa da canımı yakmaz.
 
Surat assam kırılırsın
Çocuk gibi darılırsın
Masum masum sarılırsın
Kimse sen gibi naz yapmaz
Yapsa da canımı yakmaz.
 
Ömrümü ömrüne ekle
İster çık gel ister bekle
Al da kurşun sık tüfekle
Vurup kırsan kanım akmaz
Aksa da canımı yakmaz.
 
 
   Diye bir şiir yazmıştım da sen bu şiirimi çok beğenmiştin ya. Aslında yazdığım her şiirimin bir hikayesi olduğunu biliyorsun. Hani tilkinin bildiği 100 hikayenin 100 ü de tavuk üzerine olurmuş ya.
    Her ne kadar;
 
   “Ne şair yaş döker ne âşık ağlar
     Tarihe karıştı eski sevdalar “**
 
     Dese de şair, ben ağlıyorum arkandan, gözyaşı döküyorum sevdama.     Benim şiirlerimin konusu da ortaya çıkıyor böylece. Sen aldırma bu halime.
 
 
* Sinan Yağmur, Tennure ve Ateş, s. 67
** Çoban Çeşmesi, Faruk Nafiz ÇAMLIBEL
 
 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


2 Yorum
13.11.2017 - 13:59
Yazıla şeyler kendi hayat birikiminizin eseridir elbette. Güzel tasvir etmişsiniz.

13.11.2017 - 14:33
ben genelde kurgu yapmayı sevmem. öykülerimde, mektuplarımda, şiirlerimde yaşanmışlıklarım daha ön plandadır. teşekkür ederim.