MENÜ
ESA E- DERGİ
DUYURULAR
SON 5 ÜYEMİZ
BEĞENİLENLER
Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Edebi Kişiliği
Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 16 Aralık 2013 Pazartesi Beğen
 


http://img2.blogcu.com/images/h/a/y/haydardasbas/0006000120061221231952.jpg

Mehmet Akif Ersoy
 
 
Mehmet Akif Ersoy: ( D. T.  20 Aralık 1873 İstanbul - 27 Aralık Ö.T. 1936 İstanbul ), Cumhuriyet Dönemi şairi, veteriner hekim, öğretmen, vaiz, hafız, Kur'an mütercimi, yüzücü ve milletvekilidir.
 
Bir medrese hocası olan babası Arnavut asıllı bir aileden gelmeydi. Babası Arnavutluk kökenli Kosova'nın İpek Kasabası, -Şuşisa köyünde dünyaya gelmiş olan Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir.[1] Mehmet Tahir Efendi İstanbul’a gelmiş müderrislik icazetini ise Yozgatlı Hacı Mehmet Efendi’den almıştı.[2]Annesi ise aslen Özbek kökenli Buhara’dan Anadolu'ya göç etmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanımdır.[3] Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında İstanbul'da, Fatih ilçesinin Karagümrük semtinde Sarıgüzel mahallesinde dünyaya gelmiş, Babası ona  Mehmet Ragif adını vermişti. “İstanbul’un en Türk, en yerli ve en yoksul mahallelerinden biri olan Fatih’te” doğup, yaşayan şair hayatı burada tanıyacaktı. Çalışkan ama haşarı bir çocuktu.  Okuldan döner dönmez sokağa fırlayan, ağaçlara tırmanan, kabına sığmayan bir mizacı vardı.[4] Oldukça enerjik ve kuvvetli bir çocuktu. Bu yüzden yüzücü ve güreşçi de olacaktı.
 
Âkif, İstanbul doğumlu olduğu halde ilk çocukluk yıllarını Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde geçirmiş nüfusa orada iken geçtiği içinde nüfustaki doğum yeri Bayramiç olarak gözükmekteydi.  [5] Babası vefat edene kadar Ragif adını kullansa da arkadaşları ve annesi ona “ Hocazadem “ veya  "Âkif" ismiyle seslendiği için zamanla bu ismi benimsenmiş ve Akif olarak anılır olmuştu.
 
Mehmed Âkif ilköğrenimine Fatih'te Emir Buharî mahalle mektebinde başlamış, 2 yıl sonra iptidai (ilkokul) bölümüne geçerek babasından Arapça öğrenmeye İslami bilgiler almaya başlamıştı.. Ortaöğrenimine Fatih Merkez Rüştiyesi’nde (1882) başlarken diğer yandan da babasının da müderris olarak görev yaptığı Fatih Camii'nde Farsça derslerini takip ediyordu. Fatih Cami baş imamı Arap Hoca’dan kuranı kerim öğreniyor ve hafız olmaya gayret ediyordu. Fatih Camii’nde İran edebiyatının klasik eserlerini öğreten Esad Dede'nin derslerini izlemekte Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca derslerini ilgi ile öğrenmekteydi.  Bu derslerinde sınıfının en başarılı öğrencilerinden biriydi.. Türkçe derslerine giren "hürriyetperver" biri olan Hersekli Hoca Kadri Efendi Akif’i en çok etkileyecek olan kişi olmuştu. Fatih Merkez Rüştiyesi'ni (ortaokulunu) 1885 yılında bitirmişti.[6]
 
Babası Tahir Efendi ise medresede okuyacağı şeyleri, oğluna kendisinin de öğretebileceğini düşünerek rüştiyeden sonra onu devrin gözde okullarından biri olan Mülkiye İdadisi’ne kaydettirdi.  1885'te kaydolduğu Mekteb-i Mülkiye'nin idadi (lise) bölümünde şiirle ilgilenmeye, doğuştan gelen şair kimliği depreşmeye başlamıştı.  Edebiyat hocası İsmail Safa'nın izinden giderek yazdığı mesnevileri şair Hersekli Arif Hikmet Bey övgüyle karşılamıştı.
Mülkiye'nin İ'dâdî bölümünden sonra diplomasını almış ve yüksek kısmına kaydolmuştu. Ama bir sene sonra  (H.1305/1887-88) babası vefat etti. üstelik Aynı yıl Sarı güzel mahallesindeki evleri yanınca Mülkiye'ye gündüzlü öğrenci olarak devam etmesi imkânsız hale gelmişti. Bu iki felaket de 1889 yılında olmuştu. Evlerinin yanması üzerine Akif’in babasının Prizren’li talebesi Hoca Mustafa Efendi, hocasının yanan evlerinin yerine bir ev yaptırarak hocasına olan sadakatini göstermiş Akif, annesi Nimet adındaki kız kardeşi evsiz kalmaktan kurtulmuştu. Bunun üzerine o yıl açılan ve ilk sivil veteriner yüksek okulu olan Mülkiye'nin Baytar Mektebi'ne (Halkalı Baytar ve Ziraat Mektebi) yatılı öğrenci olarak geçti. Bu okulu tercih etmesindeki esas sebep mezunlarına iş garantisinin verilmesiydi.
 
1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi'nde okuyan öğrencilerin pek çoğu yetim ve yoksul çocuklardı. Bu yatılı okulda ömür boyu dost kalacağı sağlam arkadaşlıklar da kurmuştu. Okuldaki günlerinde enerjisini kullanacak sportif faaliyetler de bulmuştu. “Kıyıcı Osman Pehlivandan güreş öğreniyor, Çatalca köylerinde yağlı güreş tutuyor, taş yarıştırıyor, yüzüyor ve çok sevdiği mektebin "Doru" isimli atına biniyor, uzun yürüyüşlere çıkıyor, divan şiirlerine nazireler şeklinde şiirler yazıyordu. ”[7]
 
Mülkiye Baytar Mektebi'ni 1893'te birincilikle bitirmişti. Baytar mektebini bitirdikten sonra Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde veteriner olarak çalışmaya başlayacaktı. 26 Aralık'ta "Orman ve Ma'adin ve Ziraat Nezare'Baytar Müfettiş Muavini" olarak tayin edildi.[8]Bu arada çocuk yaşlarda başladığı Kur'an'ı Hıfzetme (Ezberleme) çabalarını yoğunlaştırıp Hafız oldu.
 
Okul yıllarında çeşitli mesneviler yazmış hocalarına göstermiş ve onların beğenilerini kazanmıştı. Baytar mektebinde ise divan şairlerinin şiirlerine pek çok nazire yazmıştı. Fakat ilk şiirlerinin yayınlanması için de sanki mezun olmayı beklemişti. “Mezuniyetinden 6 gün sonra 28 Aralık 1893'te İlk eseri olan 7 beyitlik gazeli "Servet-i Fünun'da yayınlandı.”  Ayrıca Maarif mecmuasında ve Resimli Gazete'de şiirleri, yazıları, Arapça, Farsça ve Fransızcadan yaptığı çevrileri yayınlamaya başlamıştı.
 
Mehmet Akif, 1Eylül 1898’de veya bazı kaynaklara göre 1894[9] yılında yirmi beş yaşındayken Tophane-i Amire veznedarı Mehmet Emin Bey’in kızı İsmet Hanımla evlendi. Mehmet Akif’in ilk üçü kız olmak üzere altı çocuğu olmuş, dördüncü çocuğu bir buçuk yaşındayken vefat etmişti. Çocuklarının adları: Cemile, Feride, Suad, İbrahim Naim, Emin ve Tahir’di.[10]

Görev yeri İstanbul olmasına rağmen Akif, Rumeli, Anadolu ve Arabistan'ın çeşitli bölgelerinde veteriner ve veteriner yardımcısı olarak bulaşıcı hayvan hasatlıklarının tedavisini yapmak için görev yaptı. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da köylülerle yakın ilişkiler kurdu.
 
17 Ekim 1906'da mevcut görevine ilâveten Halkalı Ziraat Mektebi ve 1907'de Çiftçilik Makinist Mektebi'nde hocalık etti. 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilince Akif, İstanbul’da Umur-i Baytariye Dairesinde Müdür Muavin'iydi.
 
İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamamış. II. Meşrutiyet ilan edilene kadar sessiz kalmıştı. Meşrutiyetin getirdiği özgürlük ortamında yeniden yazmaya başladı. 1908'de Eşref Edip'in çıkardığı Sırat-ı Müstakim ve sonra Sebilürreşad dergilerinde yazıları, şiirleri yayınlanmaya ve çağdaş Mısırlı İslam yazarlarından çeviriler yapmaya başlamıştı. Balkan Savaşından sonra kısa bir süre Müdafaa-ı Milliye Heyet-i Neşriyat Şubesine aza olarak tayin edildi. Fakat bu görevinde uzun bir müddet kalamadı. [11]

1913'te Mısır'a ve Medine'ye iki aylık bir gezi yaptı. Bu gezilerde İslam ülkelerinin Batı karşısındaki zayıflıklarını yakından gözlemleyerek üzülmüştü. Balkan Savaşı'ndan sonra, ilk olarak Umur-i Baytariye görevinden (1913) ve yazdığı yazılarının hükümete ters gelmesi nedeniyle Darülfünun müderrisliği görevinden (1914) ayrıldı. Ama Halkalı Ziraat Mektebi'nde kitabet ve Darülfununda edebiyat dersleri vermeye devam etmeye başlamıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne dâhil olmuş, cemiyetin olumlu bulduğu emirlerine uyacağına dair and içmişti. 

I. Dünya Savaşı başlayınca Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa'dan gelen teklif üzerine bu teşkilata girdi.[12][13][14]
 
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gizli örgütü olan Teşkilât-ı Mahsusa tarafından. Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte Berlin'e gönderildi. [15]Almanlara esir düşmüş Müslümanlar için kurulan kampta incelemeler yaptı. Batı uygarlığının gelişme düzeyi onu çok etkilemişti. Yine Teşkilât-ı Mahsusa'nın görevlisi olarak Necid'e ve Profesör İsmail Hakkı İzmirliyle birlikte Lübnan'a gitti. [16]
 
Akif Osmanlı Cihan Devletinin mağlup olmaması için şiirler, makaleler yazıyor, camilerde vaazlar vererek, toplumun mücadele gücünü artırmaya çalışıyordu. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’e çıkması üzerine İstanbul’dan Balıkesir’e giderek Anadolu'da başlayan Milli Mücadeleyi desteklemeye başladı.[17]

İstanbul Hükümeti Anadolu'daki direnişçileri yasa dışı ilan edince Sebillürreşad dergisi Kastamonu'da yayımlanmaya başlamıştı. Onun b u konuşmaları ülkenin pek çok yerine dağıtılmıştı. Zağanos Paşa Camisinde verdiği vaazla halkı istiklalini korumak için milli mücadeleye teşvik etmiş, bu hareketi yüzünden Darü’l-hikmeti’l-İslamiyye azalığından çıkartılmıştı.
 
Şeyhülislam’ın Anadolu’da başlatılan kurtuluş mücadelesine karşı fetva vermesi üzerine Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Milli Mücadele’ye katılmaya karar verdi.
 
Milli Mücadele hükümeti tarafından Burdur mebusu sıfatıyla TBMM'ye seçildi. Konya İsyanın bastırılması için Konya’ya gönderildi. Daha sonra tekrar Kastamonu’ya geçmişti. Mehmed Âkif bu vilayette Nasrullah Camii'nde Milli Mücadeleyi destekleyen konuşmalar ve hutbeler okuyordu.  Tekrar Ankara’ya gelerek Taceddin Dergâhına yerleşmişti.[18]
 
Meclis'in bir İstiklâl Marşı güftesi için açtığı yarışmaya katılan 724 şiirin hiçbiri beklenilen başarıya ulaşamamıştı.   O yıllarda Maarif Nazırı olan Hamdullah Suphi, bir mektup yazarak Akif’in de bir marş yazarak yarışmaya katılmasını rica etmişti.  Maarif nazırının isteği üzerine 17 Şubat 1921'de yazdığı İstiklal Marşı, 12 Mart'ta birinci TBMM tarafından kabul edilir.  M.Akif Ersoy ’un yarışmaya katılması için çaba harcayan ve İstiklâl Marşı’nı etkili  sesi ile meclis kürsüsünde okuyan Hamdullah Suphi, Akif’in İstiklal Marşı’nın seçildiğini meclise ilan etti.[19]
Sakarya zaferinden sonra 1923 yılında önce İstanbul’a geldi. Fakat Laik bir devletin kurulmasına karşı çıkıyordu. Bu yüzden aynı yıl Abbas Halim Paşanın daveti ile Mısıra gitmiş ve kışı orada geçirmişti.  Bahar ayalarında tekrar ülkeye dönmüş ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması üzerine 1925 yılından sonra Mısır'da yaşamaya karar vermişti.[20]1926'dan başlayarak Camiü'l-Mısriyye'de Türk dili ve edebiyatı müderrisliği yapmaya başlamıştı. Bu yıllar arasında İstanbul’dan tanıdığı Neyzen Tevfik’i misafir etti.  Neyzen Tevfik 1928 yılında kafası eserek eski dostu Mehmet Akif Ersoy'u ziyaret için Mısır'a gitmişti. Bir yıla yakın bir süre Mısır’da onun yanında kalmıştı.[21]
Mısırdaki yıllarında Elmalı Hamdi Yazır’ın Kuran tefsiri üzerinde de çalışıyordu. Bu gönüllü sürgün yaşamı sırasında siroz hastalığına yakalandı. Hava değişimi için 1935'te Lübnan'a, 1936'da Antakya'ya birer gezi yaptı. Sağlığı düzelmeyen Akif tekrar Mısır’a döndü. Artık ölüm zamanın yaklaştığını hissetmişti. Yurdunda ölmek istediği için Türkiye’ye döndü ve İstanbul'da hayata veda etti. Akif’in naaşı Edirnekapı Şehitliğine gömüldü.[22]
 
 
EDEBİ KİŞİLİĞİ
 
İlk şiir Baytar mektebinde öğrenci iken “Kuran’a Hitap” adındaki Mektep Mecmuasında çıkmış olan şiiridir. Daha sonraları Servet-i Funun ve diğer dergilerde tercüme yazıları çıkmaya başlamıştır. İlk şiirlerinde Muallim Naci’nin ve Ziya Paşa’nın tesirleri açıkça görülmekte, Safahat adlı eserinde ise Tevfik Fikret’in izleri sezilmektedir.
1908 yılından sonra Darülfünunda edebiyat öğretmenliğine başlamış olmasıyla edebiyata olan ilgisi armaya başlamıştır.  Bu yıllarda Eşref Edip’in dergiis Sebilürreşat dergisinde yazıları çıkmaya başlamıştır. Bu dergide yazılarına uzun bir müddet devam edecektir. “Küfe” ve “Seyfi Baba” şiirleri de bu dergide yayımlanacaktır. Bu tyıllarda ayzdığı şiirlerinde toplumcu ve İslamcı konular işlemekte, sosyal hayattan aldığı izlenimleri ilgi çekici bir şekilde aktarmaktadır. Bu yıllar onun manzum hikayeler tarzında şiirler yazdığı dönemlerdir.
1911'de 38 yaşında iken yayımladığı ilk kitabı olan Safahat bağımsız bir şair olduğunu ortaya koyar. Bununla birlikte bu eserindeki bazı şiirleri Tevfik Fikret'ten izler taşımaktadır.” Fransız romantiklerinden Lamartine'i Fuzuli kadar, Alexandre Dumas fils'i Sâdi kadar sevdiğini belirten şair, bütün bu sanatçıların uğraşı alanlarına giren 'manzum hikâye' biçimini seçti.”
 
Mehmed Âkif'in eserlerindeki ve kişiliğindeki en bariz fikri yapı onun çağdaş bir İslamcı şair oluşudur. Onun fikir yapısında İslam birliği vardır. Fakat onun savunduğu İslam Birliği çağdaş medeniyet seviyesinden daha sütün bir medeniyet ulaşmış bir İslam Birliğidir. Mehmed Âkif, Batı kültürü ile etkileşimi kabul etmiş anacak hem batıya hem de doğuya özenmeye karşı çıkmıştır.

Çağdaş İslamcılık, Batı uygarlığının İslam kaynaklarına uyacak şekilde alınmasını,  niili ve İslami ölçülerde uyarlanan bir medeniyete ulaşılmasını bu özelliklerle teçhiz edilmiş bir uygarlık içinde İslamların bir bayrak altında toplanmasını savunan bir görüş içindedir.
Mehmed Âkif'in şiir anlayışı gerçekçidir. Şiirlerinde manzum hikâyecikleri işleyen Akif’in konuşma diliyle yazılmış şiirleri kolayca yazılıvermiş izlenimi verdiğinden, kimi eleştirmenlerin “Şairliği üzerine balyoz indirmiş olan yetenekli bir şair” olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanan şair, manzum hikâyelerinde dahi şiirin bütününü kapsayan bir iç musiki düzenini gözetmiştir. “Dilde arılaşmadan yana olan tutumunu her şiirinde biraz daha yalın bir söyleyişi benimseyerek ortaya koymuştur. “
 
Divan şiirine saygı duymasına rağmen divan şiirinin halktan kopuk bir şiir vücuda getirdiğini, bir tür elit kesim şiir olduğu görüşündedir. “Altı yüzyıllık seçkinler edebiyatının halktan uzak düştüğü için bayağılaştığına inanmaktadır”  Bu düşünceler çerçevesinde “ 'sanat sanat içindir” görüşüne karşı çıkmış, 'libas hizmetini, gıda vazifesini' gören bir şiiri kurma çabasına girişmiştir. Bu yüzden onun şiirlerinde toplumsal konular,
 
İslami düşünceler, ideolojik konular ve sosyal hayattan sahneler bulunmaktadır. Sanatı sosyal faydaya araç olarak görmüş, şiirlerini düşüncesine hizmet için bir vasıta olarak yazmıştır. Bu yüzden “Türk edebiyatında yoksul insanların yer aldığı ilk şiirleri Mehmed Âkif yazmıştır” Şiirlerinde doğal konuşma dilini kullanan şair aruz veznin ile sade bir dille yazmış, gündelik konuşma dilinin canlılığını aruz vezni ile başlarıyla aktarma başarısını göstermiştir. Şiirlerinde mahalle dilini kullanmaktan çekinmemiş yoksul insanların hayatlarını ele alan manzum hikâyeler yazmıştır. Mehmed Âkif  “dilin toplumsal kimliğini öne çıkarmış, üslupta öz günlük ve kişiselliğe ulaşmıştır.”
Mehemet Akif’in şiirleri Ömer Rıza Doğrul tarafından toparlanarak “ Safahat” adında bastırılmıştır. Hikmet Neşriyat ise tüm şiirlerini toparlayarak on cilt halinde yayımlamıştır.
 
BÜLBÜL

-Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin ?
0 zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânmânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın - kanadlandım mı - eb'âda;
Hayâtın en muhayyel gayedir ahrâra dünyâda,
Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?
Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?
Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânmansız serseriyim öz diyârımda!
Ne husrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
SALÂHADDÎN-İ EYYÛBÎ'lerin, FATİH'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde OSMAN'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden YILDIRIM Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri ORHAN'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! (*)
                                   [Safahât, Yedinci Kitap]
 
 
(*) Bu şiir yazılırken Yunan istilâsı altındaki topraklarımızhususiyle  Bursa'ya dair elîm haberler geliyordu; tetkikine de imkân yoktu.
 
 
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Akif_Ersoy
[2] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204
[3] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Âkif'in Doğum Yeri Bayramiç midir?, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 1977, Yıl 6, Sayı 2
[4] http://www.mehmetakifersoy.com/html_sayfa.php?sayfaid=1
[5] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmet Âkif'in Doğum Yeri Bayramiç midir?, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Nisan 1977, Yıl 6, Sayı 2
[6] http://www.mehmetakifersoy.com/html_sayfa.php?sayfaid=1
[7] http://www.mehmetakifersoy.com/html_sayfa.php?sayfaid=1
[8] http://www.mehmetakifersoy.com/html_sayfa.php?sayfaid=1
[9] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204
[10]  Yrd. Doç. Dr. Ekrem AYAN, MEHMET AKİF ERSOY / HAYATI, http://www.mehmetakifersoy.com/09 Ekim 2011
[11] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204
[12]  http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Akif_Ersoy
[13] Yrd. Doç. Dr. Ekrem AYAN, MEHMET AKİF ERSOY / HAYATI, http://www.mehmetakifersoy.com/09 Ekim 2011
[14] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204
[15] http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Akif_Ersoy
[16] http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Akif_Ersoy
[17] Yrd. Doç. Dr. Ekrem AYAN, MEHMET AKİF ERSOY / HAYATI, http://www.mehmetakifersoy.com/09 Ekim 2011
[18] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204
[19] Hamdullah Suphi Tanrıöver Hayatı Dağ Yolu Eserinin Özeti edebiyadvesanatakademisi.com
[20] Doç.Dr. Seriyye Gündoğdu,” Mehmet Akif Ersoy,” .mehmetakifersoy.com/makale_detay.12 Mayıs 2013
[22] Dr Aslan Tekin Edebiyatımızda İsimler, Elips Yayınları, Ank. 2005, shf 203-204

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...