Yakup Kadri Hayatı Edebi Yönü Eserleri


 https://savaska.files.wordpress.com/2008/11/25711_2.jpg
 

 

HAYATI :

Roman ve öykü yazarı olmasının yanı sıra milletvekilliği ve büyükelçilik yapmış olan Türk diplomatı ve politikacıdır.  Osmanlı’nın yıkılış döneminden başlayarak Atatürk sonrasına kadar Türkiye’nin gelişim aşamalarını ve halkının yaşadığı değişimleri kaleme alan, Fecr-i Ati ile adını duyurup, Milli Edebiyat Hareketine katılan romancımızdır. 

 

HAYATI :

Doğumu, 27 Mart 1889′da Kahire’de doğdu, ölümü 13 Aralık 1974 Ankara

Babası Manisa’nın tanınmış bir ailesi olan Karaosmanoğlu sülalesine mensup Abdülkadir Bey’dir annesi ise İkbal Hanım’dır.

Babası, okumayı ve kitapları çok seven iyi eğitimli bir insandı. Babası Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa’nın Manisa’yı işgali sırasında İbrahim Paşa’ya yakınlık göstermiş, bu nedenle İbrahim Paşa, Mısır’a dönerken de onunla birlikte Mısır’a gitmişti. Böylece babası yaptığı hizmetlerin karşılığı olarak Mısır’da İbrahim Paşa’nın konağında kalmaya başlamış, bu konakta yaşayan İkbal Hanım ile de evlenmişti.[1] Yakup Kadri ise bu evlilikten doğan ikinci çocuk olmuştu.

Bu vesile ile Yakup Kadri babası ve annesi Kahire’de iken dünyaya geldi. Altı yaşına kadar da Kahire’de kalmışlardı. Babası 1895 yılında İbrahim Paşa’nın ölmesi sonrasında Mısır’dan Manisa’ya dönmüş, bu nedenle ilköğrenimi altı yaşındayken gittiği Manisa’da Çaybaşı Feyziye Mektebi’nde başlamıştı. [2] (1901-1903).

İZMİR VE MISIR YILLARI İLE EĞİTİMİ

1903′te İzmir İdadisi’ne girdi. Ömer Seyfettin ,İzmir Zabitan ve Efrat Mektebi’nde öğretmenlik yaparken [3]

Ömer Seyfettin ile tanıştı. Bu sıralarda İzmir’de  Şahabettin Süleyman ve Baha Tevfik ile de tanışıp edebiyata olan ilgisi yoğunlaştı.  Fakat Babasının ölümünden sonra İzmir’deki okulunu bitiremeden 1905′te annesiyle birlikte yeniden Mısır’a gitti. İskenderiye’de Fransız Frerler Mektebi’nde ve İsviçre Lisesi’nde okuyarak orta öğrenimini bitirmiş oldu. (1908) Bu yabancı okullarda gördüğü eğitim onun Fransızcasını geliştirmiş, Fransız şair ve yazarlarını anlama fırsatını sağlamıştı. Hatta bu okulda iken Fransız yazarlarının eserlerini Türkçeye çevrime cesaretini dahi duydu. Bu okulda özellikle Paule Bourget, Flaubert, Guy de Maupassant ve A. Daudet gibi yazarların eserlerini okumuş oldu. [4]

Bu yıllarda Mısır, Jön Türklerin kol gezdiği en önemli merkezlerden biriydi Mısır’da iken “Miralay İsmail Hakkı Bey, Mithat Paşa’nın kızının oğlu Kemal Mithat Bey, Ali Kemal , Ahmet Saip,  Abdullah Cevdet, İsmail Gaspıralı,  Samipaşazade Sezai  ile orada tanışmıştı. “[5]

Şimdiki İngiltere başa bakanı Boris Jhonsen’in büyük dedesi olan ve o yıllarda Teşkilat-ı Mahsusa Hafiyesi, Ali Kemal  ,Mısırlı bir prense ait çiftliği idare etmek vazifesiyle Mısır’da yaşıyor,  Mısırlı Prenslerin hamiliğini yaptıkları Jön Türkler Mısır’da cirit atıyorlardı.  Jön Türkler ile kurduğu bu temaslar politikaya heves duymasına ve mevcut idareye karşı bir tutum takınmasına yol açmıştı. İlk yazıları ve Fransızcadan yaptığı çevirileri Mısır’da yayımlandı.

İSTANBUL VE FECR-İ ATİ YILLARI

Fakat Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ölümü sonrasında Mısır’da işler çok karışmıştı. Bu nedenle Mısır’da yaşarlarken kendilerini Osmanlıya daha yakın hisseden aileler teker teker Mısır’dan kaçıp İstanbul’a sığınmak yoluna gitmişlerdi.  Bu nedenle II.  Meşrutiyet’in ilanından bir süre önce yeniden Türkiye’ye dönmüşler ve  [6] İstanbul Yel değirmeni semtine yerleşmişlerdi. Balkan Savaşına kadar bu semtte kalacaklardı.

 İstanbul’da iken 1908′de İstanbul Hukuk Mektebi’ne başladı. Bu sırada II. Meşrutiyet ilan edilmiş, Hukuk Mektebinde iken İzmir’den tanışmış olduğu Şahabettin Süleyman  ile karşılaşmış, Faik Ali (Ozansoy), Müfit Ratib ile de tanışmış bu sayede genç edebiyatçıların çevresine girmiş oldu. [7] 1909′da Şahabettin Süleyman aracılığıyla Fecri Ati topluluğuna katıldı. O yıllarda  Şahabettin SüleymanCemil Süleyman (Alyanakoğlu), Köprülü-zâde Mehmet Fuad, Müfid Râtib,)  Refik Halid Karay gibi  genç şair ve yazarlar  ile birlikte Edebiyatt-ı Cedidecilere karşı bir cephe açıp edebi bir topluluk kurmak konusunu tartışıyorlardı.  1909'da kurulan  Fecr-i Ati  Topluluğu Ahmet Haşim , Emin Bülent Serdaroğlu ,Ali Canip YöntemYakup Kadri Karaosmanoğlu Fuad KöprülüTahsin Nahit , Abdullah Hayri,  Fazıl Ahmet Aykaç, Mehmet Fuat, Refik Halit Karay , M. Lâmi, Izzet Melih, Müfit Râtip, Ahmet Samim, Şahabettin Süleyman,  Hamdullah Suphi Tanrıöver  gibi sanatçılardan oluşuyordu.[8] Bu topluluğa girmesi ile birlikte edebiyat camiasından pek çok kişi ile arkadaşlık kurmuş ve bu camiaya önemli bir adım atmış oluyordu.

Hukuk Mektebindeki iken girmiş olduğu bu genç edebi çevre içerisinde yazılarını yayınlamaya başlamıştı. Şahabeddin Süleyman ile birlikte Ümit adlı bir dergi çıkarmışlar,[9] bu dergide birkaç hikâye ve makalesi çıkmıştı. Bu yazıları ile edebiyat çevresinde yerini perçinledi.

 Yazıları Muhit, Şiir ve Tefekkür, Serveti Fünun' , Rübab, Türk Yurdu, Peyam-ı Edebi, Yeni Mecmua, İkdam gibi dergi ve gazetelerde yayınlandı. Fakat, verem hastalığına yakalandığını öğrenmiş 1912 ve Hukuk Mektebini bitirmeden bu okuldan da ayrılmıştı.  Bu yıllarda 1913 Paris’ten dönen Yahya Kemal ile dost olmuştu. İlk öykü kitabı  olan “Bir Serencam” 1913 senesinde yayımlandı.

Yahya Kemal ile birlikte Nev- Yunanilik adını verdikleri bir sanat anlayışı ve  Batılı tarzda bir eğilim geliştirmeye çalışmışlar fakat bu düşünceleri pek taraftar bulmamıştı. Yakup Kadri, bu düşünce etrafında "Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" başlıklı bir yazı yayımlamıştı. [10] Bu yıllarda belki de Nev- Yunanilik düşüncesinden ters yönlü bir hareketle Doğu Mitolojilerine ve tasavvufa ilgi duymuş Çamlıca’daki Kısıklı Bektaşi tekkesine devam etmeye başlamıştı. Kısıklı Bektaşi tekkesindeki gözlemleri yazdığı ilk roman olan  Nur Baba adlı romanına zemin ve malzeme olacaktı.  Onun romancı olarak tanınmasını sağlayacak olan  Nur Baba adlı romanını Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemde Euripides’in "Bakkhalar “ adlı eserinden esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştı. [11] “Bir din ve kültür müessesindeki bozuluşu”  anlatan ,Nur Baba  bir hayal kırıklığının mahsulüdür. Bir zamanlar bir inanış bir heves ihtiyacıyla, Bektaşiliğe sarılmıştım. Tasavvufu dinden ayrı bir şey olarak görüyordum. Birkaç Bektaşi tekkesine devam ettim. Bir Derviş İbrahim vardı... Fakat Bektaşilikte umduğumu bulamadım ve Nur Baba’yı hınç tesiriyle yazdım”.[12] " Nur Baba  adlı ilk romanını 1922 de yayımlanmışsa da eserin yazılışı 1914’te ve çok sıkıntılı bir dönemde yazılmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve  Tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır. Bu roman çok alaka görmüş,  Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmış,  ancak “Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duyacaktı. " [13]

MİLLİ MÜCADELE VE MİLLETVEKİLLİĞİ

 Nur Baba , adlı romanını yazdığı sıralarda tüberküloz olmuştu.  1916′da tedavi olmak için gittiği İsviçre’de üç yıl tedavi gördü. Tedavi görmüş olduğu İsviçre’den Mondros Mütarekesi'nin imzalanması sonrasında Türkiye’ye döndü. Balkan Savaşları, Sevr antlaşması, I. Dünya savaşı vb onun düşüncelerinde değişikliğe yol açmış, 1911 den sonra canlanan Milli Edebiyat Hareketine taraftar biri olmuştu. Bu nedenle Milliyetçi ve toplumcu düşünceler içine girdi.  Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Milli Mücadeleyi destekledi. İkdam’da çıkan yazılarını sonraki yıllarda Ergenekon adı ile kitap haline getirecekti.  1921′de Ankara'ya çağrılmış  “Tetkik-i Mezalim” komisyonunda ona bir görev verilmiş, Kütahya, Simav, Gediz, Sakarya yörelerini bu görev nedeniyle dolaşıp rapor vermişti. Ankara, İnebolu-Kastamonu-Ilgaz-Çankırı hattında devam eden yolculuğu “Ankara Yolunda”, “Ilgaz’ın Eteğinde” ve “Kastamonu”  başlığıyla İkdam’da  çıkmış oldu[14].  Bu görevi sonrasında İstanbul’a geri dönmüş,  gazetecilik yaparken  Batılılaşma ile geleneksel değerler ve kuşak çatışmasını anlattığı “Kiralık Konak” isimli romanını İkdam’da tefrika ettirmişti.  Kiralık Konak ilk basılan romanı olmakla beraber yazım tarihine göre yazdığı ikinci romanıydı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923′te Mardin Milletvekili olarak parlamentoya girmişti.  Böylece bir yandan siyasi hayatı Başarken diğer yandan da bu uygun ortam içinde Nur Baba adlı romanı da basılmış ve romancı olarak da büyük bir üne kavuşmaya başlamıştı.  Bu yıllarda ( 1923 ) Mutasarrıf Asaf Bey'in kızı, Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman Hanım’la evlenmişti.  Şöhretli bir romancı olarak başladığı siyaset hayatında yazarlığı ve gazeteciliği bırakmamış,1925’te Anadolu Ajansı şirkete dönüştürülünce kendisi de ajansın yönetim kurulunda üye olmuştu. 1926’da hastalığı yeniden nüksetmişti. Bu nedenle İsviçre’ye tekrar gitti. Buradaki izlenimlerini Milliyet Gazetesi’de çıkardı. Bu yazılar “Alp Dağları'ndan” başlığıyla kitap haline dönüşecekti.  Bir yandan da romanlarını yazmaya ve yayımlamaya devam ediyordu. Hüküm Gecesi  1927’ de, Sodom ve Gomore ise 1928 de çıktı.

1931′de yeniden Manisa milletvekili oldu. 1932′de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir , Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte “Kadro” dergisini kurdu.  Kadro Dergisinin de imtiyaz sahibiydi. Milletvekili olarak görev yaparken Kadro dergisinde edebî ve siyasî yazıları çıkıyordu.  Hatta çok büyük ses getiren  Yaban adlı romanı da Kadro dergisi yıllarında tefrika edilmiş[15]   Ankara  adlı romanı da [16] 1934 yılında basılmıştı. Fakat Kadro dergisindeki diğer yayıncıların Marksist bir geçmiş vardı.  Kadro dergisi yazarları devleti Kurtuluş Savaşı ruhuna uygun aydın ve inkılâpçı bir grubun yönetmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu. 1934′te Cumhuriyet idaresine muhalif yazılar yayınlandığı, bazı görüşlerinin aşırı olduğu, Kemalist devrimlerin yanlış yorumladığı gerekçesi ile Kadro dergisi kapatıldı. Kendisi de Zoraki Diplomat olarak Tiran elçiliğine atanmıştı.  [17]

DİPLOMATLIK YILLARI

Kadro Dergisinin kapatılması ve  1934 ‘te Tiran’a  diplomat olarak gönderilmesini kendisi Zoraki Diplomat olmak ile nitelendirmişti. Diplomatlık süreci 1935′te Prag, 1939′da La Hay, 1942′de Bern, 1949′da Tahran ve 1951′de yine Bern elçilikleri süreciyle devam etti. Büykelçilik yılları da onu romancılık kimliğinden alıkoyamamıştı.  Nitekim Bir Sürgün  (1937) Panaroma (1953)  Hep O Şarkı  (1956) adlı romanları diplomatlık yıllarında yazılıp basılmıştı.  Nitekim bu günleri Zoraki Diplomat adlı kitabının konusu olacaktı. 1955 [18]

27 Mayıs 1960′tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasında yeniden Manisa milletvekili olmuştu. Bu yıllarda Ulus gazetesinin başyazarlığını yapmış,  1966 yılında Anadolu Ajansı’nın Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmıştı.  13 Aralık 1974'te  Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde hayata veda etti. İstanbul Beşiktaş'ta Yahya Efendi mezarlığında annesinin yanına defnedildi. [19] [20]

EDEBİ KİŞİLİĞİ

İlk yazıları Mısır’da iken dergilerde çıkmış, Şehabeddin Süleyman ile çıkardığı Ümit dergisindeki yazıları ise Türkiye’e yayımlanan ilk yazıları olmuştu. Akabinde, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde yazıları çıktı. Fecr-i Ati Toplulu'na dahil olduğu yıllarda  "sanat kişiseldir", “ sanat şahsi ve muhteremdir.” Düşüncelerine uygun bir edebi düşünceye ve tutumlara sahipti.  " Sanat için sanat"  fikriyle "Nirvana" adlı bir Tiyatro, makaleler, denemeler, şiirler ve hikâyeler de yazmıştı.  Ancak Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı onu toplumcu bir sanat anlayışına yönletip Milli Edebiyat Hareketi içine dâhil olmasına yol açmıştı.

Ömer Seyfettin  ve Ziya Gökalp 'in etkisiyle Milli EdebiYat Hareketi 'ini benimsemeye başladı. Milli Edebiyat anlayışını benimsedikten sonra da millet, memleket, devlet, yanlış batılılaşma, kültürel değişimler, ülkesini satan hainler,  düşmanlar ile işbirliği yapan çıkar çevreleri, yozlaşanlar, vatanı için savaşanlar vb eserlerinin ana mevzuları oldu.

İstanbul’un işgal altında iken orada olan birçok acıklı olaylara, hainliklere, işgalciler ile işbirliği içinde olan pek çok çirkin hadiselere şahit olan yazar, büyük bir acıya, endişeye ve ümitsizliğe düşmüş,  Milli Mücadelenin başarıya ulaşmasının ardından tüm gücüyle toplumcu, milliyetçi ve memleketçi ama eleştriyel bir bakış açısına bürünmüştü.

1922 yılında Ankara ve Batı Anadolu’ya yaptığı gezilerde, Anadoluyu,  Türk köylüsünü ve hayatını yakından tanıma fırsatını yakaladı. Böylece romancılığında bir çığır açılarak Türk sosyal yaşamının meselelerini romanlarının başlıca temaları haline getirdi

Yakup Kadri Karaosmanoğlu eserlerinde Türk toplumunun Tanzimat’tan Atatürk Türkiye’si dönemlerindeki gelişim ve değişim süreçlerini bir roman serisi haline getirmeye çalışmıştı.  Yazdığı her bir romanı Osmanlı’dan günümüze doğru gelen dönemlerinin roman serisi olarak sıraladı. Anadolucu, Atatürkçü, devletçi, inkılâpçı, laik bir çizgi için de toplumsal sorunları, kültürel ve sosyal değişimleri, bu değişim süreçleri içindeki yozlaşmaları dile getirdi.  

Servet-i Fünun  ve Fecri Ati  tesirinde kaldığı yıllardaki dil anlayışını  terk ederek yazdığı romanlarında halka hitap etmeyi, anlaşılır ve açık bir dil kullanmaya özen gösterdi. Romanlarının ve hikâyelerini bizzat yaşadığı, gördüğü, şahit olduğu sosyal, olaylardan ve kişilerden istifade ederek yazmış, nitelikli bir gözlem ve analiz ustası olduğunu göstermişti.  Eserlerini bu mantığa uygun düşen realist bir anlayışla oluşturdu.

Romanlarını Tanzimat’tan 1960’lı yıllara uzanan Türkiye ve Türk halkının sosyal tarihini değişim ve gelişim süreçleriyle aktardı. Türk insanının, 19.yüzyılın ortalarından 20.yüzyılın ortalarına kadar geçirdiği sosyal değişimleri, sarsıntıları ve bunların beraberinde getirdiği yaşayış, düşünüş farklılıklarını ve yine bu farklılıkların getirdiği çatışmaları işleyerek, bir bakıma o, Türk toplumunun başından geçenleri de romanlaştırmış oldu.

Sağlam bir tekniğe sahip olan ve karakterlerini çok başarılı bir şekilde canlandıran yazar, eserlerini kuruluktan kurtarmak amacıyla onlara birer aşk olayı da eklemiştir. Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır. Stendhal gibi "Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır." diye düşündü, böylece elinde tuttuğu ve hep kendi yüzünü izlediği bu aynayı, topluma çevirdi. Artık realist ve natüralist bir yazar olma yolundaydı ve gerçekçiliğin, gerçekleri olduğu gibi sunmak anlamına gelmediğini biliyordu" [21]

Yakup Kadri’nin üslubu ve roman tekniği Halit Ziya'dan sonra son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlam üslup ve roman tekniği olarak kabul edildi.

Romanları :

Öykü :

  •  Bir Serencam (1914)  Rahmet (1923)  Milli Savaş Hikâyeleri (1947)

Şiir

  •  Erenlerin Bağından (1922)  Okun Ucundan (1940)

Oyun

  • Nirvana (1909)

Anı

  •  Zoraki Diplomat (1955) * Anamın Kitabı (1957) * Vatan Yolunda (1958) * Politikada 45 Yıl (1968)
  • Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

Monografi :  

  • Ahmet Haşim (1934) * Atatürk (1946)

İLGİLİ LİNKLER

MİLLİ EDEBİYAT İLE İLGİLİ LİNKLER

 

KAYNAKÇA;

Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış