Ödüllü Şiir Yarışmasına Katıl (YENİ)

Sait Faik Abasıyanık Hayatı ve Eserleri

Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 19 Ocak 2020 Pazar aaa Beğen
 
 
 
 
SAİT FAİK ABASIYANIK 
 
 
Sait Faik Abasıyanık (d. Adapazarı, 18 Kasım 1906 - ö. İstanbul 11 Mayıs 1954) durum ve kesit hikâyeciliği de denilen Çehov tarzı öykü tekniğinin Türk Edebiyatındaki en önemli temsilcisi olan Türk hikâyecisidir.
 
SAİT FAİK'İN DOĞUMU
 
Sait Faik Abasıyanık 18 Kasım 1906 Pazar günü  [1]Adapazarı’nda dedesi Seyit Efendi’nin Semerciler Mahallesi'nde bulunan [2]evinde dünyaya gelmişti. Kimi kaynaklar doğum gününü- 18- 22 ve 23 Kasım 1906 olarak göstermiştir. [3] Ailesi doğduğunda ona Mehmet Sait  adını vermiş fakat o Mehmet adını atıp babasının adını da adına ekleyerek kendisine Sait Faik adını vermişti.
 
 
SAİT FAİK'İN AİLESİ  VE  ABASIYANIK SOYADINI ALMASI 
 
 
                      
 
Sait Faik'in annesi Makbule Hanım,                                  Sait Faik'in babası Mehmet Faik Bey 
Resim Alıntı: http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
 
Sait Faik’in dedesi Seyit Ağa, Adapazarı’nda bir kahve işleten bir adamdı.[4] Babası ise önceleri tahrirat kâtipliği yapmış, Kurtuluş Savaşı yıllarında bir yıl Adapazarı’nda belediye başkanlığı yapmış[5], bu görevi yüzünden İstiklal Madalyası da almıştı. [6], Babası daha sonra  kereste ve ceviz kütüğü ticareti yapmış olan Mehmet Faik Bey’di.  Bu aile Adapazarı’nda Abasızzadeler, ya da Abasızoğulları [7]olarak anılmaktaydı. Sait Faik’in amcası Ahmet Faik de  önce Adapazarı'nda belediye başkanlığı yapmış,  daha sonra da Adapazarı milletvekili olan biriydi..  Sait Faik, soyadı kanunu çıkınca bu nedenle Abasıyanık soyadını kendine seçecekti.  Sait Faik’in annesi ise kentin ileri gelen ailelerinden birisi olan Hacı Rıza Efendi'nin kızı Makbule Hanım'dı.
 
SAİT FAİK'İN EĞİTİM YILLARI
 
Sait Faik Abasıyanık ve ailesi 1910 yılına kadar Adapazarı’da yaşamışlar fakat Sait Faik’in mülayim ruhlu babası Mehmet Faik Bey’in  tahrirat kâtibi olarak Karamürsel’e tayin olması üzerine Karamürsel’e taşınmışlardı. Sait Faik ve ailesi 1913 yılına kadar Karamürsel’de ve denize bakan[8] bir evde yaşamışlardı..
 
1913 yılında Mehmet Faik Bey ailesini alarak Adapazarı’na dönmüş ve orada kereste ve  ceviz kütüğü ticaretine[9] başlamıştı.  Bu sırada küçük Sait Faik’in mektebe gitme vakti de gelmişti. Sait Faik Adapazarı’nda yabancı dilde eğitim veren ve halk arasında “Gâvur Mektebi “olarak anılan Rehber-i Terakki Mektebi adlı özel bir okulda ilköğretime başladı.
Kısaca ailesi daha o yıllarda maddi yönden oldukça iyi durumdaydı.  ve Sait Faik’i okul ve mahalle arkadaşları “ Abasızların Mançuko” diyerek çağırıyorlardı.  [10]
 
Fakat mektebe başladığı günlerde annesi Makbule Hanım ile babası Mehmet Faik Bey arasında bir dargınlık  oluşmuştu. Bu yüzden Makbule Hanım bir müddet evden ayrılmış,  baba tarafından akrabaları olan Hacı Numan Bey’in hanımı Mürüvvet Hanım ile bir müddet beraber yaşamıştı.[11]  Sait Faik'e bu yıllar arasında babaannesi ve dedesi bakıyordu. Bu nedenle bu yıllarda annesini ancak  haftada bir gün görebiliyordu. Bu durum birkaç yıl bu şekilde devam etmiş, Sait Faik ile annesi arasındaki bağ bu şekilde çok kuvvetlenmişti. Belki de hiç evlenmemiş olmasının esas nedeni annesinden hiç ayrılmak istememiş olması olacaktı.
Bu sırada İstanbul da işgal edilmiş, Yunan işgali Adapazarı’na doğru yayılmaya başlamıştı.  Babası ile annesi yeniden bir araya gelmişler, Sait Faik ‘de ilköğretimi bitirmişti. Fakat Yunan işgali tehdidi karşısında Mehmet Faik Bey, yeniden barıştığı eşi Makbule Hanımı ve ailesini alarak diğer akrabalarıyla birlikte önce Düzce’ye taşınmışlardı. Fakat Abasızzadeler daha sonra önce Bolu’ya ve son olarak Hendek’e taşınmıştı.(  1920- 1922 yılları arası) 
Yunan tehdidi püskürtülünce Sait Faik Adapazarı İdadisinde eğitime başladı.  1922.  Sait Faik öykülerini yazmaya başladıktan sonra bu yıllardaki anılarını birkaç hikâyesinde dile getirecekti.  Örneğin Orman ve Ev  adlı hikâyesinin konusu Adapazarı, Akyazı,  Dokurcun köyünde geçmişti. [12]
 
İki yıl Adapazarı İdadisi'nde öğrenim görmüştü. Bu yıllarda babası kereste ticaretinden oldukça iyi paralar kazanmıştı.  Babası ve annesi Sait Faik’e iyi bir eğitim vermek istiyorlardı. Zaten babasının işleri ve kazancı da çok iyiydi. Aile bu yüzden İstanbul’a  taşınmış, Şehzadebaşı Bozdoğan Kemeri'ndeki Kirazlı Mescit Caddesi'nde 7 numaralı eve yerleşmişlerdi.. [13][14]
 
Sait Faik, böylece lise eğitimine İstanbul Sultanisinde devam etmeye başladı.   Çatışma   adlı öyküsü bu okuldaki günlerinden söz eden bir öykü olacaktı.  Fakat onuncu sınıfta iken Sait Faik, Abasıyanık,  bir öğretmeninin sandalyesi altına bir iğne koymuş bu nedenle Sait Faik’in sınıfı komple kapatılıp öğrencileri de çeşitli okullara dağıtılmıştı.[15] Bu nedenle Sait Faik, Bursa Erkek Lisesi'ne devam etmeye başladı. İpek Mendil adlı öyküsünü de bu okulda öğrenci iken ödev olarak yazmıştı.  Sait Faik’in öykücülüğü bu nedenle Bursa Erkek Lisesinde öğrenci iken başladı. Bursa da iken  Uçurtmalar ve Zemberek adlı öykülerini de yazmıştı.  Sait Faik  kendisini "haşarı bir burjuva çocuğu" olarak tanımladığı ve eve gelen bir besleme kız ile evdeki delikanlının kısa süren  bir gönül macerasını anlattığı Bohça, adlı öyküsünü de muhtemelen bu günlerinden esinlenerek yazmıştı. 
Bursa Lisesindeki arkadaşlarının tabiri ile “ sınıfta sessiz, bahçede kimsesiz “ bir lise öğrencisi olan Sait Faik, başarısız ve sönük bir lise hayatı geçirmiş, en sonunda 1928 yılında bu okulu bitirmişti. Anlaşılan Bursa’da içine kapıldığı bu gariplik ve kimsesizlik hali onun ruhunda kalıcı bir tesir bırakacak,  belki de ailesinden ayrı geçirdiği bu günlerde alıştığı aylaklık, yalnızlık ve kimsesizlik psikolojisinden bu nedenle asla kurtulamayacaktı. Lakin bu yıllarda öykü yazmaya başlamış, içine kapattığı duygularını anlatacak kimse bulamayınca bu hislerini şiirlere ve öykülere aktarmaya başlamıştı.
İstanbul’a döndüğünde Bursa’da iken yazmaya başladığı öykü ve şiirlerini dergilerde yayınlamak için çabalara girişmişti. İlk şiirleri ve öyküleri dergilerde yer almaya başlamıştı. İlk öyküsü "Uçurtmalar"  9 Aralık 1929'da Milliyet gazetesinde yayınlandı. [16]
 
SAİT FAİK'İN ÜNİVERSİTE YILLARI 
 
Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu. Orada iki yıl eğitim gördü. Fakat Uygurca öğrenmek istemediği bahanesi ile oradan da ayrılmıştı.[17]
İstanbul Edebiyat’tan ayrıldıktan sonra aylaklık günleri başlamıştı. Beyoğlu'nda dolaşıyor, evinin ve okulunun yakınındaki Şehzadebaşı kıraathanelerinde vakit geçiriyordu. Lakin bu aylaklık günlerinde burada ki birçok edebiyatçı ile tanıştı. Tanıştığı bazı yazarlar ona " genç öykücü" diyerek tanımaya başlamıştı. Bu vakitlerde bazı öyküleri "Milliyet" ve "Hür" gazetelerinde çıkmıştı.
Fakat babası ve annesi onun iyi bir eğitim almasını için ona baskı yapıyorlardı. Kereste ve ceviz kütüğü tüccarı olan babası onun yurt dışında iktisat eğitimi almasını istemişti. Bu nedenle onu amcası ile birlikte vapurla Venedik’e oradan Lozan’a göndermişti. [18] Fakat Sait Faik, Lozan’ı çok sıkıcı bulmuş, Lozan'dan ayrılarak eğitim almak için Fransa’nın Grenoble şehrine geçmişti. Babasının iktisat öğrenmesi için göndermesine karşın Grenoble’deki bir lisede Fransızca öğrenmek istemiş ve Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydolmuştu.1931. Bu yıllarda ise amcası Milano daydı. Aynı yıl kısa bir süre amcasının yanına uğramıştı. [19]  Aslında  amcası ile Türkiye’ye dönmek istemiş hatta yola bile çıkmış. Milano'ya kadar gelmişlerdi. Fakat Milano’ya geldiklerinde  Türkiye 'ye dönmekten  cayarak Grenoble’ye döndü. Lakin üç yıl kaldığı halde Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden de mezun olamadı. Fakat Paris'i, Lyon'u, Strazburg'u da gezip görmek fırsatını bulmuştu. Avrupada içkili, eğlenceli geçen bohemlik yıllarında muhtemelen bir kaç gönül ilişkisi de yaşadı. Avrupadaki günlerini anlatan öykülerinde beklenen sevgili konusu mümkün ki bu sebepten yazılmıştı. Kısaca tahsil öğrenim görmek için gittiği  Fransa'da bohem hayatı yaşadı. Babası da bu durumu anlamış olmalıydı. Bu nedenle Tuna Nehri üzerinden yurda dönüş yapmasını istedi Sait Faik de  Tuna Nehri yoluyla İstanbul’a geri dönmek zorunda kalmış oldu.  [20] 1934.
Kısaca Bursa Erkek Lisesinden sonra gittiği İstanbul ve yurt dışındaki okulları diploma alamadan terk etti. 
 
SAİT FAİK'İN YAZARLIK YILLARI 
 
Ailesi Nişantaşı'nda Rumeli Caddesi üzerindeki Rumeli Apartmanı’na kiracı olarak taşınmıştı. [21] Yurda geldikten sonra yeniden öykü yazarlığına başladı. Bu yıllarda yazdığı öyküleri Varlık dergisinde çıktı. 1934.
Babası Kırağı Sokak’ta bulunan (Bugünkü Nakiye Elgün Sokağı) İkbal Apartmanı’nı satın almış ve ailesini yeni satın aldığı bu binaya taşımıştı.  Bu sırada ise Sait Faik, Halıcıoğlu’ndaki Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaya başladı. [22] Fakat  öğretmenlik günleri de çok sorunlu geçiyordu. Okula ve derslere sürekli geç kalıyor,  hatta çok vakit derslere gitmiyordu. Sınıfta da öğrencilere karşı bir hâkimiyet de kuramamak sorunları yaşamıştı. İlk maaşının ancak onda  birini almıştı. Çünkü derse girmediği saatleri düşmüşler, kalanı ödemişlerdi. İlk maaşını dahi bu yüzden alamadı. Bu Ermeni okulunda ancak birkaç ay çalışabilmiş ve öğretmenlik görevinden kopmak zorunda kalmıştı. Zaten bu günlerde Ali adında bir tanıdıkları babasının yanına sık sık gidip geliyor, Sait Faik'in babasını Sait Faik ile ortak bir iş yapmak için ikna etmeye uğraşıyordu. Sait Faik "Ben ne Yapayım?" adlı hikâyesinde bu günleri anlatmıştı. Nihayetinde babası Mehmet Faik Bey, onun ticarete atılmasını istemiş ve tahıl alım satım toptancılığı yapması için Ali ardındaki arkadaşı ile ona bir dükkân açmaya karar vermişti. 
 
Biraz da bu nedenlerle, idareciler ile tartışıp  Ermeni Mektebindeki idareciler ile tartışıp okulu terk etmişti. 1936.  Bir öğretmenin bir köylü kızı ile yaşadığı kısa süreli bir aşkı anlatan KISKANÇLIK  adlı öyküsü ile muhtemelen bu günlerini anlatmıştı.  [23]
 
 Babasının ona açtığı tahıl toptancılığı dükkânını Ali Elmalı adlı babasının tanıdığı bir adam ile işletmeye başladı. Fakat ortağı Sait Faik'i  kandırıyor ama Sait Faik bunu fark e demiyordu. Nihayetinde ,  altı ay sonra  babası durumu fark ettiğinde zaten Sait Faik'i dükkânı iflas etmişti. Bu nedenle Sait Faik, boş kalmış olan dükkânının anahtarını babasına teslim edip, bir daha dönmemek üzere ticarete de veda ettiç1936.
Öğretmenliği de ticareti de beceremeyen Sait Faik bir daha hiçbir işe bulaşmadı.  Artık tamamen işsiz güçsüz bir adam olmuş, kendisini tamamen aylaklığa vermişti.  Zahire toptancılığı ile yaşadığı fiyaskoyu yıllar sonra hikâyelerinde de söz edecekti.  ( bkz Ben Ne Yapayım Öyküsü ) [24] 
 
Anlaşıldığı kadarı ile hem öğretmenlikte hem de ticarette başarısız oluşu onu çok etkilemişti. Böylece  kendisini  tamamen hikaye yazarlığına vererek öykücülüğü kendine meslek olarak seçti. Artık yeğane işi öykü yazarlığıydı. 
 
Böylece   Fransa’da geçen günlerini anlattığı öyküleri Varlık dergisinde çıkmaya başlamıştı. 1936.  Bu arada öykülerini toparlayarak bir dosya haline getirmiş babasının parası ile ilk öykü kitabı olan Semaver   ’i Remzi Kitapevi kanalıyla bastırmıştı. 1936  Sait Faik ilk kitabı olan Semaver  adlı kitabındaki  İpek MendilKıskançlıkBohça Orman ve Ev Düğün Gecesi   gibi öyküleri Adapazarı ve çocukluk anıları ile ilgili öyküleriydi.  Şehri Unutan AdamGarsonMeserret Oteli Stelyanos Hrisopulos GemisiBir Takım İnsanlar adlı öykülerinde ise İstanbul günlerini, Sevmek Korkusu, Louvre'dan Çaldığım Heykel, Robenson, İhtiyar Talebe, Bir Vapur ve Bir Kadın adlı öykülerinde ise Fransa ve Grenoble'da geçirdiği günleri  anlatmıştı.[25]
 
1936 yılında askerliğe çağrılmış fakat Babası Mehmet Faik Bey, onun askerlikten muaf tutulmamasını sağlamak için Asabiye kliniğinden ona bir rapor almıştı. [26]  Böylece askerlik yapmaktan da kurtulmuştu. Ama ilerideki yıllarda askerlikten kaçmakla suçlanacak hatta Aziz Nesin ile bu konuda bir tartışma da yaşayacaktı. Bir çok kişi askerlikten kaçmak için hatıra binaen çürük raporu aldığını söyleyip duruyordu. Bu söylentiler onu üzdüğü gibi yazdığı öyküler de fazla ilgi görmüyor,  bunun için canı sıkılıyor. Üstelik dağınıklığı yüzünden sağda solda gezerken yazdığı öyküleri de orada burada unutuyordu.  Askerlik yerine Eylül 1937 de on sekiz günlüğüne Marsilya’ya gidip geldi.
 
SAİT FAİK'İN BURGAZ ADADAKİ HAYATI 
 
Bu sıralarda babası Mehmet Faik Bey artık hasta bir adamdı. Sağlığına da iyi geleceğini düşünerek Burgaz Ada’da Çayır Sokak 15 numaradaki köşkü satın alarak ailesini de oraya taşımıştı.  Annesi ve babası bu günlerinde muhtemelen evlenmesi için de çok baskı yapıyordu. Lakin kararsız, sorumsuz bir mizacı vardı ve bunun da farkındaydı.  Çoluk çocuğa da karışmak ona zor geliyordu. Bu yüzden hiç evlenmedi.
 
Sait Faik’in babası Mehmet Faik Bey, günümüzde Sait Faik Abasıyanık Müzesi olarak kullanılan bu köşkte sadece bir yıl bile yaşayamadan bronşit nedeni ile öldü. 1938.  Sait Faik ile annesi artık yalnız kalmışlardı ve her ikisi de ölene kadar bu köşkte yaşamışlardı.  Babası öldükten sonra kışları Nişantaşı'ndaki apartmanlarında, yazları ise Burgaz Adası'nda kalmaya başlamıştı. Hiçbir iş de yapmıyor, sadece aylak aylak dolaşırken öyküler yazıyor, babasından kalan servet ile hayatını idame ettiriyordu.
Sait Faik’in öyküleri ilk önce dergide çıkıyor daha sonra ise kitap haline geliyordu. 1934-1940 yılları arasında yazdığı öyküleri Varlık, Ağaç, Servet-i Fünun, Uyanış, Ses, Yeni Ses, Yaprak, Yenilik gibi dergilerde yayınlandı. Bu yıllarda Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Sabahattin Ali’nin olaya dayalı öyküleri halen çok revaçtaydı. Bu yüzden onun öyküleri çok ses getirmiyordu.  Lakin Memduh Şevket Esendal da onu tarzında öyküler yazmış, bu nedenle Sait Faik’in ben anlatıcılı ve içinde olay olmayan öyküleri de okur bulmaya başlamıştı.  Sait Faik çağdaşı olan Memduh Şevket Esendal ile durum ve kesit hikâyecisi, gözlemci bir yazar olarak belirmeye başlamıştı. Bu yıllarda Haldun Taner ve Aziz Nesin’in mizahi öykücülüğü de oldukça popülerdi.
 
İkinci öykü kitabı olan Sarnıç  1939 yılında Çığır Kitabevi  tarafından  yayımlandı.  Yazarın bu kitabında su, deniz ve balıkçılar ile ilgili öyküler öne çıkmıştı. Çünkü Burgaz adada dört yanı denizle çevrili, balıkçılar ve sandallar arasında yaşıyordu. [27]
Bu günlerinde edebiyat çevrelerine girmiş, Peyami Sefa, Aziz Nesin, Orhan Veli, Yaşar Nabi Nayır ile tanışır olmuştu. Hatta Orhan Veli’yi anlattığı bir öykü de yazmıştı.   1940 yılında üçüncü öykü kitabı olan Şahmerdan,  yine Çığır Kitabevi tarafından yayımlanmıştı.
1940 yılında Varlık Dergisinde çıkan daha sonra da Şahmerdan adlı kitabında yer alan “ Çelme “  adlı öyküsü nedeni ile hakkında dava açıldı. Genelkurmay’ın açtığı bu davanın gerekçesi “ Çelme” adlı öykünün “gençleri askerlikten soğutmak amaçlı “yazıldığı yönündeydi.  Yargılanma süreci içerisinde kitapları da toplatılmış bu olay onu çok sarsmıştı. [28] [29]Bu dava için birkaç defa Ankara’ya gidip gelmiş ama dava annesini çok üzmüştü. Davadan aklansa bile annesini üzmemek için bir müddet yazı yazmadı. [30]
 
1940 yılı ile 1942 yılları arasında öykücülüğe küsmüştü. Fakat  4 Ekim 1940 ile 21 Şubat 1941 tarihleri arasında Yeni Mecmua dergisinde ve 19 bölüm halinde  Medarı Maişet Motoru  adlı eseri yayınlanmıştı.  Medarı Maişet Motoru  ayrı ayrı öykülerden oluşan ama bir iki tane ortak kahramanların hayatları ile kesişen veya birleşen birtakım insanların öyküleri şeklinde tertip edilmiş bir roman özelliği taşıyordu. [31]
 
Bir ara   Haber-Akşam Postası  adlı gazetelerde Adliye Muhabirliği işine girmişti.  Mahkemelerde görülen davaların röportajlarını öykü tadında yazıyor, adliye muhabirliği bakış açısı ile izlenimlerini de aktarıyor ve gazetelere gönderiyordu.  Haber ve Akşam Postası  adliye muhabirliği işine 28 Nisan 1942 yılında başlamış,  tıpkı diğer yapıp bıraktığı işler gibi adliye muhabirliği işinde de çok sebat edememiş ve 31 Mayıs 1942 tarihinde ise bu işini de bırakmıştı. Yazarın bu kısa süreli işinde yazdığı yazıları Varlık Dergisi toplamış ve ölümünden iki yıl sonra  Mahkeme Kapısı adlı ile yayımlamıştı.
.  1941 tarihinde Yeni Mecmua’da tefrika edilen  Medarı Maişet Motoru   adlı eserini kitap halinde çıkartmak istemişti. Lakin hiçbir yayıncı bu kitabı basmaya yanaşmamıştı. Bunun üzerine annesinden para alarak bu kitabını Yokuş Kitabevi kanalıyla 1944 yılında yayımladı.  Fakat bu kitabı çok kısa süre içinde ve asılsız bir ihbar nedeni Bakanlar Kurulu kararı ile piyasadan toplatıldı. [32]  Yazarın bu eseri 1952 yılında Varlık yayınları tarafından  Medarı Maişet Motoru ismini ile değil  Ceylan-ı Bahri olarak değiştirilerek yeniden basılmış olsa bile bu olay onu daha da bir küstürmüş, günlerini balık avlayarak, aylak aylak dolaşarak Beyoğlu’nda dolaşarak , sinemaya veya tiyatroya giderek, içki içerek  veya  Şişli’deki evlerinde geçiriyor, canı sıkıldıkça da Burgaz Adadaki annesinin yanına gidiyordu.
Yeni öyküler yazmaktan korkar olduğu günleri uzun sürdü. Yazları Burgaz Adasındaki köşklerinde kalıyor ama sık sık vapurla İstanbul’a gidip gelerek sinemalarda ve tiyatrolarda günlerini geçirmeye başlamıştı. Bu sıkıntılı günleri 1948 yılında yayımlanan Lüzumsuz Adam adlı kitabındaki öyküleri oluşturmuş olacaktı.
 
SAİT FAİK'İN SİROZ HASTASI OLDUĞU YILLARI 
 
 1945 yılında hastalanmış doktoru ona içki içmemesini tembih etmişti. Zaten işte bu günlerde yazmaktan da iyice soğumuş,  evsiz barksız, işsiz , güçsüz  kısacası Lüzumsuz bir Adam  oluşuna iyice içerlemeye başlamış, hayatını da iyice sorgulamaya başlamıştı.  Onun bu psikolojisi bu tarihten sonra yazdığı öykülere de yansıdı. 
 
1947 de sıhhati iyice bozulmaya başlamış, karaciğerinin büyüdüğü ortaya çıkmış, burnundan da kan gelmeye başlamıştı.  1948 de Siroz olduğu kesinlik kazanmıştı. [33]  Siroz olduğu teşhisinden sonra çok sevdiği içkiyi bile terk edip perhize bile başladı.[34]  Ama bu yıllarında yeniden yazmaya başlamıştı. Lakin yazdığı öykülerinde iç sıkıntılarını dile getiren konular çoğaldığı gibi, evsizlerin, işsizlerini sokakta yatıp kalkan veya ölen insanların dramları konulu öyküleri de artmıştı. 1944 ile 1948 yılları arasında yazdığı öykülerini 1948 yılında Lüzumsuz Adam  adlı öykü kitabında birleştirerek yayımladıYazar bu a dördüncü öykü kitabında kendisini lüzumsuz hisseden bir adamın iç dünyasını, işçilerin, evsizlerin kısaca lüzumsuz adamların dramlarını, çirkin toplumsal düzeni, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında ezilip, bükülen veya şuraya buraya düşüp ölüveren adamların yalnızlıklarını ve dahası kendi yalnızlığını anlattı.
 
1950 yılında Lüzumsuz Adam  kitabındaki öykülerle benzer içerikler taşıyan 22 öyküden oluşan Mahalle Kahvesi  adlı beşinci öykü kitabını Varlık Yayınları kanalıyla çıkarmıştı. [35]
 
Tedavi için Paris’e gitmiş ama hastanede on beş gün kalması istenmiş,  karaciğerinden de parça alınacağı için bundan çok korkmuş ve tedavi olmadan İstanbul’a dönmüştü. [36] Paris’ten döndüğünde artık çok daha karamsar biri olup çıkmıştı. Fakat şaşılacak bir şekilde   kendisini yazarlığa vermiş, yazarlık hayatının en verimli günleri  Paris’ten döndüğü günlerden sonrası yıllar olmuştu. Hasta olmasına rağmen sürekli olarak yazmaya başlamıştı. 1951 yılında Kumpanya adlı eseri Varlık Yayınları tarafından bastırıldı. 1952 yılında Varlık Yayınları Havuz Başı , Havada Bulut,Son Kuşlar , Medarı Maişet Motoru  adlı eserlerini de bastı.  
 
1953 ‘te tedavi için Paris’e gitmeye yeniden niyetlendi ama yine cesaret edememişti.  Varlık Yayınları Kayıp Aranıyor romanı ile Şimdi Sevişme Vakti adlı  şiir kitabını 1953 yılında yayımlamış ve bu yıl Mark Twain Cemiyeti şeref üyeliğine seçilmişti. [37]
 
1954 yılında Alemdağ'da Var Bir Yılan yine Varlık Yayınları tarafından çıkmıştı.  Aynı yıl Georges Simenon'dan çevirdiği  “ Yaşamak Hırsı” isimli kitabı İstanbul Yayınları tarafından basılmıştı. Kendisi hayatta iken basılan son kitabının ismi çok manidardı.
 
SAİT FAİK'İN ÖLÜMÜ 
 
5 Mayıs 1954 günü ani bir kriz geldi. Marmara Kliniği’ne yatırılan Sait Faik’in yemek borusundan şiddetli kan geliyordu. Bu kan kaybı nedeni ile komaya girmiş ve 11 Mayıs 1954 te hayata gözlerini yummuştu.
Sait Faik’in naşı Marmara Kliniği’nden alınıp  Şişli Camii’nin musalla taşına konulmuş ve cenazesi  Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmişti.
 
SAİT FAİK MÜZESİ VE ÖDÜLÜ 
 
Ölmeden önce Darüşşafaka lisesine bir ziyarette bulunmuş, öldükten sonra mirasının bu cemiyete verilmesi arzusunu dile getirmişti.  Ölümünden sonra annesi Burgazada’daki köşklerinin kendi ölümünden sonra Darüşşafaka cemiyetine devredilmesini isteyen bir vasiyet bıraktı. Yalnız bir şartı vardı. Sait Faik’in adının yaşatılması için her yıl bir Sait Faik edebiyat ödülü verilmesini istemişti. Bu nedenle  Burgaz Adadaki köşk  Sait Faik Müzesi haline getirildi. Ayrıca her yıl en iyi hikâye kitabına verilmek üzere bir Sait Faik armağanı verilmeye başlandı.
 
SAİT FAİK'İN ESERLERİ 
 
Hikâye kitapları
 
Semaver (1936, Remzi Kitabevi)
Sarnıç (1939, Çığır Kitabevi)
Şahmerdan (1940, Çığır Kitabevi)
Lüzumsuz Adam (1948, Varlık Yayınları)
Mahalle Kahvesi (1950, Varlık Yayınları)
Havada Bulut (1951, Varlık Yayınları)
Kumpanya (1951, Varlık Yayınları)
Havuz Başı (1951, Varlık Yayınları)
Son Kuşlar (1952, Varlık Yayınları)
Alemdağ'da Var Bir Yılan (1954, Varlık Yayınları)
Az Şekerli (1954, Varlık Yayınları)
Tüneldeki Çocuk (1955, Varlık Yayınları)
 
Şiir
 
Şimdi Sevişme Vakti (1953, Yenilik Yayınları)
 
Roman
 
Medarı Maişet Motoru (1944, Ahmet İhsan Basımevi)
(1952, ikinci baskı, Birtakım İnsanlar adı ile)
Kayıp Aranıyor (1953, Varlık Yayınları)
 
Çeviri
 
Yaşamak Hırsı, Georges Simenon (1954)
 
Röportajları
 
Mahkeme Kapısı (1956, Varlık Yayınları)
 
 
KULLANILAN KAYNAKLAR 

[1] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[2] Kavaz, İbrahim (1999), Sait Faik Abasıyanık, Şule Yayınları
[3] Sönmez, Sevingül. A'dan Z'ye Sait Faik. Yapı Kredi Yayınları, 2007. Sayfa 71, Sabri Esat Siyavuşgil 22 Kasım 1906 tarihini vermektedir.
[4] Yücebaş, Hilmi (1964), Bütün Cepheleriyle Sait Faik: Hayatı, Hatıraları, Eserleri, İnkılâp ve Aka Kitabevleri  s. 4
[5] Kurdakul, Şükran. Şairler ve Yazarlar Sözlüğü. Bilgi Yayınevi, Mart 1973. sayfa 7
[6] Sönmez, Sevengül (Şubat 2007), A'dan Z'ye Sait Faik, Yapı Kredi Yayınları, ISBN 978-975-08-1198-2, s. 23
[7]  Alangu, Tahir (1956), Sait Faik İçin, Yeditepe Yayınları,s..11
[8] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[9] Alptekin, Mahmut (1974), Sait Faik, Toker Yayınları
[10] Kavaz, İbrahim (1999), Sait Faik Abasıyanık, Şule Yayınları, s.34
[11] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[13] Ergun, Perihan (1996), Sait Faik 90 Yaşında, Bilgi Yayınevi,s. 21
[14] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[15] Alangu, Tahir (1956), Sait Faik İçin, Yeditepe Yayınları,s.13
[16] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[17] Öneş, Ali Avni. Sait Faik Hayatı ve Eserleri. Yenilik Dergisi. Haziran 1954. No:6 Sayfa:244
[18] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[19] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[20] Ergun, Perihan (1996), Sait Faik 90 Yaşında, Bilgi Yayınevi, s. 23
[21] Ergun, Perihan (1996), Sait Faik 90 Yaşında, Bilgi Yayınevi, s. 23
[22] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[26] Sönmez, Sevengül (Şubat 2007), A'dan Z'ye Sait Faik, Yapı Kredi Yayınları,s.40
[29]https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2FpdF9GYWlrX0FiYXPEsXlhbsSxayNjaXRlX25vdGUtRXJndW4yMy01
[30] Uyguner, Muzaffer (1991), Sait Faik, Bilgi Yayınevi,s.18
[32] Sönmez, Sevengül (Şubat 2007), A'dan Z'ye Sait Faik, Yapı Kredi Yayınları,s.134
[33] Kavaz, İbrahim (1999), Sait Faik Abasıyanık, Şule Yayınları, s. 46
[34]https://www.wikizeroo.org/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU2FpdF9GYWlrX0FiYXPEsXlhbsSxayNjaXRlX25vdGUtRXJndW4yMy01
[36] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/
[37] http://saitfaikmuzesi.org/hayati/


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...