Bibi Hatun...


31.3.2019
Bibi Hatun… (Hikâye)    Elife Ergan (Elifçe

Bibi Hatun serin sonbahar sabahı üşüyerek, tiftik yorganın içinde büzüştü, soğuk sert rüzgârın uğuldamasını işitti, gece boyu durmaksızın yağan yağmur, güneşin nazlı ışıklarıyla beraber henüz dinmişti. Akçiçek Hatun, odasında kuş seslerinin cıvıltısıyla gözlerini açtı; kocası Kazan Halil’i uyandırmaktan sakınarak, sessizce yatağından çıktı, ipek sabahlığını üzerine geçirdi. Yeni gün bağışladığı için şükretti; evlatlarını tek tek yataklarında nefeslerinden kontrol etti. En küçük evladı, ciğerparesi, tek kızı, sarayının çiçeği Bibi Hatun’un odasına girdi. Uyku ile uyanıklık arasında kapının aralandığını anlayan Bibi Hatun, gözlerini açmadı, yorganın altında her sabah annesi; Akçiçek Hatun’un uyandırma geleneğinden mahrum kalamazdı. Akçiçek Hatun kızının yattığı yer yatağının kenarına oturdu, kızının alnına düşen siyah perçemini sıyırıp alnından öptü, kulağına eğilip;
-Kızım, saray melikim uyan, sabah oldu.  
                                                         
Bibi gülümseyerek yatağından doğruldu; beyaz yüzündeki elmadan kırmızı yanakları, yay gibi kaşları ve ok gibi kirpikleri ile gözlerinin içindeki enginliğinden;
-Günaydın canım annem.

Diyerek annesinin boynuna sarıldı iki yanağından öptü. Bibi Hatun yatağından çıkıp elini yüzünü yıkadı elbiselerini giydi. Annesiyle beraber kahvaltının yapılacağı yere doğru yol aldı. Kahvaltı hazırlığını, denetlemek istemişlerdi öncesinde. Sarayın yardımcıları daha önce uyanmışlardı, kahvaltıyı hazırlıyorlardı. Akçiçek Hatun kızı Bibi Hatun ile sofrada eksiklik var mı yok mu diye denetledikten sonra, ailenin diğer bireylerini de uyandırarak, hep beraber sofraya şen şakrak hâlde oturdular. Kazan Han’ın sağında en büyük oğlu Cengiz Alp, onun yanında ikinci üçüncü oğulları Korkut Alp, Gök Alp yer alıyordu. Sol tarafında diğer üç oğlu, karşısında kızı karısı oturuyordu.
 
 
Sarayın hizmetlilerinden olan Gülçin Kadın herkesin tabağına sıcak sütleri doldurdu, tabaklara doğranmış ekmek parçalarını bıraktı, sofranın ortasında bir tabak bal, taze haşlanmış yumurta, tereyağı ve çökelek bulunuyordu. Evlerinin obalarının reisi Kazan Halil Han, Cengiz dedesinden öğrendiği yemek duasını okudu, ekmekten bir parça koparmasıyla aile üyelerinin de kahvaltıya başlamalarına işaret vermiş oldu. Kahvaltı sevgi saygı hoşgörü içinde yapıldıktan sonra tüm aile bireyleri görev sorumluklarını yerine getirmek üzere sofradan kalktılar.
Akçiçek Hatun; uzun boylu, beyaz tenli, geniş omuzlu, kalın güçlü bilekli, aklı da bedeni gibi kıvrak, çevik kullanan soylu kadındır. Üzerinde uzun elbisesi ipekten uzun ceketi vardı, başında beyaz örtüsü alnında gümüş liraların dizildiği sorguç takılıydı. Güçlü kişiliği, sevgi dolu yüreği ve merhametli bakışları onun asaletini yansıtıyordu; göğün tepesinden bütün ovaya, dağlara, ağaçlara, kırlara, hayvanlara ve çiçeklere sevgi saçıyor diye,
-Güneşim gün anam…
Nağmeli gür sesiyle güneşe seslendi. Çimlerin üzerinde yağmur tanelerinin ışıl ışıl pırıltısını seyre daldı. Büyük Cengiz Alp annesine yardım eder, babasının olmadığı yerde ona vekâlet ederdi. İkinci oğlu olan Korkut Alp kardeşlerinin eğitimiyle ilgilenir; ata binmek, ok atmak gibi savaşçılığın temel ilkelerin gelişmesini sağlardı. Üçüncü oğlu Gökalp bütün obadaki geçim, konaklama, su ve hayvan barınakları ile ilgileniyordu. Akçiçek Hatun’un en küçük çocuğu olan kızı Bibi Hatun’un eğitilmesi büyük annesine aitti. Beş yaşında olmasına rağmen ok atmayı, ata binmeyi öğretmişti. Bir prensesin bilmesi gereken tüm detayları tek tek öğretiyordu. Şiir okumayı, resim yapmayı, geleneklere uygun müziği nağmeleriyle, okutup yazdırıp çizdiriyordu.
-Doyumsuz bala döndün, doyamam kıyamam, dalgalarına kandım, can suyu verdiğim, gözümün feri.
İçinin sevgisini torununa akıtırdı. Han imparatoru ailesinden kız alması çok zordu, asil aileler saygı, sevgi, örf ve adetler konusunda çok disiplinli davranıyordu. Anneler kızlarına çok düşkündü, güzellikleri için gereken tüm âdetleri uyguluyorlardı.
Her ailenin farklı teknikleri vardı, mühür şeklinde iz bırakıyorlardı. Çeşitli kremler, otlar, iplerle ayaklarını; sarıyorlar, ıslatıyorlar, kalıba sokuyorlardı. Tıpkı ördeğin ayağı gibi ince uzun, üstü yumru ayaklar oluşturuyorlardı. Gece dahi ayakkabılar çıkarılmıyordu.
Bu yöntem hastalıklara sebep olsa da vazgeçilmiyordu, ayak boyunun on üç ile on yedi santim arasında olmasını sağlıyorlardı. Koku yapmasın diye sürekli kokulu esanslar kremler kullanılıyordu, çünkü kadınların güzellikleri ağızlarından ve ayaklarından anlaşılacağını düşünüyorlardı. Halk kesimi bu uygulamalardan habersizdi.
Bibi Hatun dışarı çıkmıştı; günlerce yağan yağmur sabah dinmiş güneş açmıştı, günlerdir dışarıya çıkıp oynayamamıştı. Islak toprak kokusunu içine çekti, yüzünü parlayan güneşe kaldırdı, gözlerini kıstı. Güneşten yüzünün kasları iyice gevşedi, elma yanakları daha da kızardı, tomurcuk gül gibi açıldı. Sevinçten kollarını açarak havaya zıpladı.
-Bugün çok güzel, güzel bir gün olacak diye gökyüzüne bağırdı.
 
Sekerek annesini aramaya başladı, yardımcılarından iki kadını bulaşık yıkarken gördü, yanlarına yaklaşıp annesini sordu. Kadınlar;
-Akçiçek Hatun’u en son çadırın arka tarafında babanla konuşurken gördük.
Bibi Hatun hızla arka tarafa koştu; baktı ki annesi ile babası konuşuyorlardı, yavaşladı, annesine sesiz sakin saygıyla,
-Anne Aykız ile oynamaya gidebilir miyim?
-Tamam, ama öğle yemeğinden önce burada ol.
-Tamam anne.
Bibi Hatun hızlı adımlarla amcasının evine doğru yol aldı. Akçiçek Hatun, kızı Bibi Hatun gözden kayboluncaya kadar arkasından baktı. Beyi Kazan Halil’ e dönerek;
-Bey! Bibi’nin yaşı geldi de geçiyor, yakında altı yaşına basacak. Ayaklarını…
Dedi sustu, Beyi Halil devreye girer yutkunarak;
-Biliyorum biliyorum da…
-Bibi diğer kız çocukları gibi değil; çok hareketli, yerinde durmuyor kış iyice bastırana kadar bekle.
Bibi başını gökyüzüne çevirip parlak güneşin iyice tepeye çıktığını görmesiyle bir anda; annesinin “Öğle yemeğinden önce burada ol” sözünü hatırlayıverdi.
-Eyvah, ben yandım; Aykız, ben gidiyorum, öğlen olmuş, annem gel demişti.
Bibi eve kâh hızlı adımlarla, kâh koşarak aceleyle yol aldı, soluk soluğa evlerinin Kapıya vardığında, duymaya aşina olduğu kap kacak sesleriyle karışan, babasının annesinin sesinden yemeye başladıklarını düşündü. Pabuçlarını hızla çıkardı, yemek yenilen odaya doğru biraz çekinerek, biraz da acele ederek yürüdü. Zihni sadece nasıl özür dileyeceğiyle meşguldü. Ta ki annesinin;
-Bırakın, zaten yakında ayağını kalıba alacağız; doyasıya koşsun oynasın Saray Melikim.
Bibi bu sözleri işitince olduğu yerde donakaldı, ağlayarak içeri daldı.
-Hayır!…
-İstemiyorum, prenses olmak da istemiyorum.
-Ben mutlu olmak istiyorum.
-Sizden ne istersem olmaz dersiniz, prensessin diyorsunuz.
-Diğer çocuklar dilediğince oynuyor.
Akçiçek Hatun kızının gözyaşlarını sildi, onu bağrına bastı, kucağına alarak;
-Gel bakalım senle anne kız konuşalım, diyerek Bibi’yi odasına götürdü.
-Bibi yavrum, biz seni çok seviyoruz; senin üzülmeni, canının yanmasını asla istemeyiz. Bibi gözleri yaşlı yüzü asık yere bakarak,
-Ama diğer anneler babalar çocuklarına yaptırmıyor.
-Sen bir prensessin; hiç kimse prenses olarak doğup doğmayacağını seçemez. Tanrı seni prenses olarak dünyaya getirdiyse mutlaka bildiği vardır. Bu gelenek yüzyıllardır var. Ben, ninelerin, halaların ve teyzene de yapıldı bu işlem. Benim akıllı kızım, saray melikim, hadi yemeğimizi hemen yiyelim de babaannene gideceğiz.
-Babaanemi mi; babaanneme kır çiçeği toplayalım anne.
-Çok güzel olur tamam yavrum.
Yola çıktılar; yavaş yavaş esen ılık esinti, faytonun penceresinden başını dışarıya uzatan Bibi Hatunun yüzüne estiğinden, daha hızlı çarpıyor, perçemlerini uçuşturuyordu. Kolunun birini dışarıya çıkarıp tenini okşayan rüzgârla, yolun kenarındaki kır çiçeklerini seyretmenin keyfini çıkarırken bir yandan da babaannesinin sevdiği çiçeği arıyordu. Gerçekten de babaannesine gitmek, Bibi Hatun’u çok sevindirmişti. İç geçirerek iç duygularıyla sessizce “Evinin evimize yakın olmasını çok isterdim; Ah babaannem” diye geçirdi içinden ‘Hep benim yanımda olsaydın, beni savunurdun.” söylenerek iç geçirdi.
Akçiçek Hatun dalgınlaşan kızını fark etti; kızını daldığı düşüncelerden çıkarmak için bir şeyler söylemeyi düşündüğü anda, gözlerine pencereden görünen laleler çarptı.
-Aaa… Bibi, şu lalelere bak kızım dedi.
Bibi Hatun’un bir anda gözleri parladı sevinçten, Akçiçek Hatun hemen arabacıya seslendi; uzun taşlı yolun sersemlettiği Gürbüz kâhya, Akçiçek Hatun’un tiz sesi ile kendine geldi. Önündeki iki koşulu atın dizginlerini oturduğu yüksekçe kerevettin arkasına yaslanarak hızlıca çekti, arabayı durdurdu. Akçiçek Hatun, Bibi Hatun büyük ağabeyi Gökalp ve yanlarına aldıkları yardımcı kadınla; yolun kenarındaki kır çiçeklerini toplamak üzere arabadan inip dağıldılar.
Bibi Hatun beklemeden lalelere; kelebekler gibi uçarak koştu, esen rüzgârı yararcasına ilerledi; sarı, kırmızı, beyaz laleleri gözleriyle sevdi, okşadı. Annesi, kardeşi, yardımcının nerede kaldığına dönüp bakmak, lalelere zarar vermemek için yaklaştığında yavaşladı. Çok arkada kaldıklarını fark etti. Ellerini havaya kaldırarak salladı; annesine,
-Anneee! Haydi geliiiiin!
Onlar da ona el salladılar, acele etmeden doğanın keyfini çıkarıyorlardı. Bibi Hatun çiçekleri toplamaya başladı, hazırlayacağı buket; her renk laleden olmalıydı, beyaz, kırmızı, sarı ve pembe laleler derken, lalelerin oluşturduğu öbeğin ortasında kendini buldu. Annesi kardeşi yardımcıları da yaklaşmış gelmişlerdi. Sıra hangisindeydi diye düşündü, sarı, kırmızı, beyaz lale, hızlıca önündeki lalelerde gözü gezindi. Galiba arkasındaki beyaz lalelerdi, arkasına hızlıca dönüp başını çiçeklere eğdi. Kalbi hızlandıysa da, bir o kadar yavaşlamıştı. Tüyleri adeta diken kesilmiş, bedenini ter almıştı. Başını çevirirken gördüğü de neydi, zihni yanıt vermek istercesine; zifiri gece kadar koyu, zeminde masmavi bir çift gözün, parlayıp söndüğü içine oturdu.
Kendisine üç saniye gibi gelen bu üç dakikada, epey yakınlaşmış olan annesi; kızının görünüşünden bir şey olduğunu anlayıp;
-Bibi!
Diye bağırarak öne atıldı, Bibi Hatun sıçrayarak annesine doğru koştu, diğerleri ne olduğuna anlam veremiyordu, Bibi Hatun annesinin kucağında yüzü annesinin omzundan arkaya bakar halde, bir kolu annesinin boynuna sarılı, diğer koluyla geldikleri yolu işaret ederek, gidelim diye çırpınıyordu. Abisi, annesi:
-Ne oldu bibi
Anlat, diye sordular.
-Canavarın gözlerini gördüm bana bakıyordu, orda lalelerin ortasında, babaannemin bana anlattığı canavar. Canavarın gözleri diye tekrarladı haykırıyordu.
Gökalp abisi, Akçiçek Hatun; bir ağızdan
-Canavar olsa seni kovalardı,
-Yılan olabilir.
Gökalp yılanlardan hiç korkmazdı, siz durun ben bakayım diyerek daldı lalelerin ortasına. Bibi Hatun’un dediği gibi bir çift gözü gördü, iyice yaklaştı, hayatında ilk kez gördüğü bir çiçek, babaannem bunu çoğaltır diyerek çiçeği kökünden çekti, bibiye seslenerek;
-Bibi Hatun bak senin mavi gözlü canavarı buldum dedi ortalığı sakinleştirdi.
Hava kararıyordu; batan güneşin kızıllığı dağların ardından, gökyüzünün maviliğine karışıyordu, faytona bindiler, karanlık basmadan yola çıktılar, esenlikler içinde babaanneye vardılar.
Bibi’nin getirdiği laleler, babaannesini çok mutlu etti, özellikle de dalda bir çift göz gibi duran mavi çiçekler, babaannesi Umay Hatun’u çok etkilemişti, bugüne kadar böyle çiçeği ne görmüş ne de işitmişti.
-Bibi Hatun mademki bu çiçeği sen buldun; kimsenin bilmediği bu çiçeğin adı artık “Bibi çiçeği” olsun, sen de bu çiçek gibi nadidesin. Nasıl ki bir prensessin; bu çiçek de çiçeklerin prensesi, özel olmak bir ayrıcalıktır. Bu nadide çiçek kolay yetişseydi, her yerde olurdu ki önemi kalmazdı. Seni hiçbir zorluk asla yıldırmasın, sonsuza dek ismin hatırlansın sevgili torunum, dedi.
Bibi Hatun saliselerin akışıyla günler aylar yıllar geçtikçe daha da güzelleşiyor, becerikli, güçlü, akıllı; bir o kadar da sevecen bir genç kız oluyordu. Onun ruhunda babaannesiyle olan dostluğu; arkadaşlığı, sıcaklığı, babaannesine olan hayranlığı ve saygısı gün geçtikçe artıyordu.
Akgül Hatun atalarından aldığı geleneksel kültürü torunu Bibi Hatuna aktarıyordu, ayaklarının büyümemesi için çeşitli yöntemler uyguluyordu. Akgül Hatun hayatı boyunca temiz nesiller yetiştirmenin faziletini taşıyor, yaşıyordu, evlatlarına olan düşkünlüğü sevgisi dip diri capcanlıydı. Aygün Hatun’un hayatı boyunca güzel duygularla yaşamasını sürdürmüş; milletine ailesine düşkünlüğü ün salmış ulu kadındı.
 
Bibi Hatun babaannesine sevginin kutsallığını, bereketli ellerinden, gönlündeki pınarları coşturan beyaz köpüklerle, ruhuyla, tüm dünyaya asrın hikâyeleri olarak destanlaştıracağını söz vermişti.
Sarayda, Bibi Hatun’un zamanı dop dolu geçiyor, hayatının anlamı derinliği artıkça, gözlerinin ışığı parlıyor, sürekli hocalardan ders alıyor; ağırlıklı olarak da en çok şiir ve resim derslerini seviyor, çeşitli kitaplar okuyarak ruhunun derinliği enginliğinde geziyor.
Babası resminin yapılması için sarayın ressamına talimat vermesine rağmen, ki sarayın geleneğiydi, evlenme vakti gelen genç kızların yağlı boya portreleri damat adaylarına gösterilmek adına yapılırdı. Sarayın ressamı saraydaki bütün genç kızların portresini yapsa da, sıra Bibi Hatun’a geldiğinde evlenmek istemediğinden resminin yapılmasına karşı çıkıyor, izin vermiyordu.
Zaman ve mekân içinde en yakın arkadaşı Akça kızın düğününden dolayı, düğününe gitmek için hazırlık yapar, en güzel elbisesi olan mavi boydan uzun elbisesini giyer, düğün alanındaki gelin Akça kızın yanına gider. Düğün alanındaki esenliği içinde Bibi Hatun’u Hüseyin adında bir delikanlı görür beğenir. Düğünden bir süre sonra Bibi Hatun’a âşık olan Hüseyin saraya gelir, Kazan Han’a kızı Bibi Hatun ile evlenmek istediğini söyler. Allah’ın emriyle ister. Güzel bir misafirlik edası içinde damat adayına bir süre sonra cevap verileceğini söyleyen Kazan Han güzellikler içinde misafirini uğurlar.
Ev hâli içinde Kazan Han durumu yavrusu Bibi Hatun’a aktarır, üzülerek evlenmek istemediğini söyler. Sıkıntılar baş gösterirken babaannesi Akgül Hatun, dedesi Cengiz Han’ın vasiyeti olan Türk birliğinin sağlaması istediğinden bahsederek Bibi Hatun’u evliliğe ikna eder. Kraliçe olacağına, soylu Hüseyin ile saraylarda yaşayacağına, çok mutlu olacağına inandı. Cengiz Han dedesinden kalan obaların krallıkların birleşmesini çok isteyen Bibi Hatun, sorumluluk duygusuyla evliliği kabul eder.
Bibi Hatun’un düğünü; Cengiz Han dedesinin mezarının yakınındaki uçsuz bucaksız yeşil ovalar, başlarına beyaz kalpak giymiş, kol kola semah yapan dervişlere benzeyen dizili dağlarla, çimenlerle, kırlarla ve içinde ‘hoş geldin’ der gibi nefes nefese can veren rüzgârlarla, göllerindeki mavi derinlik, gizemi, dağlarında akan ırmakların coşkusuyla, pırıl pırıl pırıldayan billur, şırıl şırıl şırıldayan, köpük köpük suların aktığı, çiçeklerin, kuşların, nehirlerin ve nal seslerinin havaya karıştığı, şiirlerin, manilerin harmanlanarak, insanları saf temiz, atların ve Orta Asya’nın bakir doğası coşkusuyla, açık yürekli rüzgârlarla, ırmakların çılgınca dans eden geniş engin delişmen yerinde; büyük görkemli süslü ihtişamlı, hakan çadırının olduğu alanda; sağına, soluna altışar çadır kondurularak, sağ sol taraflara kırk kulaç direkler dikilerek, sol direğin dibine karakoyun, sağ direğin dibine de ak koyun bağlanıp, sağ direğin başına altın tavuk, sol direğin başına gümüş tavuk konarak, ihtişamla uygulanmaya yapılmaya başlanır.
Hüseyin’in kız kardeşiyle evli; Türk-İslâm dünyasının büyük hükümdarı, Moğol Barlas Aşiretinden olan Timur Beg, Hüseyin’in kız kardeşi, düğüne, düğün meydanına misafir olarak gelirler. Evlenen çiftleri Timur Beg ve eşi tebrik ederek yerlerine otururlar. Timur Beg, Bibi Hatun’u saçından tırnağına kadar gönül gözü ile süzer, süzdüğünde içinde volkan ateşinin harladığını, sızladığını hisseder. Tufan aşk ateşi, içinin yıldırımlarıyla tutuşur. Bibi Hatun da irkilen ruh dalgalarının arasında ilk gördüğü Timur Beg’in rüyasındaki genç olduğunu hisseder. İlk defa gördüğü bu delikanlıyı; aklında kalan keskin bakışlarından hatırlayarak, yaralı yüreğinin, kızıl çınar yaprağının, hışırtısız düşen, gözlerinden kalbine, derin bir sızının aktığını hissetti. Rüyasını; yıllar önce görüp, ninesine anlattığı şekli ile görmüş olduğu asık suratlı, uzun boylu, omuzları geniş, asker kıyafetiyle gördüğü delikanlı olduğunu hatırladı. Rüyanın pembe duyguları içersinde, o anki duyguları ile Timur Beg’e bir sıcaklık hissetti.
Düğünün hengâmesi içersindeki kalabalık misafirlere rağmen, sürekli gözlerini Timur Beg’e doğrultur, duygularının enginliğinde dalgalar dağıtarak, derinliğine dalar. Timur Beg de karşısında oturuyordu. Timur Beg’in yedi sekiz yaşlarındaki kızı Akia Beg de gelinin yanından hiç ayrılmıyordu. Ara sıra Timur Beg de kızı ve gelinin yanına geliyor, kızı ile konuşuyor, o konuştukça da Bibi Hatun Timur Beg’in sesinin renginden, rüyasındaki delikanlın olduğundan daha emin oluyordu.
Bibi Hatun derin derin iç çekerek yıllarca hayalini kurduğu, sevdiği yiğidi görmüştü. Evli oluşundan dolayı şaşırsa da ona olan aşkının körüklendiğini, volkan gibi püskürmeye hazır olduğunu hissetmeğe başlar ama ah çekerek içine gömer. Rüyasını hatırlar, iç çekerek, derin duygular içersinde, rüyasındaki çok büyük dağa çıkar, dağın tepesinde çok büyük yaşlı kayı ağacını görür, ağacın yaprakları dalları altın gibi parladığını, göğe doğru insan gibi avuçlarını açmış, dua eden hışırtıları ve ışıklarıyla süsülüyordu:
“Heyecanla Bibi Hatun atından indi, sol tarafta bir mağara kapısını gördü. Mağaranın kapısı gümüş rengindeydi, kapının muhafızı elinde gümüş kırbacı olan, omuzları açık beyaz pelerinli, başında da beyaz kalpağı, ayın on dürdü gibi güzel, büyüleyici peri kızıydı. Mağaraya doğru Bibi Hatun birkaç adım atıyor, peri kızı elindeki gümüş kırbacıyla Bibi Hatun’a vurmaya çalışıyor. Bibi Hatun korkuyla;
-Sadece içini görmek istiyorum.
Peri kızı;
-Burası benim özel evim kimse giremez, özel kişiler girebilir.
Bu esnada yüce ağacın tepesinden beyaz mavi gözlü, kurt ve asker üniformalı delikanlı atlar. Bibi Hatun korkudan ağacın arkasına saklanır. Ağacın yanında, altın rengi sarı, şıralaşmış, dağ eteklerine doğru şırıl şırıl şırıldayan bir pınar görür. Korkudan ağacın suyundan avuç avuç içer.
Mağaranın kapısı açılır, o genç delikanlı kapıdan mağaraya doğru peri kızı ile girer, peri kızı tekrar mağaradan çıkarak, Bibi Hatun’un yanına giderek, ellerinden tutup;
-Hadi atamız seni çağırıyor.
Bibi Hatunla peri kızı mağara girer. Mağaranın içindeki orta kısmında mavi berrak bir göl vardır. Gölün üzerinde lotus çiçekleri elvan elvan yayılmış yüzüyorlardı. Ata dedenin ışıltısı mağaranın içersini aydınlatmıştı. Aksakallı, mavi gözlü, güçlü, heybetli, gör sesi ile Bibi Hatunu yanına çağırır. Bibi hatun titriyordu, delikanlı da oradaydı ve sol tarafında Bibi Hatun vardı. Ata gölden su alarak gence, Bibi Hatun’a içmeleri için teklifte bulunuyor, içmelerini istiyor. Delikanlı hevesle aldı içti. Bibi Hatun önce içmek istemedi. Korktu, delikanlı ve Ata dede ısrar etti. Bibi Hatun da suyu içti. İçtikten sonra Ata dede elini mağaranın tavanına doğru kaldırarak ışık alıp ışığı erkeğin bağına koydu. Öylece kutsamış oldu, aynı işlemi sol eliyle de yaptı. Bibi Hatuna da aynısını yaptı.
O esnada Bibi Hatun önündeki göle bakıyor, gözlerini alamıyor, Ata dede göle bakmalarını istiyor. Gölün içinde rengarenk meyve ağaçları, üzüm bağları, elma kiraz ağaçları, ceylanlar tavşanlar görüyor, muhteşem görkemli sarayı görüyor, sarayın üzerinde güneş kenti yazıyor. O kadar muhteşem ki bakışları bakmaya doyamıyor. O esnada korkuyor, peri kızın pelerinin altına giriyor. Timur Beg hiç korkmuyor. Bibi Hatun uyuya kalıyor, peri kızı kuğu olarak suya atlıyor, delikanlıda Ata dede ile birlikte gözden kayıp oluyor.”
Rüyasının derinliğinde aniden, Timur Beg’in sesiyle irkilip düğün alanında evlenenin kendisi olduğunu hissediyor acıyla. Timur Han ile göz göze gelip, sesiz sedasız sevgi seli içinde Timur Beg’e bakar. Timur Beg de aynı hislerle bakarak evli çiftleri tebrik eder, düğün alanında ayrılıp gider.
 
 
Obadaki her kişi, misafir yetki durumuna uygun şekilde çadırlara yerleşir, çeşitli şerbetler, sütlü tatlılar, etli pilavlar, yemekler yenilir kımız içilir. Misafirler görkemle ihtişamla ağırlanır. Zeki, çalışkan, cesur, cömert insanlar, şen şakrak biçimde çeşitli dans eğlencelerle düğüne katılır.
Günlerce süren düğün; geleneklere göre damadın gelinin evine gelip gelini alması, gelinin kutsal kırmızı elbisesi, gelin duvağı, gelin telini takıp giyinmesi, gelin kardeşi kardeş kuşağını bağlaması, gelinin koluna girip, gelini damada teslim etmesi, gelen damat ve arkadaşları, çeşitli figürlerle, okçularla, gelin evinde damada yapılan çeşitli sınavlar neticesinde, gelin evinin kapısında keçi veya koçboynuzunu bölmesi, kendisinden uygulamaların istenip yapılması ile gelin verilir, yola çıkarılır.
Gelinin annesine mutluluk dilenerek, damat ve gelin evden ayrılır. Yaşayacakları evlerine yola çıkar, damat bir grup yakınlarıyla birlikte; bayrak altında durarak neşeli türküler, şarkılar söyleyerek, gelinin etrafında oyun oynayarak halka oluştururlar, oluşturulan halkalarla at sırtında rahvan, tırıs koşu halindeki atlılar, kıvrak nağmelerle atların kişnemesiyle düğüne ahenk verirler.
Düğün oluşumu içinde damat evine varılır, şapka kapmak, ateşten atlamak, kaynataya diz çökmek, çay demlemek gibi yerleşmiş töreleri Bibi Hatun uygular. Kalacağı odanın kapısın üzerinde olan “Kur’an ve Türk bayrağı” altından odaya girer. Odaya gül şerbeti getirilir, lokum ikram edilir, eşiyle odada baş başa kalır.
Bu düğünde özgün töre ve halk kültürü dile gelir ki asırlarca konuşulacak olaylar gelişir. Gönüllü evlenmeyen Bibi Hatun zaman ve mekân içinde acılarının kerpeteni ile;
Gül rengim gör bak sararır da sarardı
Gül olsan neye yarar ki içim karardı
Gözyaşlarım oluk oluk çağlıyor da
Sevda ateşimden canıma kıyamam
Gönlünden şırıl şırıl şırıldayan şiiri ile sesiz sedasız derdine ortak olur. Gelişen zaman ve mekân olayları içinde Hüseyin ile yaşantısını sürdürse de Timur Beg’in aşkı ile cürmünün volkanında kavrularak yaşar.
Emir Timur, dini vecibelere göre yetişmiş, Ahmet Yesevi dergâhında müritlik yapmış, ders almış, Türk görenek, geleneklerine uyan, uygulayandır. Bibi Hatun’un eşi Emir Hüseyin ile de; kız kardeşiyle evli olduğundan, akrabadırlar. Akraba bağlarından dolayı, her ne kadar; ilk zaman mekân içinde, iyi bağlantılar olsa da, Hüseyin Beg’in şımarıklığından, Emir Timur ile aralarını gösteren iyi gelişim bağları yoktur. Himayelerindeki kendilerine bağlı halkın, çıkarlarına ters gelen olaylar, gelişmelerde, sağlıklı olmuyor, gelişmiyordu.
Emir Hüseyin’deki kibir çok büyüktü. Ulu orta Emir Timur’u sevmediğini belirtiyor, onu çok da kıskanıyor, kesten özüyle uğraşıyordu. Emir Timur kardeşi Türkan Hanım ile evli olduğundan; akrabalık bağı olmasına rağmen, toplum içinde Timur’u rencide eder, Timur’un çevresindeki beyleri, asilikle suçlar, yüklü para cezası keserdi.
Öyle hâller oldu ki Emir Timur para cezasını ödeyebilmek için, elindeki mal varlığı ile birlikte eşi olan, Emir Hüseyin’in de kardeşi Türkan Hanım’ın mücevherlerini dahi Emir Hüseyin’e borcu karşılığı verir. Kız kardeşinin küpelerini Emir Hüseyin tanıdığı halde borcu karşılığında kasten alır.
Emir Timur’un mal varlığı kalmaz, büyük sıkıntıları başlar, bu sıkıntının sonucunda Emir Hüseyin, Emir Timur’u öldürüp, tahtına oturmak için gereken çalışmalara başlar. Birçok çatışmaların sonucu Emir Timur’la aralarında savaşlar olur, her seferinde Emir Hüseyin yenilir, yenilmesine rağmen, yine de Emir Timur’a olan kinini bitmez tükenmez. Daha da gaddarlığı artar,  haddini aşar, terbiyesiz hâl tavırlar alır. Sağlıklı düşünmeyen Emir Hüseyin’in emrindeki komutanları dahi Emir Timur’a sığınır. Emir Hüseyin’in kız kardeşi olan, Emir Timur’un hanımı Türkan Hanım’ın ölümü de, akrabalık bağları ilişkilerini bitirir.
Emir Hüseyin ile Emir Timur’un karakterleri çok çok farklı, bu farklılık, ikisinden birisinin ayakta kalması gerektiği hissi veriyordu. Emir Timur nezaket içinde insanların gönlünü feth ederken, Emir Hüseyin, gönül kırıp yıkmakla debelenip uğraşıyordu. Çamur savaşında ağır zayiat vermesine rağmen, Emir Hüseyin’in Emir Timur’a yapmış olduğu yıkıntı halindeki davranışları, had safhası olur. Emir Timur gönül feth ettiğinden; nezaket içinde Emir Hüseyin’le barışık olmak isterken, her defasında Emir Hüseyin, Emir Timur’u küçülterek, yok etmek bahanesi altında, gereken hâl tavrıyla zulüm yapar. Bu zulmün sonunda, Emir Hüseyin insafsız oluşundan, gaddarlığı daha da artar.
Bu gibi olaylar sonucu, Emir Timur’u öldürmek için sefer hazırlığına başlar, sefere yola çıktığında, Emir Timur’un haberi olur. Emir Timur da hazırlığını yaparak, birkaç gün içinde savaşın olacağı Belh’e ulaşır. Belh de savaş başlar, savaşın sonucunu Emir Timur kazanır. Emir Hüseyin savaş alanından kaçar, Belh kalesine sığınır. Geçmiş zaman içinde Hotan valisi Emir Keyhüsrev’in küçük kardeşini öldürdüğünden, kalenin içinde Emir Keyhüsrev tarafından öldürülür. Emir Timur, Emir Hüseyin’in kaçmasına karşıydı, esir olup hacca gönderip, sakin bir hayat yaşamasını istiyordu. Olmadı.
Savaşın bitimi ile ganimetler Çağatay hanlığına geçer, Emir Timur’un hazinesi, cariyeleri, sarayı, Timur devletinin eline geçer. Emir Timur dört cariyeyi özüne ayırır, diğer cariyeleri ordusundaki komutan ve askerlere dağıtır. Kendisine ayırmış olduğu dört cariyenin içinde, Emir Hüseyin’in eşi olan Bibi Hatun da vardı.
Cariyeleri kendi sarayına gönderir, savaş ganimeti olan cariyelerin özgürleşmesi için, nikâhla veya değeri kadar para ödenerek özgürlüğüne kavuşturulduğundan, kendisine ayırmış olduğu Emir Hüseyin’in eşi Bibi Hatun, han kızıydı, kazan handan gelecek cevabı beklemeye başladı.
Emir Timur ile torunu için makamında görüşmeye gelen, Bibi Hatun’un büyük annesi olur. Makamında Bibi Hatun’un büyük annesi AkgülHatun, başarısından dolayı Emir Timur’u kutlar. Geleneksel kültürleri gereği, kızının ve torunun durumunu netleştirmek için Emir Timur’la gerekli konuşmaları yapar, konuşurken ilk defa karşılaştığı Emir Timur’un, Bibi Hatun’un rüyasında görmüş olduğu yiğidin olduğunu hisseder.
Emir Hüseyin’le evlenmesi için zorladığından dolayı eziklik hissettiğinden, Emir Timur’la, özel konuşma ortamını ister. Özel ortamda; görüşme yapılırken, Bibi Hatun’un değerini öğrenme bilgisini Emir Timur’dan ister, Emir Timur fiyatı söylemez, müsaade isteyerek;
-Sarayımda kalmasını istiyorum.
Akgül ana;
-Bibi Hatun sıradan bir kadın değil, cariye olarak vermem. Torunum çok özel yetiştirildi.  Rüyasında gördüğü erkeğin sen olduğunu bana anlatmıştı, şartlar elvermediğinden Emir Hüseyin’e kadın olarak gitti.
Emir Timur;
-Üzüldüm hem de çok üzüldüm. Savaştan önce düğünlerinde karşılıklı bakışlarımızdan ilgi alakanın bana olduğunu hissetmiştim, bende aynı duygu ile halen yaşıyorum. Allah’ın emri ile eşim olması için sizden istiyorum.
Bibi Hatun;
-Allahın emri ile sana verdik Emir Timur, sen de Türk gelenek ve törelerine göre hâl tavrını alıp gerekeni yapmanı istiyorum. Düğünün yapılmasını, Semerkand’taki sarayda yaşamasını istiyorum.
Emir Timur;
-Kadıyı çağırın bana.
-Emredin Emir Timur,
-Bibi Hatun ile evleneceğim, gereken hazırlıkların yapılmasını istiyorum.
Düğün hazırlıkları için Bibi Hatun Umay anayla baba evine döner, evde evlilik hazırlığı için, regl süresinin dolmasını bekler, kırk gün içinde hamile olmadığı anlaşıldığından, düğün hazırlıklarına başlanır. Hazırlık yapılırken, psikolojik hâl tavrı için doktora gider, gerekenler yapılır, iyileşir.
Bibi Hatun’un Emir Hüseyin’in sarayındaki Kazan Han’ın vermiş olduğu çeyizler, atlar, arabalar, Emir Timur’un sarayına taşınır. Artık düğün günü gelmiştir, heyecan doruktadır.
Babaannesi ile beraber, alışverişe çıkıp gereken elbiselerin yapılması için, memleketteki terzilerle görüşülür, düğün vaktine kadar gerekli olacak elbiselerin yapılmasını terzi ustaları ile konuşulur. Altınlar alınır. Elbiseler için alınan ipek kumaşlar terzilere verilir. Elbiselerden kırmızı uzun omuzları işlemeli, üzerinde iki tane tavus kuşu boncuklarla işlemeli ipek elbise, kolları samur kürkünden olacak, üzerine ceylan derisinden pelerin yapılması için yapımına başlanır.
Saçlarında kullanmak için, fildişi taraklar, tokalar, yakasına bronş, cevahir kutuları, bilezikler, küpeler, yüzükler, soylu kadınların iyilik güzel hayırlı olduğunu belirten, yüzünü süsleyen, palamut şeklinde altın gümüşten olan süslemeler, aralarında palamut salkımları olan, tavus tüylü figürlü, alnına ve yüzüne dökülen sarğuç alır.
Emir Timur’a, kuş gagası şeklinde olan bir takım satranç takımı alır, başına, evlendikten sonra, takması için gümüş altından sarkaç alır. Kazan hanlığına ait, özel damgaları olan kap kacaklar alır.
Damada özel olarak, gereken hazırlık için elbiseler, Hurma ağacı yaprağı nakışlı kemer, miğfer, zırh, at koşumu, gümüş tokalı savaş kemeri, at, cüppe, kemer iğneleri ve özel aslan başlı mühür hediye olarak alınır. Mühür’ün özelliği aslan ve kuş tasvir motifli özelliğini taşır. Düğün hazırlığı için gerekli olan alım satımlar yapılarak, huzur huşu içinde eve dönülür.
Babasından Allah’ın emri ile Emir Timur ister. Bibi Hatun’un babası boynunda olan, otoritenin babadan alınarak, damada verildiğini işaret eden yazmayı Emir Timur’un boynuna sarar. Nikâh Bibi Hatunun babasının evinde; Emir Timur ile Bibi Hatun hazırda bulunarak, Emir Timur’un Yardımcısı, Emir Gıyasettin Tarhan, hocası Mevlana Hafız şahitliğinde, Allahın emri ile nikâh kılır. Nikâhtan sonra Bibi Hatun, geleneksel olarak ekmek ve tuzlu su getirip, konuklarla birlikte yemeğe başlarlar. Emir Timur, Mehir olarak Keş’deki evini verir.
Bu arada kışın bitimi baharın başlangıcından nevruz bayramı başlamıştır, nevruz güneşin koç burcuna girdiği, Tanrı’nın insanı, evreni yarattığı gün olarak yorumlanır.Türkmen adetlerine göre, Türklerin; yerden dünyaya, evrene, yeniden yaşam filizinin tomurcuklanması, anlayışına dayanıyordu.
Türk tarihinde kıtlık ve sert geçen kışlar; otlak yetersizliği gibi ekonomik sıkıntılardan, gök tanrının sayesinde kurtuluş olduğuna inanılır. Cihan’ın hâkimi olan gök tanrıya İnanıldığından, şükredilir, doğaya saygı gösterilir. İstişareler, törenler yapar, törelerini yeniden canlandırır, sorunlar konuşulur, kültürler paylaşılır, kaynaşır bayramlaşılır.
Yedi çeşit Nevruz yemeği yapılır, toplum birliği, dirliği ve huzuru sağlanır. Kök boya, soğan kabuğu ile renklendiren sepetler yapılır, yumurtalar rengarenk boyanarak çocuklara dağıtılır, yumurta tokuşu, kapı dinleme dilekleri yapılır. Dilekler dilenir, resimlendirilir, bir gün gül ağacının dibinde bekletilir, yapılan duaların kabulü için akarsu sularına bırakılır. Kırlarda çiçeklerle yapılan bilezikler taçlar, kollarına, başlarına takılarak süslenilir. Toprağa çizilen gönüldeki dilekler, çizilip gerçekleşmesi için dua edilir. Bolluk bereket zenginlik ve mutluluk dileklerinde bulunulur.
Dördü bir arada olan at, avrat, silah ve yurt dileklerinde bulunularak, istenilen mutluluk dörtdörtlük anlayışına dayanıyor. Bölgenin en büyük uçsuz bucaksız ovasında, meydanında hazırlanan bayram; yaşlı kadın, genç, çocuk, kızlar, yiğitler katılır.
Nevruz sabahı Kuleli kubbeli keçeden çadırlar kurulur, Yeni elbiseler giyilir, evdekilerle bayramlaşılır, bayramlaşma alanında komşularla bayramlaşılır, erkekli kadınlı, şenlik içinde, gün öncesi, çayırlar çimenler içinde, at kişnemeleri, def, kopuz, müzik aletleri, şiirler okunur ve nağmeler içinde bayramlaşma ile birlikte müzikler dinlenir.
Boğa güreşi yapılır, ava çıkılır, ateşin etrafında Türk destanları, masallar, hikâyeler anlatılır, kımız, ayran içilir. Bekârların evlenmeleri için kız kaçırdı programları yapılır,  bu yapılan program da evlilik yaşında olan kız çocukları ve erkekler katılır.
Bahar’ın haber muştusu için çeşitli yiyecekler hazırlanır, kırkı çıkan bebekli gelinler, çocuklarının ellerinden tutar, elvan elvan en güzel kırmızı mavi mor renkli ile çiçekler toplanır, eğlenme, koşuşturma alanında çeşitli kilimler dokumalar yapılır.
Bu kutlamalar; memleketin geniş alanlarına kurulan yemek kazanları ile kesilen kurbanlar, sofralar da yemek yenilir, içilir, giyilir ve eğlenilir. Sirkler, cirit oyunları, davul zurnalı eğlenceler, türbeler ve mezarlar ziyaret edilir. Fakir fukara evlerine, yiyecekler götürülür, sadakalar verilir, hayırlar yapılır, yaşlı kimsesiz hastalar gözetim altına alınır. Sular getirilir, getirilen sular kutsal bilindiğinden eller ve yüzler yıkanır, hayvanlara serpilerek bereketli olması kutsanır.
İnsan ilişkileri; gelenekler, görenekler, adetler ve inanışlar dil birliği ile oluşur. Türk toplumu ve diğer toplumlarda da bu aynıdır. Her toplum, kendi yetiştiği karakteri içinde yeşerir, yeşerttirir, yeşerttirilir, geliştirir ve inançları ile beslenir.
 
 
Türklerde, eski ve şimdi ki yaşam süreci içinde, birçok yörede; halen varlığını koruyan inançları, inanılan gelenekleri, görenekleriyle yaşamaktadırlar. Yaşam biçimlerinde uyguladıkları birçok uygulamalı inanışlarına göre; yaşlanıp çirkinleşeceğini düşünürlerdi. Gece aynaya bakmaz, bakınca; insanın yüzünde nur kalmayacağını inanırlardı.
Suya tükürüldüğünde; servetinin ve mutluluğunun gideceğini, kapının eşiğine başını koyup uyunmayacağını, kapı ağzına oturulmayacağını, elini yüzünü avuçlarıyla kapatıp; uygun bir davranış sayılmayacağını, ay’ın, güneşin insan üzerinde ki büyük tesirinin varlığı; güneşe oturulduğu yerde bakıldığında; boynunun tutulacağını, ay’a bakıldığı zaman da sara hastası olacaklarını, sara krizinin gelişiyle insanlara saldırı gibi hâl tavır olacağını, güneş’in ve ay’ın karşısında, mahrem yerlerini açmak, pantolonu ayakta durarak giymek, uygun sayılmazdı.
El ve ayak tırnakları kirlendiğinde hastalık ve günah sayılırdı, yeni gelin eve girerken, sağ ayağı ile adım atması terbiye edilir, sağ elle yemek yemesi, iki el ile birlikte ekmeği bölmesi, tembih edilirdi. Ekmeği ayakta yemenin, şeytanının rızkına ortak olur inanışı vardı. Ay’ın ilk ve son gecesi, eşiyle karı kocanın ilişkide bulunması doğru kabul edilmez, hamile kalırsa çocuk deli olur düşüncesi hâkimdi.
Çarşamba günü, çocuğun zalim ve serseri olacağını, kadının özel gününde birlikte olmanın, çocuğa bencil yapacağı düşünülürdü. En sağlıklı günlerin, Çocukların cesur kahraman, gayretli ve çalışkan olması için, pazartesi, cumartesi günleri önemliydi.
Kız erkek çocuklarını evlendirirken, kız istemeye giden kişiler, uğurlu günlerde; ekmek rızkın bolluğunu, şeker ağzının tadını, tuz aydınlığa işaretinden, şeker tuz ekmek götürülürdü.
Kız istemeye giden savcı kadın; başına beyaz örtü takar, akraba olma hissini veren sofrayı açar, tüm ekmeği böler, tuza değdirerek, kız evi gönüllü olup olmadığını belli etmek için, şeker kâsesini sofranın ortasına koyardı. Kızın evinden çeyiz giderken; kızın dokuzu denilen ki Türklerde dokuz kutsaldır. Kızın çeyizine konan, her kumaş ve takılar dokuz adet olmak zorundaydı. Gelin kız giderken, şansı açık, bahtı güzel olsun inanışından, gözüne ayna tutulur.
Çoluk çocuğu olsun diye kaynatılmış yumurta yedirilir, gelinin yengesinin eline gaz lambası verilir. Gelin arabası evden ayrılırken, gelin; yengesinin elindeki testiyi yere atarak kırar. Gelin arabası ve gelin konvoyunun; geçeceği yolun sağında ve solunda ateşler yakılır, gelin arabası, konvoyu iki ateşin ortasından arabalarla yolun ortasından gider.
Ateşin, bütün kötülükleri, kötü ruhları kovduğunu, öldürdüğünü düşünülür. Geline nazar değmesin diye arabasına devetüyünden, yapılmış siyah beyaz ipler bağlanır. Damadın akrabaları; gelin geldi, eve bağlansın kalsın inanışıyla kız evinden, ağaçtan bir sopa keser, o sopayı; gelinin geldiği evin avlusuna kazık yapıp çakarlar. Gelin arabası Gelince; gelin ve damat arabadan çıkarken, başına minik taşlar, çerezler atılır. Çocuklar şekeri yesin ağzı tatlı olsun diye, hayatının iyi, kötü günleri olmasın düşüncesinden, kayınvalide gelinin başına şekerler savurur.
Gelin eve girerken, ateşin üstünden atlar, ocağın etrafında dolaştırılır. Kayınvalide gelini karşılar, selam verir, gelinin bir eline tereyağı, bir eline tuz değdirilerek, evin bolluk ve bereket içinde olması dileğinde bulunulur. Gelinin yeni evinde yaşaması, buradaki gelenek göreneklere uyması istendiğinden, kayınvalide gelinin ayağına basar.
Gelin yatak odasına girerken; yolu açık, aydınlık, arı, duru ve temiz olarak kapıdan sağ ayağı ile girer, çocukları olsun, ilk çocuğu da erkek olması dileği ile çocuk beşiğinde, oğlan çocuğu uyutulur, bekletilir. Çocukları çoğalsın diye de gelinin yatağına bebek çocuk bırakılır. Gelinin oturacağı yere varıncaya kadar, ayağının bastığı yere, beyaz halı veya kilim serilir. Yüzünü görenler; maşallah, hüdâ nazardan korusun duasında bulunurlar niyaz edilir.
Evde şeytan, kötü ruhlar varsa, evlenenlerin arasına girmesin düşüncesinden; gelinin yanında kadınlar sürekli makas açar kapatırlar, dua ederler. Ömür boyu kocasının hizmetine girmiş anlamında, gelin kocasının ayağındaki botlarını çıkartır. Nikâh sonrası gelin ve damada Yürek ve böbrek yedirilir, gelinin eline un sürerek, hayatta mutlu olması dilenir, gelin evinin avlusuna girdiğinde, yüze üzerlik otu yakılır ve tütsü yapılır.
İslam dinine girmeden önce Türklerde, Göktürk inancı vardı, bu inanca göre; gök tanrının anlamı, mavi direk anlamındaydı. Gök inancı, bütün canlı cansız varlıkların yaratıcısıydı. Toprak çok kutsaldı. Türklerde tanrı; göğü düzenler, yeri de tanrının isteği ile hakan düzenliyordu koruyordu. Dua edilirken, gök tanrıdan, ulu hakanı koruması, saklaması talep ediliyordu. Din insanlara mutluluk ve aydınlık yolunu gösterirdi. İnsanları, doğruya güzele, iyi işlere sevk edendi. İğde ağacının altında uyunmaz, yalan söylenen evde hayr ve bereket olmazdı. Sözünde durma anlamında; sözünde durmayan şahsın, evinde huzur olmazdı.
Tandır pişiren kadının yanında erkek durmaz, yemin bozanın ömrü kısalır, ayak basılan yere un, süt, ayran dökülmez. Nazar değmesin diye ellerine, boynuna siyah beyaz ip bağlanır.
Hava kararınca hayvan kesilmesi günahtı, sağ elin içi kaşınırsa para gelecek, kulağın kaşınırsa gıybeti yapılıyordur, kulağın kızarırsa hakkında gerçekler söyleniyordur. Bekâr yiğit çok uyursa, gözü kapalı, yumuk gözlü, kızla evleneceği anlamındaydı.
Kaşları bitişik olanların hayatı zorluklarla geçeceği düşünülür, sağ kulak çınlarsa iyi haber gelir, ayakaltı kaşınırsa yola çıkılır, yüzün kızarması, ağlayacağı anlamına gelir. Annesine benzeyen çocuk şanslı ve mutlu olur. Şansı açık olur, düşünülürdü. Dağın, ağacın, pınar’ın, gölün, nehir’in sahipleri vardı. Eve nazar değmesin düşüncesinden; öküz veya koç kafası boynuzu takılırdı. İnsanların kendi üzerine dağdağan ağacından ve göz boncuğu taşıyordu.
Bu Türk geleneği içinde yaşam sürüp devam ederken, Bibi Hatun’un düğünü nevruz bayramına rastladığından, bayram şenliği ile düğün hazırlığı iç içe gelişimi oluştu. Düğünü nevruz bayramında, memleket alanındaki meydanlıklarda, şenliklerle yapılması düşünülür. Mutluluk ışıkları ruhunun derinliğinden doğduğundan, ışığı; kâinatın her zerresinde fark edilip hissedilmesini ister. Bibi Hatun, Rüyasında gördüğü sevdiği taptığı erkeği ile mutluluk cennetinde yaşayacaktı. Ruhundaki mutluluk hissi güneşin ay’ın ışıklarını yansıtıyordu.
Emir Timur Bibi Hatun’un Keş evinde hazırlanan çeyizlerini merak eder, akşam Keş de olan eve gider. Salona girer etrafı inceler, mutfağa göz atar, yatak odasına doğru yürür, yatak odasında süslenmiş olan karyolasına oturur. Etrafına eksik var mı diye bakıyordu, odanın kapısının sol duvarının önündeki ayna dikkatini çekti, aynanın çerçevesi çok zarif kırmızı güllerle çevrilmiş, yuvarlak ayna çok hoşuna gitti.
İçinde fildişi taraklar, tokalar bulunan oymalı ceviz ağacından nakışları çok farklı mücevher kutusunu gördü. Kutunun üzerindeki çekmece dikkatini çekti, ayriyeten sedef bir kutuda anahtar unutulmuş olduğunu gördü, merak ederek kalktı, kutunun kapağını açtı, kutunun içinde yer alan iki adet kitap, defter bulunuyordu.
Emir Timur eline aldı kitapları inceledi,
-Çok seçici kıymetli kitaplar.
Altta bulunan zümrüt yeşili kırmızı defterle deri kaplı defterleri aldı, karyolanın yanına gitti, üzerine tekrar geçti oturdu, önce tereddüt etti, kapağı özenilerek yapılan defterin kapağında Saray Mülk Hatun yazıyordu.
Eline aldığı kırmızı derili kapağın üzerine yapılmış, güneş biçimi bezeli desenler dikkatini çekti. Yelpaze şemse cildin üzerine doğrudan yapılmış, etrafı zincir şeklinde, ayrıca farklı deri parçası ile iki kat bordür oluşturulmuş, kapağı açtığında, güneş ve ay motifi bezenmiş, defterin içini daha fazla merak ederek okuma isteği oluştu.
Defterin kapağını açtığında ilk satırında Ölümsüz Aşkım yazıyordu, Emir Timur şok olur, başının içinde şimşekler çarpışır, şok’a girer, anlam veremediği şaşırtıcı cümleleri mütemadiyen okur.  Ölümsüz Aşkım ne demek, bir başkasını mı seviyor, yoksa benden başkası mı var gibi tereddütler, beyni bulandı. Kalbi çarpmaya başladı elleri titredi, merak etti. “yalnızca seni seveceğim, sonsuza kadar” yazıyordu.
-Neler öğreneceksin, neler Emir Timur neler…
İç geçirerek hüzün dalgalarında göğsünde bir acı hissi oluştu.  Oluşan bu acı tepeden tırnağa dilini yuttu. Konuşamadı. Tekrar okumaya başladı.
Satırlarında “sen bunu hiçbir zaman bilmeyeceksin, kutsal gök mavinin altında çayırlara uzanacağım, kollarım kollarında, ay güneş ben sen olacağız, gökyüzü utanarak uyumak isteyecek, gözlerini, gecenin perdesini kapatacak, tükenmek bilmeyen arzu denizde dalacağız, ellerim saçlarına okşayacak,  gözlerine baktığım o gün on yedi yaşında lotus aşkımla, tomurcuk tadında.
Ilgın ılgın esen rüzgarların tenini okşayışını, derinlerinde dokunuşlarını hissediyordum. Tavus kuşu kanatlarını açmış, bütün ülkeyi sağır edecek çığlıklar atıyordu, benim çığlıklarımı tavus kuşunun çığlıklarından duyulmuyor, sadece ağaçların kenarından akan nehir, mutluluğun resmi suya yansıdığı için,  aşkın masumiyet rengini koyulaştırıyor, masumiyetini gizliyor.
Her gece senin aşkınla ses verirken,
-Gel yanıma kadınım.
Derdin. Hiçbir zaman dokunmama izin vermiyordun, yalnız ruhum istiyor, ona daima azgın sular döküyordu. Savrulan saçlarımı ipek gibi, gül şeftalisi göğsümün rengini gizlesin, saçlarımla ölüyordum.
İpek pembesi gömleğinin düğmelerini hiç kapatmadım, geceleyin yanıma çarşafın altına gir, verirdin göğsüme başını, gönder hıçkırıklar içinde kalan ıslak kirpiklerime.
 
Yanağımdan akan damlaları silerdim, sonra ellerinin içine avucuma alır, yanağımı bağrıma, yanaklarımın başıma, bağrına basar, döşünde kaybolurdum. Benim Ruhumun özünü senden başkası bilemez, o gözlerin konuşurken, benim söyleyecek bütün sözlerim boğazıma dizilir, bir türlü dile vuramaz da, dalgasını içime gönderdim.
Fırtınalar serdi peteklerimin her havaya kalkışında, kış ayazı pencerene vururken, uğultusundan korkar başımı kolunun altına saklardım. Sağ elini saçlarımın ucunu alıp koklar, nefesinle içine hapsederdin seviyorum seni derken, bütün vücudun tırnak uçlarına da sözü gelir, konuşurdu aşkım.
Ben hiçbir zaman başka yerde değilim, yanındayım. Korkma dedi, çünkü çok korkuyordum, gök gülüyordu, korkuyordum, fırtına esiyordu korkuyordum, baykuşların sesi gece ürpertiyor da, gecenin ilerleyen saatlerinde atlar fikir deşerek, oynaşırken, ben senin kollarında uyumak istiyor, sonsuzluğa da almak istiyordum.
Sadece beni anlamanı istiyor, sadece benim yanımda olmanı istiyordum, ölümsüz hasretim, düşmeyen ateşi yanar, dağlarımın fışkıran kor alevleri, lafları nerede kaldın, gel gel artık gel nerede kaldın diye dua eder ses vermemi beklerdim.
Ruhum, canım, kalbim, nefesim, bitmeyen sevdam neredesin, gel artık acı içerisinde kıvranırken, sadece ve sadece seni düşler, seni yaşar, seni koklar, seni içime hapsederim. Gözbebeklerime hapsettiğim yalnız sen, vücudumun her zerresinde ki hür hücrenin içinde sen vardın, bir tek sana olan arzum vardı.
Beni bir tek sen anlayabilirdin, bana bir tek sen cesaret verebilirsin, gözlerinde gördüğüm cesur bakışların esiri olmuştum. Öyle bir esiri olmuştum ki, çölde kervanlar geçiyor, ben arkasından koşmaya çalışıyordum. Yanına yattım, kızgın kum taneleri üzerinde ayaklarının yandığını hissetmiyorsun, yetişemiyordum, bir türlü giden katar katar develerin arkasına yetişemiyordum, bir kervan gidiyor başka bir kervan geliyor, hiçbirine yetişemiyorum.
Sadece koşuyordum, kayak yapan sıcak kum tanelerinin üzerinde başımdan örtüm düşüyordu, zaman zaman nereden ölçü alıyordum, tekrar başıma koyuyordum, mataramdaki su bittiğinde bir damla yağacak yağmura hasretle dua ediyordum. Kavruluyorum çöllerde, çöller beni kaldırıyordu, ben çöllere kalıyordum, ama bir türlü içine girip toprağında kumunda yok olamıyordum.
Tek istediğim karşıma çıkma, tek istediğim içinde hapset, bendi ben, seni sonsuza kadar sevecektim, sonsuz da sadece seninle toprağa girecektim, sen bunu belki de hiç bilmeyeceksin, belki de hiç görmeyecek beni hiç isteyecektin.
Sevgiyle kutsiyeti mi göklere çıkarmıştı, ruhunu tel örgülerle örmüştüm, onun içine hiç kimse alamaz, ben seni ölümsüz aşkla sevdim. Ölümsüz Aşk başka bir gözle bakmamayı öğreti, başka bir söze kanmamayı öğretti. Başka bir tende hapse olmamayı öğretti,
-Ruhum dedim, dedim, dedim…
Tekrarladım. Canım dedim, nefesim dedim, gökyüzüm, gecemdeki ay, gündüzümde ki güneşim dedim. Sonsuza kadar bitmeyecek ölümsüz Aşkım dedim, bir tek sen vardın, bir tek sen kalacaktın, bir tek sen yaşayacak içimde. Ölümsüz Aşkım, ölümsüz aşkıma yazıyorum.  On yed yaşında ateşi düşen gözlerim yükler, bebeklerimde hapsolan ölümsüz aşkıma yazıyorum, yaşama sebebime yazıyorum, ayakta kalma sebebi mi yazıyorum, mutsuzluğumun gecesine. Doğan altın ayarı bakışlar. Atahan altın sarısı parlaklığı ile beni kasıp kavuran, ölümsüz aşkıma yazıyorum.
Biliyorum mutlaka bir gün karşıma çıkacak, belki beni mutlaka bir yerde hissedecek, tanrı, ulu Tanrı, güçlü tanrı, tanrı gökte beni, her yerde her an görecek, duyacak. Şah damarından daha yakın olduğunu biliyorum, niyetimin gerçeğini biliyorum, beni mutlaka duyacak bana mutlaka çözüm gönderecek, bana mutlaka yol gösterecek, ölümsüz aşkımı bekliyorum”.
Emir Timur duraklar, bir nefes alır düşünceye dalar.
-Saray mülk kim, kime âşık, başkasından kalan bir anı defterimi. Gerçekte saray mülk kimdir?
Batu’nun isminin sarayım olduğunu biliyordu fakat buradaki yazının ve git defterini çok özel olduğunu düşününce acaba büyük annesinden kalan bir hatıra defterimi diye düşündü acıların özlemlerin ve yalnızlığın dile geldiği duygu dolu bulutları gördüm yazılan her satırda yazının devamını diğer sayfalarda ve diğer tarihlerde yazılı diğer sayfaya açtı okudu bitmek tükenmek bilmeyen ölümsüz aşkıma diye başlıyordu
Defterdeki yazılanlar daha devam ediyordu, “Bugün birlikte kırlara gittik, özbek pilavının yanında mahzenlerde beklettiğim, kırda sana ellerimle yaptığım, kırmızı şarap getirdim.
Özene bezene sofrayı açtın, çeşitli yeşil otlardan çok, güzel farklı bol ekşili, yeşil naneli salatayı çıkardım. Yanında mis gibi limonatayı, içine buz koyarak sepetten çıkardım.
İki tane minder getirmiştim, sadece minderin rengi maviydi bilmiyorsun, ben mavi çok severim, mavi umuttur, Umudun simgesi mavidir, huzurun simgesi mavidir.
Sonra benim yaptığım pilavı yedin, üzerine buz gibi limonata içtin, arkasından bir şarkı söyledin, öyle güzel sesin vardı ki, ağaca yaslandık, elini omzuma attın. Önümüzde yemyeşil kırlar, uçsuz bucaksız çiçekler açmıştı; mor, pembe, sarı, elvan elvan bir avuç topladım. Saçlarıma dizdin, alnımın ortasına kocaman bir öpücük koydun. Çok mutlu olmuştum, o kadar mutlu olmuştum ki.
Yıllardır kimse saçlarımı okşadın, saçlarımı kaldırdın, kulağıma;
-Seni seviyorum, seni seviyorum, seni seviyorum, seni çok seviyorum…
Tekrar tekrar söyledin, ben inanamadım, inanamadım. Avuçlarını ekledim ellerime, sonra sanırım yutkunamıyorum, heyecandan kalbim yerinden fırlayacak da, çok heyecanlanmıştım.
Çok çok içim yanıyor, içim yanıyor. İçim bağrım yanıyor, hiç kavuşamayacağız diye çok korkuyordum. Ama çok şükür bir araya gelmiştik, ne güzel, üstelikte şarkı söylüyordun. Çok güzel sesin, şarkı söylerken dileklerimle bilmiyordum, hepsini kaybediyordum, bittiği zaman, tekrar tekrar hatırlayalım diye söylüyordun. Gözlerimi kapatıyorum, sadece ve sadece seni düşünüyordum. Üzerimde ne vardı biliyor musun, Sarı papatyalardan gülücükler atan, dağıtan çiçekli bir elbise. Köylü kızları gibi giyinmiştim çok mutluydum, hiç han kızı gibi değil, sadece kendim gibiydim. Sıradan bir kız ve sıradan bir erkek. Sadece ikimiz, başkası yoktu.
 
Sadeliğin, geldiğinde huzurluydum, bana çocukluğunu anlattın, çocuklukta yaptığın oyuncaklardan. Ne yaptın sonra, ilk gün, ilk sevgilin anlattın. İlk kez âşık olduğunu anlattın, bir an kıskandım, ne acı dedim.
Benden önce başkasını seven birini nasıl seversin, çok acımasızsın. Ben burada senin için böyle biterken, sen başkasını seversin. Ne dedin biliyor musun bana,
-Manyak mısın kes sesini.
Dedin
-Niye dedim
-O zaman sen yoktun ki. Ama olsun, ben seni, ben seni… Seviyordum. İçimde sen farkında olmadığından kahkahalarla güldüm, çok güldüm.
-Kız, kız deli kahkahalarla alay ettin, benimle böyle bir alay ettin ki çocuksun sen çocuk, koca bir bebeksin.
Dedim
-Koca göbek.
Sen benden yaşça büyük, bense çocuk gibiydim, dışarıdan bir kaya içinde bir pamuk şeker yedim. Ne hoştur gülüşün, çok güzel.
Neydi bakışın, ama sen benim ruhumda hiç kimse, beğenmese de ben seni beğenmedim, çok az konuşuyordum. Çok öz konuşuyordum, Benim dilim şişmişti, konuşamamak da; bütün derdimi sana anlatıyordum. Anlatıyordum, anlatıyorum, anlatıyorum…, bitmek bilmiyordu.
Hiçbir zaman çok konuştum, Kes sesini demedim. O gün de, akşama kadar birlikte yedik, kaynatıp getirdiğim yumurtalardan yumurta dövüşü yaptık. Kırlarda koştuk ilginç,
-Kim geçecek?
Dedin, sonra tabii ki sen geçtin, ben senden geride kaldığım için oturdum ağladım, ben ağlayınca tepeme dikildin,
-Aciz kadınlardan nefret ediyorum, kalk ayağa.
Diye bağırdın, korkudan ayağa kalktım, ama ben başarmalıyım, neden başaramadım.
Üzülürken, kaldırdın ellerimden tuttun, sarıldın,
-Koca bebek ne zaman akıllanacak, bir gün beni geçeceksin biliyorum. İlk defa da pes edilmez, bunu uzatma.
Dedin, bana teselli verirken aklımdan geçen neydi biliyor musun, geçeceksen eğer sen yavaş koşacaksın, sırf benim gönlüm olsun diye.
Bu da benim hoşuma gitmişti, beni geçeceksin demiştim. Çünkü geçebilirsin dememiştim, anladım ki gelecek yarışta bana torpil geçecektim, hoşuma gitmedi değil, çok da hoşuma gitti, seni yenmek çok hoşuma gidecek.
Ben de güçlü olmalıydım, senin kadar, bende dik durabilme miydim senin kadar, ben bir kadın olabilirim ama ben kadın olarak yaşamak istemiyorum. Kadınlığım içimde kalsın. Ben dışarıda şövalye gibi olmak istiyorum. Dediğimde; bana garip garip baktın,
İkimizde deliydik aslında, çok zekiydi biliyorum, ama içimizde iki deli çocuk vardı. O deli çocukları çok seviyorum, senin gözlerin gülerken senin de bendeki çocukları semt çocuğu sevdim bekliyordum, çok da hoşuma gitmişti.
Zaman çok çabuk geçmişti, akşam olmuştu. Eve gelmiştim hala seni düşünüyordum, bir an evvel yatağıma çıkayım, seninle baş başa kalayım diye hızlı bir şekilde işlerimi yaptım.
Odama çıktım, odamda sadece seni düşünmek istedim, sadece benim ölümsüz aşkım. Benim diye biliyordum, hissettiğini biliyordum, seni seviyorum, benimsin, aşkım. Kendine iyi bak, yarın görüşürüz, ne güzel içimde sen varken yaşamak, ne güzel”.
Emir Timur özel, kaplamalarıyla oluşmuş defterin son satırlarını okuyarak sona gelmişti. Derin, çok derin nefes aldı, gözleri içine girdi, deryasında dolandı. Bu kız kim, kim bu, ölümsüz aşkla sevdiğini anlatan kim.
Bibi Hatun’un, uzun gür saçlarına, kına yakılır. Çeyizleri yaşayacağı eve giden Bibi Hatun, hamama gitme hazırlığına başlar, Emir Timur’un kız kardeşi Turhan Hatun, akrabaları gelini; evinden alıp hamama gider. Defli, sazlı, sözlü nağmelerle hamam sefası; sevgi, saygı, hoş görü içinde yapılır.  Hamamdan bir gün sonra kadınların eğlencesi olan, gelin evinin hareminde kına gecesi hazırlıkları yapılır. Aynı hazırlık erkelerin eğlenmesi için de damadın evinde olur.
Nişan için hazırlanan Bibi Hatun’un annesi, Akgül anne, kızlarının en güzel şekilde hazırlanmasına yardım ediyordu. Saçları alnına düşen perçemleri düzenlendi, başına; altından Kazan hanın aldığı sarı surguç takıldı, yanaklarından uzun zülüfleri döküldü,  Saçlarını üzerine kırmızı pullu İnci işlemeli örtüsü yerleştirildi. Yüzüne hafif makyaj yapıldı, annesi ve babaannesi daha belirgin olması için özendiler. Yeşil elbisesini giyer, yüzünü, pullu boncuklu, kırmızı duvakla örtülür.
O kadar güzeldi ki, bembeyaz cildi, iri siyah gözleri, kıvrık kirpikleri ve şekilli kibar dudağı makyajla daha da güzel olmuştur. Al yanakları görenleri hayran bırakacak kadar güzeldi. Annesinin daha önce odadan ayrılması, misafirlere gelin geliyor diye haber vermesiyle, Akgül anne Bibi Hatun ile birlikte merdivenden aşağı indiler. Bütün misafirler pür dikkat salona giren güzeller güzeli Bibi hatuna hayran hayran bakıyorlardı.
Bibi hatunun uzun boylu zarif, masum güzelliği var. Ayağının altına serilen kırmızı ipek kumaşı Turan Hanım düzenledi. Turan Hanım hayran kalmıştı, Emir Timur’un karısı çok güzel diye içinden iç geçirdi. Bütün kadınlar güzelliğine hayran kaldılar.
Bibi Hatun bütün misafirlerin ellerini öptü, ortada bulunan yastığın üzerine misafirlerin yardımıyla oturtuldu. Odaya giren bütün misafirler sadece geline bakıyorlardı.
 
Damadın akrabaları kınayı hazırlar, kına gümüş tepsiye dizilmiş, mumlar yakılmıştı. Onbeş adet genç kız etrafına dizilmiş hepsinin elinde kınalar mumlar yanıyordu. Kınaya yuvarlak şekiller verilir, üzerine ince mumlar dikilir, kızı erkeği temsil eden, ortasına iki tane mum dikilir. Salona gençler girip, gelinin etrafında dönerek, nağmeleşerek, kına türküsünü söylerler. Bekârlar evlensin diye kına tepsisi, elden ele dolaşır. Gelinin evde bereketin çoğalması için ağlayana kadar kına tepsisi ve nağmeler söylenir, ağlamaya başladıktan sonra mutlu olan bir kadın tarafından gelinin eli kına yakılır, ellerinin kınalarını Akça kadın, bahtı şansı, yolu açık olsun diye altın parayı avucuna Turan Hanım koyarak kınası yapıldı, elleri sarıldı. O esnada yaşlılardan veya sesi güzel olan kadınlardan biri kına ağıdı söyler, kına ağıdı söylendikçe, gelinin ağlaması istenir.
Türk gelenek göreneklerine göre ağlayan gelin ne kadar çok ağlarsa, ayağı o kadar bereketli ve bolluk olur düşüncesinden, hazırda olan tüm kadınlar kına türküsünü söyleyerek ortak oluyorlardı. Bazı kadınlar kıskandıklarından, “dul kadın için bu kadar abartılı düğün yapılmasının önemli olmadığını söyleyerek” dedikodu dilleriyle konuştular. Törelerin gereği yapılan bu evlilik, geleceği çok önemliydi. Aygün Hanım gereğin yapılması için ne gerekiyorsa yapılmasını istiyordu.
Turan Hanım, mükemmel geçen kına gecesini tebrik ederek, erkek evinden gelen misafirlerle birlikte ayrıldılar. Ertesi günün düğün programını düşünerek yapılan istişare sonucu kına gecesi huzur içinde biter, annesi ninesi Akgül Hanım, yüzü gözü şişmiş olan Bibi Hatun’un uyması için seslenerek;
-Kızım yavrum Bibi Hatun sen kalk odana git uyu, yorgunsun, yarına hazır olman gerekli. Biz de zaten uyuyacağız.
Bibi Hatun, yatağına uzanarak sessizliğinin dünyasında; birine sevda duymadan geçirmiş olduğu günlerin vermiş olduğu uykusuzlukla, ziyan olan yıllarına üzüldü. Hayat insana istediğini sunmayabiliyordu, sunsa da, bu sana uymuyor ya da zamanı yanlış gidiyor, geliyordu.
Hayatın; kör büyür, okuyarak dönüşüyor, insanın aradığı tek şey bilinmezliğin şehrine doğru ağır ağır yol aldığını düşünülür. Dünya yoruyordu, her geçen söyleyemediklerini sesli bir şekilde yüze söylüyordu. Kendine itiraf edemediğin duyguları tokat gibi Yüzüne vurarak haykırıyordu. Biliyordu acı yumuşak değil, çok acılar çektiriyor, gün geçtikçe sert bir kaya dönüşüyordu.
Sevgi gücünün gelişeceğine bir türlü inanmıyordu, sevgi kapağı zorba davranışlardan, daha çok acıyor, daha da katılaşıyordu. Sevgi çok güçlü duyguydu, bütün yaralara tek şifa vereceği, tedavi edeceği sihirli bir dokunuş tu.
Yarın sabah olacak, yine yaşamak zorunda kalacaktık. Her şeye rağmen iyi ki yaşıyoruz diye Tanrı’ya yine şükür edecektik, her seferinde, kalabalıklar arasında, sığınağının yalnız kendi teni olduğunu, daha fazla öğreniyor.
Aslında yapayalnız kaldığını çok iyi biliyordu, içinden tek sığınağı kendi ruhu olduğunu düşünmekten, bir türlü vazgeçemiyordu. Sonra bir sürü yüreğine ayrılan, göç eden kuşların; giderken sevgiyi alıyor, kendi kanatlarını daha da büyüterek yol alıyorlar. Her şey ne kadar uzak görünüyordu, oysa her şey ne kadar yakınmış diyerek, gülümseyerek gözyaşlarını atıyordu.
 
Her geçen gün daha fazla tanıyor yaralarını, daha iyi tedavi etmesi gerektiğinin farkında, zaman etrafında pervane gibi dönüyor, hiçbir şeyi beklememeyi, istememeyi öğretiyor. Bazı şeylerin yokluğunda duygular daha da netleşiyor, varlığını daha fazla hissettiriyor. Hatırladıkça, o yokluk deresinde suyunu çekip, çamurunu kurutan çatlakların oluştuğunu gözleriyle görebiliyordu.
Timur da gördükleri; hayalleri tek tek gerçekleştirmek için adeta koşmak istiyordu. Asıl gerçeğin, kendi gerçeğinin okyanusunda; dalgalara vuran, kıyıya atılan bir çakıl taşı olmak istemiyordu. Kum tanelerinin güzelliğini, ruhunun derinliklerinde hissetmek, o pırıl pırıl güneşin ışıklarını teninde yaşatmak istiyordu.
Bu yüzden mutlu çocukluk anılarına gömülerek uyuyabiliyorum, gökyüzü gibi ferahlık veren huzurlu huzura sarılıyordu. Yüreğinin denizi gürültüsüz olmalıydı, sessiz sedasız huzur dolu gönül taşıyordu.
Hatun olmak, istediği yerde olduğunu kabul etmekte asla kendine acımıyordu. Hatta komik bir gülümsemeyle etrafına izliyordu, ruhu Emir Timur’un yanında dolaşırken, sarayın içinde yatağında, yapayalnız gök gürültüsü olduğunda dahi, sığınacağı, sarılacağı, sevdalısı yıllarca yanında olmamıştı. Daima güçlü olmak zorundaydı, Özellikle de mutlu olmak ve mutlu etmek zorundaydı. Nedensiz de mutlu olabilen insanlar vardı, çizgileri vardı, nette küçücük sevgiler, sevinçler, koskocaman bir dünyaya, mutlulukla bakmalarını sağlıyordu.
Hayat vardı ve her şey gelip geçecek, insanın varlığını sağlıklı ayakta kalabilmek,  kirli çiçekleri kimse yetiştirmek İstemezdi. Bahçesinde toprağını kutsal görürdü, herkes insanların saygıya sevgiye ve değer vermeye ihtiyacı vardı. Paçavra gibi bir kenara atılmamalıdır, insan her ne kadar çok okursa okusun, çok bilirse bilsin, hiçbir zaman mükemmel değil. Sonuçta hepimizin kendine acıdığı, tedavi etmek istediği, sızlayan, özünde acı çeken, can çekişen yaraları vardı.
Bazı geceler, kendi ruhunun gökten aşağı bedenine, kendi rolüne bakıyor, seyrediyor. Zaman zaman acımasızca eleştiriyordu, delişmen yönlerini. Kaybolmuş gitgide dingin, huzurlu yalnızlığı ile büyüyordu. Artık farkına varıyordu, Tanrı’ya bol bol dualar ediyor, sürekli. İnsanların, ailesinin, ülkesinin ve dünyanın mutluluğunu istiyordu.
Kendi sonunu da düşünmeden edemiyordu, dua ederken başkalarının mutluluğunu istiyor. Başkaları kötülüğümü istiyorsa, Benim, ülkemin, yok olmasını istiyorsa, o zaman onların duaları, benim dualarım, zıt karşı karşıya gelecek. Utandım, ne olur diyerek, mütemadiyen dua ediyorum. Ulu Tanrı’nın, gerçek adaletine güveniyorum.
Yüreğinden gelen sesleri; Tanrı’ya dualarında söylüyordu, göz olana kadar, ateş yanacaktı. Tanrı’nın izni adaleti ile yanan ateş dönecekti, biliyordu. Hüzünlü zifiri gecesinde, Asla pes etmiyor, umut umudunu her geçen gün yeşertmeye devam ediyordu. İnsanın yüzünü; gözbebeklerinde gizlenir, her zaman yüz ifadesi gerçeği gösterir, diyordu. Ülkesinin yaşadığı fırtınaları; her şeyi silip süpürmüş, yerine tekrar yenisinin yapılması gerekiyordu. Farkındaydı, aradığın tek gerçek ayakta kalabilmek.
Vatanını milletini ve yuvasını düşünmek, aradığı her şeyi yeniden öğrenmek, öğrendiği her bilginin ışığında, tecrübeleriyle destanlar yazabilmek istiyordu. Göz, göz olan yaraları tedavi etmek, biraz geç olsa da mutlaka ilacı vardı, iyi gelecekti. Aradığı her şey doğada yüreğinde, mevcut sevginin sayfaları, hislerinde de, niyetinin güzel olduğunu, gerçeğinin farkındaydı.
 
Tüm hesapların gerçek üstünde hesap yapan, ulu Tanrı var diye düşünürdü. Ancak mücadele etmekle, inanmakla, kararlı olmakla, umudunu yaşatabilirdi. Bilgiye yanılmaz tecrübeyle yükü ağır gelirdi, mantıklıydı. Düşüncesinde; bir açıklaması mutlaka vardır, bilgelik insanın görünenin ardındaki gören gözü, bin şükür diyerek iç geçirdi.
Aklım başımda bin şükür, tercih yapabiliyorum kolay olacak. Belirsizlik daha imam çözümsüzlük doğurur, takıntılar insanı her zaman kör baktırır, karanlık perdeyi çekince odaya güneş ışığı sızmaz. Kara karanlıkta sınavlar verdi, sınavlarda harekete geçmek zorundaydı, Aptal olmamak gerek. Bilgisiz insan çözüm üretemez, cahil insan düğüm noktasını çözemez.
Etrafındaki düğünde, birlikte kaygı telaş panik getirir. En güzeli, kolay olanı karanlıkta dahi, en kolay olanı seçmektir. Kararlı, istikrarlı, sabırla.  Aydınla büyütüp geliştireceğini düşündü; sadece derin sevgisi olanlar algılayabilir, sonunda her şey bir anda geçmese de, insanların yüreklerine, ateşlerine su serpile bilir.
Kara kanayan yarası nasılsın kanamasını durdurur, durduramaz. Adalet sıkıntısıyla yaşayabilir diye konuştu. Korkuyordu, belirsizlik de olsa heyecan vardı, yeni bir hayatın içine gidecekti. Bu o kadar kolay olmayacaktı.
Sorumluluk sahibi olması gerekiyordu, hayatı boyunca öğrendiği bilgilerin ışığında, şu yargıya varmıştı; Uçurumun kenarında bile pes etmemeli. Yeniden bir hayat sunmak gibiydi, doğru her zaman kutsal bir gerçekti. Yanlış yapmak yok olmak demektir. Sonuçta hayatın bir düzeni vardı, yaşamak zorunda olduğumuz. Yaşamak zorunda olduğumuz bir ülke vardır. Hiçbirimiz ülkemizi, ailenizle milletimizi, dinimizi, doğuştan seçemeyiz.
Kendini bulmak istiyordu, bütün insanlar yalnız, aslında yalnız kaldıkça da özgürsün diye düşündü. Susmak gerekiyordu, yalnız kalarak özgür kalabilirdi. Susarak yalnızlığını giderebilir, tek başına değil de artık bir ailesi olacak, bir ülkenin sorumluluğunu alacaktı. Toplumun içinde var olmak, toplumun sorunlarıyla ilgilenmek gerekiyordu.
Özel bir insandı, özel bir insan olduğunun farklılığı ile aktarmak zorundaydı. Düşündü, göze alamadığı yalnızlığında kurtulmak zorundaydı, gerçekliği ile yüz yüze, hayata tutunmak zorundaydı. Bencil olamazdı, tek başına değildi, artık bir ailesi bir devleti vardı.
Doğduğu ortamın tercih etme şansı asla yoktu, geçmiş zamanı geri getiremeyiz, yeni düzene sokulabilir, akıllı olmak zorundaydı. Kötü, çirkin, güzel dost, düşman, varlık, yokluk, bolluk, kıtlık. Her şeyin bir karşılığı vardır, her şey olduğu gibi olması, gerektiği gibiydi. Aşkın en büyük düşmanı; insanların öldüğünü gördüm. Aşkın en büyük düşmanı, büyük nefreti yarattığını gördüm. Sevenlerin ayrıldığını, zulmü, sevinci, gözyaşını, asaleti, serveti ve mevki makamı.
Her şey gelip geçici, etrafına karşı başka insanların acılarına kayıtsız kalan olmasıydı. Tanrının kendisine bütün sınavları başarıyla vereceğini biliyordu, kapanan açılan yoların tümünde tanrının kendisine ulaştığını biliyordu. Kendini bildi bileli acı çeken, insanlara merhem olmaya çalıştı, acı çekenlere, aç kalanlara yardım etti. Savaş eseriydi, oysa bugün kendini esir alan kişinin nikâhı altına girmişti. Yarın evine gidecek, yuvasını kuracak ve ulu hakan’ın yanında kraliçe olarak hayatına devam edecekti.
 
Çok kısa zamanda hayatında çok büyük değişiklikler olmuş ve alışmaya çalışıyor, yıllarca içinde büyüttüğü sevgisi, yenice tomurcuklanmış, bütün umutları yok olduğu bir anda, hayatı yeniden yeşermişti.
Bibi Hatun derin duygular düşünceler içerisinde, belirsiz gibi görünse de, çok istediği, sevdiği İnsanla; aynı evde yaşamak istemezsi, evlenmesine inanamıyordu. Yıllarca istedi, bugüne nasip oldu. Demek ki vakti bugün, geçmişi unutarak, yeni bir sayfa açması gerektiğini farkındaydı. Geçmişin acılarını yanında taşıdığında çok büyük acılara sebep olacağını biliyordu. Tekrar kendine bir şans verilmeliydi, bu evliliğine dört elle sarılması gerekiyordu.
Yıllarca hayalini kurduğu, sevdiği, beklediği insana dört elle sarılması gerektiğini biliyordu. Olanca gücüyle bütün sevgisini, aşkını, aklını, yüreğini vermesi gerekiyordu. Ayakta kalmak zorundaydı, gücüne güç katmak, zafere ulaşmak zorundaydı. Derin düşünceler içerisinde mutlu hayaller kurarak uykuya daldı.
Sabah günün ilk saatlerinde uyandılar; hazırlıklar yapıldı, erkek evinden gelecek olan misafirler bekleniyordu. Bibi Hatun’un düğün alanına götürecek olan araba ve programlarda hazırlanmıştı.
Emir Timur heyecanlı, Bibi Hatun’un anı defterinde okuduğu hayallerini gerçekleştirmek istiyordu.
-Bibi Hatun buna layık.
Diyerek iç geçirdi, yine de içinde cevap bulamamış sorular vardı, bunları konuşacağını, konuşurken neler söyleyeceğini de bir yandan düşünüyordu.
Saat sular gibi akıyordu, Emir Timur arkadaşları Kazan Halil’in kızı olan Bibi Hatun’un evine doğru arabalarla yola çıkarak, eve vardılar. Türk geleneğinde geline yapılan kına, gelin geldiği eve kurban olsun manasındadır. İslam geleneğinde de Hz İsmail, kurban edilmeden önce babası Hz. İbrahim, saçlarını ellerini kına yaparak Allah’a kutsamıştı.
Kazan Halil’in evinde Bibi Hatun’a kardeş kuşağı bağlandı, kardeş kuşağını diğer abisi de bağladı. Bibi Hatun’un üç abisi de kardeş kuşağı bağladı, babasının kolunda Emir Timur’a teslim edildi. Emir Timur eşini yanına alıp arabaya doğru yürüdü. Bibi Hatun baba evinden ayrıldığından ağlıyordu. Annesi, Akgül nine ve Kazan Halil “Allah hayırlı etsin yolunu açık etsin” diye nasihatlerde bulundu. Emir Timur, Bibi Hatun birlikte arabaya binip oturdular, araba tören alanına doğru yol almaya başladı.
Emir Timur tören alanına eşi Bibi Hatunla birlikte girdi, bütün halk bibi gelinle damada bakıyordu, arabadan inerek, kendilerine ayrılan yere yan yana oturdular. Yaşlılar hayırlara vesile olsun sevinciyle tebrikler ettiler.
Kımız getirildi, bütün insanlar şenlikler içinde halaylar çekiyor, kopuzlar nağmeleşiyor, söylenen şiirler, okunuyordu. Ateşin etrafında dönen gençler, kartal figürleriyle neşeli oyunlarla mutluluklarını dile getirdi.
Vakit ilerliyor, Emir Timur kapanış konuşması için davet edildi, sahneye çıkan Emir Timur, halkın mutluluğu refahı için, elinden geleni yapacağına bu söz verdi.
-Yaşadığımız bütün kötü günlerin burada bitmesini, ülkenin, halkın dirilişini kutluyorum.
Yerine oturup konuşmasını bitirdi. Yerine otururken, organizasyonu yapan Türkmen Beyi;
 
-Efendim, kusura bakmayın programımız da bir eksiğimiz kaldı, söylemeyi unutmuşum, Nevruz bayramından dolayı kız kaçırma oyununu uygulamak isteyen gençlerimiz var, sayımız yetersiz diye söyleniyorlar, kırk genç kız kırk genç erkek olması gerekiyor, sayı otuz dokuz diye homurdanmalar var. Bu programın yapılmama üzüntüsü içinde. Yaşlı eli bastonlu bir teyze Emir Timur’un yanına geldi,
-Ulu hakanım senden rica ediyorum, torunumu ben büyüttüm bir yıldır sevdiği kızı almak istiyor, evlenme çağına geldi. Her gün bana eziyet ediyor, bugün bu kızı kaçırıp evlenmezse, ben perişan olurum. Lütfen buna bir çare bulun. Yaşlı teyzenin üzüntüsünü yalvarmasına dayanamayan Emir Timur, Bibi Hatun birbirine baktı. Emir Timur yaşlı teyzenin elini öptü,
-Sen merak etme bir çözüm bulunur, yerine otur rahatına. Sana söz veriyorum ben ellerimle vereceğim, evlendireceğim.
Halktan birkaç erkek kadın Emir Timur’a aynı sıkıntılarını aktardı. Bu adetler töreler sayesinde çocuklar yuva kurduklarından, olayın çok ciddi bir sorun olduğunu anlamıştı. Emir Timur organizasyon yapan genç delikanlıyı çağırdı kulağına bir şeyler fısıldadı; genç delikanlı mutlu bir şekilde ayrıldı işaret verdi. Otuz dokuz kızlar atlarıyla pist alanına dizildiler, eksik kalan tek genç kız için halk sevinç haykırışları için, Bibi Hatun diye bağırmaya başladı. Bibi Hatun, Emir Timur’a baktı, Emir Timur;
-Kraliçem sen benim hatunum, kadınım olabilirsin, kraliçesin bir çözüm bul.
Bibi Hatun Emir Timur’un onayı ile önüne beyaz süslü ipek halının üstünden gelen beyaz ata bindi; Bibi Hatun otuz dokuz adet olan, genç kızların başına geçerek; kırkıncı genç kız oldu.
İşaret verildi, kırk tane genç kız atlarıyla birlikte oyun alanına hızlı bir şekilde gittiler, otuz dokuz olan atlı genç erkek alana indi, eksik olan sayıyı tamamlaması için halk Emir Timur adını haykırarak kırkıncı genç olması için galeyana geldi. Emir Timur kırkıncı genç olarak ipek halıların yanındaki küheylanına bindi. İşaret verildi, kırk genç kız önden kırk genç erkek arkadan atlarıyla kızlardan birini yakalamak heyecanı ile alan iyice kızıştı, heyecan doruktaydı, bütün halk sevinç alkışları içindeydi.
Dokuzuncu turda erkekler evlenecekleri kızları atının terkisine atmış, eşini bulmuştu. Sadece ortada Bibi Hatun, Emir Timur atlarının zarafeti içinde alanda nağmeli kıvranışlarıyla geziniyordu. Gençlerin hepsinin ip gibi dizildiğini gördü, atlarıyla ortaya aldıkları Bibi hatun’un çemberden çıkarması için oyun yaptılar, Emir Timur çemberi yarıp, Bibi Hatun’u atının terkisine atması, alıp gitmesi gerektiğini anladı. Gençler atlarının üzerinde kızlar,
-Alkış.
Diyerek bir ağızdan bağırdı. Bibi Hatun,
-Hakan Timur.
İç geçirerek bağırdı. Halk alkışlarla bağırıyordu, atlar; atların etrafında Temmuz dokuz kez döndü. Emir Timur Bibi Hatun’u almak istiyor, atlar müsaade etmiyordu. Kenetlenmiş olan çemberi yarması, Bibi Hatun’u alması gerekiyordu, Emir Timur alanın en uç noktasına gitti, hızlı şekilde geldi dörtnala gelen atıyla, alandaki çemberi yardı, Bibi Hatun’u terkisine attı. Bibi Hatun’un tacı ve kırmızı örtüsü yere düşmüştü, bütün halk ayağa kalktı, alkışlarla her ikisini kutladılar.
 
Nevruz alanından ev’e doğru gelini almış dörtnala giderken, halk ve düğüne iştirak eden, isteyen insanlar alanda, eğlencelerine devam ediyorlardı. Emir Timur Bibi Hatun, evlerinin havlusundaydılar, kalabalığı görünce şaşırdılar, Bibi Hatun hiç beklemiyordu, bütün hayal ettiği en güzellikler yaşanıyordu. Mutluluktan Emir Timur’un ellerine sarılmış; seni seviyorum kelamını tekrarlayarak kulağına fısıldıyordu. Gelinle birlikte Emir Timur beyaz halı serilmiş alanı üzerinde yürürken, bütün halk; kutlamalarla, eğlencelerle evliliklerini kutladılar. Kutlamalar ışığı ile odalarına çekildiler, odalarında Bibi Hatun’un yıllardır hasret acısını çektiği erkeğinin boyuna posuna bakarak, Emir Timur’un ona sarılmasını koklamasını iç geçirdi. Emir Timu,r Bibi Hatuna olan aşkını;
Canım ruhum baharım lotus çiçeğim
Her salisem senin senle gönül gözüm
Yaşamak senle güzel yaşar ölürüm
Canım ruhum baharım lotus çiçeğim
Dörtlüğü ile aşkını içinden şırıl şırıl şırıldayarak döker. Bibi Hatun yılların hasretiyle dörtlüğe;
Rüyamın baş tacı erim kahramanım
Seninle doğdum yaşarım şahdamarım
Tüm ömrümü sen düşünerek yaşarım
Canım ruhum baharım lotus çiçeğim
 
Yüreğinin derinliklerinden gelen hasret dolu dizelerini dile getirirken, kendini kontrol edemeyerek; Emir Timur’un göğsüne sokuldu. Avuçlarını ellerine alarak sıkıca sıktı, heyecan dolu telaşı ile saliseler ilerlerken Bibi Hatun, Emir Timur’un avuç içlerini öpüp kokluyordu.
Anlatacakları çok konular vardı, bu konuları konuşmak, daha iyi anlaşabilmek heyecanı ile enkazdan çıkmış, canlı varlıklar gibi daha da sıkıca sarıldılar. Yılların hasreti içinde kavuşamamanın verdiği derin yalnızlığın sancısıyla, kıyıya vurulmuş yaralı bir martı gibi çırpınarak, Emir Timur’un, engin derinliğinde yarının güneşine yol alıyordu.
Elife Ergan (Elifçe)
elifeergan8000@gmail.com

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


3 Yorum
Esa
01.04.2019 - 09:49
Açıkçası kurgu ve tahayyül açısından umduğundan çok daha başarılı bir öyküydü. Öykünün cümle yapılarına baktığımızda Elif Hanım'ın hayli yetenekli olduğu, hayal ve akıl gücünün dikkat çekecek kadar diri olduğunu ortaya koymuş oluyor. Cümleleri sağlam kuran Elif Hanım'ın öykü kurmaca mantığını da iyi kavramış olduğu anlaşılıyor. Öyküsünü tarihsel bir döneme bağlaması ve tarih bilgilerini de kullanarak bunu yapması diğer artı detaylar. Fakat dikketi çeken bir kaç husus daha var. Cümleleri ifade bozukluklarından arındırmış olmakla birikte yüklemlerdeki zaman eklerinin ve şahısların yer yer değişmesi anlatımda bir handikap yaratıyor. Vaka planında da bazı edebi teknikleri kullanmayı akıl edememekten kaynaklanan uzamalar da söz konusu. Velhasıl tespit edilecek bir kaç hususun giderilmesi ile ortaya mükemmel bir öykücünün çıkacağı süphesizdir. Açıkçası edebyat eğitimi almamış bir yazardan bu kadarını beklemiyordum. Teknik eksikler bilgi ile giderilir fakat yetenek ve yatkınlık çalışmakla da elde edilmez . Elif Hanımı cidden tebrik ediyorum.

02.04.2019 - 16:49
SAYGIDEĞER ŞAHAMETTİN BAŞKANIM, BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ ve ÖNEMLİ DEĞERLENDİRMENİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUM. ÇOK MEMNUN OLDUM. İNŞALLAH BUNDAN SONRAKİ ÖYKÜLERİMDE TEKNİK EKSİKLERİMİ GİDERMİŞ OLACAĞIM. SİZE ÇALIŞMALARINIZDA BAŞARILAR DİLER, ŞÜKRANLARIMI ARZ EDERİM.

03.04.2019 - 09:22
Elife Hanım,Edebiyat anlamında bir eğitim almadığınızı anımsıyorum,emekli hemşire idiniz.Lakin çok yeteneklisiniz ve öykü çok başarılı,yeteneğinizi keşfetmeniz ve üzerine çok şey katmanız açıkça ortada,sizi tebrik ederim.