BİYA DURİ - UZAKLAŞTIN

Haftanın Yazısı
Ekleyen : Seferi (Nurcan Bedir Ören) , 13 Ağustos 2019 Salı aaa Beğen 4

   BİYA DURİ *

   Uzanmışım koltuğa, müzik dinliyorum. Uzunca bir süredir hastanedeydim. Taburcu olduktan sonra da kullandığım ilaçların yan etkisi beni hayata başlamaktan alıkoymuştu. Anadolu insanına göre normal sayılabilecek değerler, Avrupa insanına göre tehlikeli boyutta düşük sayılınca, doktorlar ilaç dozajını ayarlarken biraz abartmışlardı sanırım.

   Bir haftadır koltukta, devamlı yarı uykulu halde toparlanmayı bekliyordum. Birden geliveren ateşli titremeler, sancı nöbetleri, yanında aşırı yorgunluk, hayatımı bundan böyle bu koltukta geçireceğim hissini uyandırıyordu. 

   Hastayken, hatta büyük ağrılar çekerken kendi iç sesimi duymamak için ne yapabilirim? En kolayı müzik dinlemek...

   Önce batı klasiklerini açtım. Mozart, Beethoven, Vivaldi... Gerçekten dinlendirici müzikler... bana iyi gelir, diye düşündüm.  Ne zaman ve nasıl oldu bilmiyorum, uyumuşum. Uyurken müziği dinlemeye devam etmiş ve o kadar dolmuşum ki ağlayarak uyandım. 

   Genç kızken Türk Sanat Müziği dinlerdim. Onu açtım. Nalan Altınörs, Yıldırım Bekçi, Ayşe Tunalı, Emel Sayın, Zeki Müren...dinlerken yine uyumuşum, rüyamda üniversite yıllarımdayım... annem de var... bazen ben, bazen annem söylüyoruz şarkıları... çok mutluyum ama bir şeyler eksik ne ola ki... Ahhh annem... yine ağlayarak uyanıyorum. 

   Türküler... bunlar da beni ağlatır, ne yapacağımı bilmiyorum. Parmağımla, oynatma listelerini kaydırıyorum. Hangisini dinlesem... Tamam buldum... dili bilmediğimden anlamayacağım, büyük ihtimal ağlamayacağım da... Zaza müziği... Tamamdır... dinleyeceğim listeyi buldum. 

   Ah güzel...hiç bir şey anlamıyorum. Ama... ama sanki bu dili bir yerlerden hatırlıyorum. Sanki bana hiç yabancı değil. O anda dayanılmaz sancılarla kıvranmaya başladım, masada hazır bekleyen bitki çayıma uzandım. Soğumuştu. Ama bir yudum içtim. Biraz sonra bir yudum daha... Midemde küçük bir ferahlama hissettim. Bekledim... bu arada müzik devam ediyordu. Son bir gayretle bir yudum daha içtim. Derin derin nefes alıp veriyordum. Hem terliyordum, hem titriyordum. Dalmışım... Uyudum mu, bayıldım mı bilmiyorum. 

......

 

  Küçük bir oğlan çocuğu... yalın ayak...elinde eski bir çarık... pınara gitti. Ayaklarını buz gibi akan suya tuttu. Arada burnunu çekiyordu. Bazen de sümüğünü koluna siliyordu. Yüzünde mutlu bir gülümseme vardı. Ayaklarını güzelce yıkadı, çarığı giydi. Biraz yürüdü... eğilip baktı, yere pat pat vurdu. Omuzlarını dikleştirip kendinden emin bir şekilde yürümeye devam etti. 

....

   Hava çok sıcak... harman zamanı... bütün köylüler güneşin altında çalışıyor. Kimse halinden şikayet etmiyor. Aniden yağmur bastırırsa diye hiç durmadan çalışıyorlar. 

   -Düvenci çocuk!.. düvenci çocuk! Nerdesin bre?! 

   Çocuk koşa koşa geldi, ayağında çarığı yoktu. 

   - Ni ettin çarığını? Kayıp mı ettin? 

   - Yok... evde... 

   - İyi hadi çık düvene.

   Atın arkasına bağlanan düvenle, harmanda koşturup durmak uzaktan oyun gibi görünse de bu sıcağın altında çalışmak, bir de burnuna-gözüne dolan mucuk sineğinin sıkıntısı... güzel bir oyun olsaydı, Hasan Ağa’nın oğlu binerdi. Niye “düvenci çocuk” tutsunlar ki?...

....

   Ayaklarımın altı yanıyor. Güneş de sanki tam başımda kaynıyor. Üfff bir de şu sinekler... bir bakırın içine ateş yakayım, önümde dursun, sinekler üşüşmez o zaman yüzüme-gözüme... hem güneş yaksın, hem ateş... zaten yanmaya doğmuşuz dünyaya...

....

   -Baba beni kucağına al... dikenler ayağıma batıyor. 

   -Gel... tombuluma alayım seni. 

   Genç adam küçük kızı bir hamlede omzuna oturttu. 

   - Ben küçükken çarıksız, yalın ayak yürürdüm. Çok diken batardı. Belki hâlâ ayağımın derileri buralardadır. 

....

   Babamın ayağının derileri bu topraklarda. Bu taşlarda, dikenlerde. Ben nerdeyim?... Bir şeyler batıyor... birinin acısı bitmeden başka bir şey daha batıyor. Offf...

   Çok acıyor... ayağıma batıyor ama yüreğim acıyor. Baba elimi tut...

....

    Küçük oğlan ata binmiş, rüzgar gibi geçiyor. At, bazen kır... bazen doru... binicisi bazen çocuk bazen genç...

Nerde?... babamın el izleri, ayak derileri, harman yerine düşen teri, gözyaşları?.. 

  -Heey doru at... babamı geri getir! Beraber arayalım bıraktığı izleri! Doru at... yanıyorum... babamın dikenleriyle yanayım, onun küllerine karışayım. Beni de onun köyüne götür! 

.....

  Dumanların arasından başka bir görüntü geliyor birden. 

  -Bak oğlum, ben gidiyom. Sen koca adam oldun. Anana da bacılarına da sen bakacaan artık. Ananın karnındaki kardeşin de doğsun onun da hem ağbisi hem babası olacaan. 

   Genç adam oğlunun yanaklarını öptü. Çocuk,  ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Adam, küçük kızlarını da öptü. 

Karısının alnından öptü.

   -Hakkını helal et. 

   Genç kadın gözyaşlarını yazmasının kenarıyla sildi. Adam elini, karısının karnına koydu. 

    -Allah’a emanetsiniz. 

   Hızlı hızlı yürümeye başladı. Gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu. Arkasını dönünce daha rahat ağlayacaktı.

   -Babaa! Baba gitme!

   Küçük Mehmet daha 6 yaşındaydı. Evin erkeği, babası olmak için çok küçük olduğunun farkındaydı. 

   -Babaa... ben koca adam delilim. Ben daha çocukum. Gitme!

   Babasının arkasından koşmaya başladı. Genç baba, hızlıca yürüyerek, kendisini bekleyen arkadaşlarının yanına gitti. Köydeki bütün gençler, askere gidiyordu. Padişah  Sancak-ı Şerifi açmış, seferberlik ilan edilmiş, eli silah tutan gençlere memleketi düşmandan kurtarma görevi verilmişti. Çocuklarının geleceği için o savaşa gitmeleri, vatan için can vermeleri gerekiyordu. 

    -Baba gitme! Sen benim çınarımsın, en güçlü dayanağım, sıcak günlerde gölgem, geceleri ay ışığımsın. Beni sensiz bırakma! Ben çocukum... ben senin gibi çınar olamam. 

 

....

 

   Bir çocuk ağlıyordu, içli içli... onu arıyordum. Kucaklamak, avutmak istiyordum. Ama bir türlü bulamıyordum. O mu bağırıyordu, ben mi ağlıyordum... bilmiyordum. 

  - Gitme... gitme... götürmeyin babamı!...

   .....

 

   Kalbimde hissettiğim büyük bir ağrıyla uyandım. Nefes alamıyordum. Bir kalp krizi geçirdiğimi düşündüm. Tamam her şey bitti. Gidiyorum... dedemin 6 yaşında koca adam olduğu, babamın ayak derisini dikenlerde bıraktığı yere gidiyorum. Gayri ihtiyârî kapıya baktım. Birazdan kapı açılacak ölüm meleği “ Emaneti almaya” gelecek. Kalbim o kadar çok atıyor ki hızından yoruluyorum.

    ....

   Tablette müzik devam ediyordu. Bir kelimesini bile anlamıyordum ama kafamda o çocuğun sesi yankılanıyordu.

  - Sen benim ağacımsın, çınarım

     Gitme baba sensiz ben naparım.

     Gidersen ay da gider, yıldız da

     Yaprakların arasından sız da

     Yüreğime süzül, karanlığı

     Yok et, geri getir o ışığı...

   

   - Biya düri sıfte zê şiye biya düri 

      Nafay zê asme biya düri 

      Nıkay zê astari biya düri, mıra düri 

 

      Meso diyağe zerre mı, meso 

      Roştiya çımanê mı, meso 

      Darê mezela mı, meso *

 

   Müzik açıkken ne kadar uyudum, ard arda kesilmeden nasıl nefesler, deyişler dinledim bilmiyorum. Ama duyduğum her şeyi anlamış olmam lazım ki yürek yanıklarını, acıları içerimde hissetmiş, tee babamın hatta dedemin çocukluğuna kadar da gidip gelmiştim. “Müziğin evrensel dili” derler ya hani sözlerinin anlamını bilmesek de müzikle anlatılmak isteneni anlarız, etkileniriz. Bu inim inim inleyen tınılar, beni nasıl içine aldı  bilmiyorum ama o sözler, derin bir acı ile birlikte ağlayarak uyanmayı bırakın, kalp krizi geçirtiyordu nerdeyse...

    O günden sonra Zaza müziğini dinlerken bilincimin açık olmasına dikkat etmeye çalıştım. Zira müzik dinlerken azıcık uykuya dalsam hemen kayalarının bile ağladığı, küçük çocukların kuş olup, kayıp kuzularını aradığı, kuyuya düşüp kaybolan taslarının Ceyhan Nehrinde bulunduğu köye bir yolculuk yapıp, yüreği yanık anaların, babasız çocukların, evlatlık diye alınıp çalıştırılan küçük ırgatların feryatlarını yine duyarım. 

   

___________________________

Biya Düri: Uzaklaştın

Biya düri sıfte zê şiye biya düri 

Nafay zê asme biya düri 

Nıkay zê astari biya düri, mıra düri 

 

Meso diyağe zerre mı, meso 

Roştiya çımanê mı, meso 

Darê mezela mı, meso *

 

Türkçesi:

Uzaklaştın ilkin gölge gibi 

Bu sefer Ay gibi 

Şimdi de Yıldız kadar uzaksın 

 

 

Gitme içimdeki dayanak 

Gitme gözümdeki ışık 

Gitme mezarımın başındaki ağaç



Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Orhan Özer
15 Ağustos 2019 Perşembe 13:52:06
Nurcan hocam gerçekten de çok etkileyici bir hikâye, okurken insan kendini hikâyenin içinde buluyor hatta bire bir yaşıyor dersem abartmamış olurum.

Seferi (Nurcan Bedir Ören)
15 Ağustos 2019 Perşembe 16:19:49
Tesekkürler Orhan Bey... yazabildiysek ne mutlu...

Aytül Kaplan
18 Ağustos 2019 Pazar 14:08:28
muhteşem ..ben de bu öyküyü okuyunca "kayalarının bile ağladığı, küçük çocukların kuş olup, kayıp kuzularını aradığı, kuyuya düşüp kaybolan taslarının Ceyhan Nehrinde bulunduğu köye " gittim. Kuş olan küçük kızın "yusuuuuuf yusuuuuf" diye ötüşü kulaklarımda çınladı...gerçekten de çok güzel...

Seferi (Nurcan Bedir Ören)
20 Ağustos 2019 Salı 03:51:35
Yeni destanların da oluşmaya devam ettiği bir coğrafyamız var. Acılarımız ortak, geleceğe yönelik ümitlerimizin de ortak olması imkansız değil.

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...