Garip Tecelli

Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 14 Ekim 2011 Cuma aaa Beğen
Bu Eser 27.11.2013 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir.

 Garip Tecelli     
 
 ( Şahamettin Kuzucular)


Her ne an o günleri, anarsam, yâd edersem; bir kekremsi buruk hüzün, zihnime doluverir.  Bu hüznün renk dekoru, ya beyaz kar örtüsü; ya da bozkır rengidir. Bu mekânlarda gezen geçmişimdeki ben’ler, her bozkır mevsiminde ilkbahar gönüllüdür.  Hafızamın sahnesinden o yıllar gözükünce, otuzuna gelmemiş diri bir benlik çıkar. Yüzümden buruşuklar, gözümden gözlük düşer. Kasları canla dolmuş esrik bir ben olurum.

Anılar dehlizinden düştüğüm sahnelerde yollar pek viranedir. Duvarları dökülmüş evlerin arasında ceylan gibi sekerim. Köhne dekora tezat tenimde can fıkırdar, dudaklarımda ıslık, gözlerim ışık saçar. Her daim dimağımda türkü beslemişimdir. Her adımda bir halay figürü tutmuş gibi ruhumda çılgın neşe, kalbimde kan oynaşır.

Otuzundan öncekiler, canın candan düştüğünü; duyuların, duyguların, bayatlayıp; nasır tutup, körelip, ufaldığını ki nerden bilecekler? Kırkından sonrasında bedendeki her duyu, zihindeki her imaj, gönüldeki her hayal, yürekteki her ışık eksilip ufalıyor. Her duyu körelirken, her tepki aşınıyor.  Kaslar can eskitirken günler de kısalıyor. Her biten günle birlik, bir kıvanç azalıyor, her geçen an içinde bir şeyler eksiliyor. Çeyrek haz, paslı sevinç,   kıvamı kaçmış gönül, pörsümüş bir bedende baş başa kalıyoruz. O gençlikteki gibi acılar o şiddette, sevinç o tonda değil.

Kırkından sonra hayat eksilmek, pörsümektir. Basit bir hazza gülmek, küçücük bir sebeple günlerce mutlu olmak, artık uzak hayaldir. Hayat kırkından sonra artık ölmeye başlar.

Eşkin at gibi kıvrak, dipdiri yürüdüğüm günler kalmadı bende. Melekem yavaşlamış, sözler ya kör ya topal.  Cümlelere koştuğum sözler çok yakışıksız. Duygular çok körelmiş, gözler ve zihnim yorgun. Sonbahar hüznü çökmüş halime mecal mi var.
Onunla yeni evlenmiştik. Kazancımız mütevazı ihtiyaçlarımızı temin edecek kadar çoktu. Halimizce davranır, gönüllerimize göre düşlerden sakınırdık. Patatesi, biftekten; ıspanakları kıymetli buluyorduk. En basit şeyden bile zevk alırdık nedensiz.
Karsta’ki müthiş kale bu evden gözükürdü. Karlar üst üste yağıp pencereye çıkardı.  O vakit, cam önüne kimsesiz kuşlar konar; koyduğumuz yemleri almaya gelirlerdi. Karlı kışlı günlerde bunlarla eğlenirdik. Eşimle yanak yanak bu hali seyre dalar, camlara tıklayarak onları korkuturduk. Kar yağarsa gülüyor, yağmazsa da gülüyor, serçeler gelmezse de; biz yine gülüyorduk.
Bu serçelerden. Minnoş, hepsinden fazla kalır, ön camda oyalanır, odanın içindeki saadete hayran olur; bebeğimize bakıp hülyalara dalardı
Minnoş, bir bilge kuştu. Kim bilir, kaç kedinin tırnağından kurtulmuş, kim bilir kaç yağmurun yaşında üşümüştü. Kim bilir kaç tilkinin dişine düşmemişti

İçeri girsin diye ne zaman camı açsam, yine korkup kaçardı. İnsanlara güvenmek en büyük tehlikeydi. Bize de güvenemiyor,son hızla kaçıyordu..

Zemheri sabahları camları buzlar sarar, ayaz, sabaha kadar kanaviçe işlerdi. Camların yüzeyinde binlerce desen vurur; çizilen motiflerden kale de gözükmezdi. Yorgana sarılarak camlara yaklaşırdık. Kanaviçe desenler çizilmiş bu buzların içindeki sayısız figürlere bakardık Nefesim camlardaki motifi erittikçe camdan bir delik çıkar, kırağı eridikçe dışarı gözükürdü. İşte o vakit Minnoş penceremize gelir yemlerini yiyerek odayı seyrederdi.

Sömestri tatili için uyandığımız o sabah, Minnoş’u son kez gördüm. Camdaki motiflere, kırağı derya tutmuş, kırağı kargıları sanki orman kurmuştu. Camlar her zamankinden daha da kalın donmuş, buzlar üst üste binip camda kat kat olmuştu. Sobamız yandığında bu kargı ormanının tüyleri eritmişti. Kanaviçe desenler buhar olup açtılar. Hâla cam kenarında Minnoş’tan eser yoktu. Belki daha da sıcak, bir saadet arıyordu.

Kahvaltıya bir şeyler almaya çıktığımda onu kapıda gördüm. Minnoş’un kanatları çürük yapraklar gibi aykırı duruyordu. Tüyleri kabarmıştı. Gagası dış kapıya çevrilmiş yatıyordu. Eşiğin yakınında buz olup kesilmişti.  Umutsuz ve çaresiz, kapımızda çırpınmış, buz tutan son umutla nefesi tükenmişti. Gözlerinde hüzünden sarı bir ışık donmuş, kınalı tırnakları ölüme tutunmuştu. Ölüme teslim olan hüzünle yatıyordu Gözünden düşen ışık karlarda yalap yalap parlayıp uçuyordu. Karlarda parıldayan binlerce ak zerreden birisi minnoş’undu. Işıklardan birisi, Minnoş’un canı mıydı?


İçimdeki bir nehrin buzları çatlıyordu.  Bu nehre ördüğüm set karton gibi yırtıldı.. Kalbimde hapis kuşlar zincirleri kırıyor boşalan gözlerimden göklere uçuyordu. Kalbimdeki ırmaklar gözlere kadar taştı. Minnoş’un bedenini elime alamadım. Bakkalla ev arası bir hayli kalakaldım.
Erzurum’dan ayrılıp dağlara gelene dek eşime yavruma da Minnoş öldü demedim. Karlar üstüne düşmüş kargalar görmeseydim, yine de söylemezdim. Rampalı tepelerle, ütülü bayırlara dalarak gidiyorduk. Karlı kış türküleri geliyordu aklıma… Zemheri, karlı dağlı, o gurbet türküleri...
Sinirli poyrazların savurduğu tipiler küme küme uçuyor, beyaz kefenler giymiş bayırlar arasında tozutup duruyordu. Besbelli çok soğuktu,
Ayaz ve bu ıssızlık yollara pusu kuran çok kadim eşkıyadır. Bingöl’ün dağlarında şakiler kol geziyor; yolcuların ağzını bıçak da açmıyordu. Gün be gün askerleri vuran şakiler vardı.  Jandarma jeeplerini görüyorduk çok zaman. Onlarla tehlikenin peşinde geziyorduk. Herhangi dönemeçte bizleri durduracak terörist bekliyorduk. Her karaltı bir şüphe, her şüphe arkasında kötü senaryo vardı. Silahlar uzanıyor,  yolcular iniyorlar, silahlar patlıyordu.
Dünyadaki en güzel bebeği seviyordum. Yolcular görsün diye havada tutuyordum. " Daha sevimlisini gördünüz mü ?" der gibi bebekle oynuyordum..Bebeğim yolculara gülücük atıyordu. Yolcular benden alıp sevmeye başladılar. Kimisi ısırıyor, kimi dua okuyup, üstüne üflüyordu.
Karlıova’ya bile bir hayli uzaktayken başa gelecek bela kendini göstermişti. Otobüsün halinde garip bir şeyler vardı. Otobüs birden bire zınk diye duruverdi." Teröristler durdurdu ?" sanarak irkilmiştik.  “Küçük bir arıza var “ diye seslenmişlerdi. Otobüs çalışarak yoluna devam etti. Bu olay olacağın daha başlamasıydı.
Söylenenin aksine, arıza devam etti. Bingö’le gelene dek sanki dokuz doğurduk. Minnoş gibi ayazda ölmek istemiyorduk? Bingöl’de saatlerce tamir için bekledik.  
Tekrar olmuştu akşam yolları eşkıyalar ayazlar bekliyordu. Az sonra bu arıza tekrar ortaya çıktı. Araç bir çalışıyor, biraz sonra pat diye yeniden duruyordu.
Bir ara gözlerime bir uyku kapanmıştı. Dağların üzerinde kaymaya başlamıştım, derelerden sıçrıyor, tepeden fırlıyordum.  Uçuyor, uçuyordum. Sonra ovaya inip öylece kayıyordum.. Bir ara kanatlanıp kargalarla yarıştım. Bilmem nasıl olduysa bir araç içindeydim Eşkıyalar yol kesip, bizleri durdurdular. Yolcuları karların üstüne uzattılar. Birinin kafasını kar ile buladılar. Karların içindeki delikten bakıyordum. Aniden fırlayınca eşimde çok korkmuştu. Yine gümbürtü çıkmıştı, telaşla uyanmıştım.
En sonunda araba, Gölbaşı yakınında bir terkedilmiş tesis yakınında durmuştu. Az sonra bir gerçekle karşı karşıya kaldık Aracı kullananlar ortadan yok olmuştu. Harabenin içinde açık hiçbir yer yoktu. Kapılar kapalıydı. Terkedilmiş tesisin önündeki lambanın ışığında kalmıştık.
Ayazlar kol geziyor, vahşi homurtularla camları tıklıyordu. Kaloriferden bile artık hiç ümit yoktu. Telaşla ne bulursam bebeğe sarıyordum. Kapsını kırdığım benzinliğin içinde bizleri ısıtacak soba gözükmüyordu. Şoförler hemen nasıl ve nereye gitmişti.
Bu tesis artığının metruk duvarlarından yazılar silinmişti. Lambaları yanmayan tesisin direkleri beyaz örtüler giymiş bir Azrail gibiydi. Dalları kar sıvanmış söğüt hayaletleri canlı cadılar gibi poyrazda titriyordu. Yoldan geçen araçlar karları tozutuyor, tipi ile birleşip bize saldırıyordu. Poyrazda ufalan kar, hayalet gibi uçup, etrafta dönüyordu. Beyaz pelüşlü cinler damlarda oynaşıyor, soğuk kahkahalarla bizi süzüyorlardı.
Kulübeye doluşup, civarda ne bulursak yakmaya başlamıştık. Masa, sandalye sıra hiç bir şey kalmamıştı. Otobüsten yakacak ne varsa yakacaktık. Yolculardan telefon no’ları alıyordum. Firmayı mahkemeye vermeye kararlıydım. Bebeğim üşütürse intikam alacaktım.
Ateşe çember kurup sohbete başlamıştık. Bir takım yolculardan türkü bile dinledik.  Gökyüzü yıldız dolu, bulut ayazdan korkmuş, dolunay da çıkmıştı. Kırların düz yamacı Ay ile parlıyordu. Tümsek ve derelerde saklanan zifri gece, Ay’ın serdiği gümüş örtüye bakıyordu. Şafak sökme anını yolcularla seyrettik. Kimseyi uyutmamış, hep uyanık kalmıştık. Şafak yeni sökerken umut da gözükmüştü. Maraş’tan bir midibüs bizi almaya geldi.
Gelirken yaşananlar aklımda kalmamıştı. Osmaniye Gar’ından binmiştik otobüse. Kars’a geri dönüşün telaşı içindeydik. Sömestri tatilini ne güzel geçirmiştik. Tüm dostlarla birlikte yaşanmıştı o günler. Zemheriden kurtulup, baharda yaşamıştık. Bu gün dahi bahardan kalma bir kış günüydü. Hava günlük güneşlik, gökler pırıl pırıldı. Aksilik düşünecek hiçbir sebep de yoktu.
Osmaniye’den çıkıp Kanlıgeçit’e geldik. Şubatta Aslanlıbel, bahar ile kış ayı arasında sınırdır. Çukurova’dan  bahar bu dağdan öte geçmez.. Aynı gün, aynı mevsim ve hatta aynı anda; kış ile yaz arası sadece bin metredir. Aslanlıbel’e varsan, kolları kanat açsan, bir elin kar tutarken; bir elin bahar tutar. Bu dağın batısında şubat bahar ayıdır. Bu dağın kuzeyinde şubat kış vaktindedir.
Hiç nedeni olmayan gariplik vardı bende Bileti sorgulayan bu muavin tanıdıktı. Önceden bu araca ne zaman binmiştim ben. Koltuğun kumaşları hiç yabancı değildi. Bu koltuklara sanki önceden oturmuştum. Öndeki çatlak camın çatlağı tanıdıktı. Gelirken ve dönerken koltuk numaraları ne için aynısıydı. Otobüsün rengi de sanki çok tanıdıktı. Acaba aynı marka ve model denk mi geldi? Eşime dönerek:
_ Tesadüfe bak aynı otobüs ile biz geri dönüyoruz. Diyerek şaka yaptım. Sözüme dudak büküp etrafı inceledi. Hiçbir şey söylemeden omzuma yaslanmıştı
Bebeğim huzur dolu kucakta uyuyordu.  Dağlardan, yeşil çamlar bize dal sallıyordu. Hava ne kadar güzel, ne kadar da mutluyduk. Bebeğim kucağımda eşim omzumdaydı. Eşimin dudakları yanağıma değiyor, sıcacık nefesini boynuma soluyordu. Parmağıma dolanan bu narin parmakları bu saadeti bağlayan gönül mengenesiydi.

İçimdeki evhamı besleyen çok şey oldu. Şu çalan şarkıları aynı sıra duymuştum. Her şarkıdan sonraki şarkıyı biliyordum.  Arkaya geçen adam tanıdığım biriydi. Gelirken not aldığım kâğıt aklıma düştü. Plaka ve bilgiler kâğıtta yazıyordu. Bebek hastalansaydı ben dava açacaktım

kahraman Ahır Dağ’ı güngörmüş onurlu başına, mazisinden gelen gururu göstermek istermiş beyaz bir kalpak takmıştı. Her baharda yeniden yeşereceğine işaret olan yeşil hırkasının üstüne beyaz bir başlık takmış; ihtişam ve azametle "ben buradayım" diyordu.
Görkemli Ahır dağ’ın ak kalpağı gözüktü. Omzunda yeşil kaftan başında, akbaşlığı, beyaz tennure giymiş, ovaya oturmuştu. Ovanın şeyhi gibi postunda düşünüyor, dergâhına girene saygı emrediyordu. Tevekküllü halinden sükûnet okunuyor, saygın bir sükût ile mevsimi dinliyordu. Ahır dağı’ın muazzam endamında otogardan içeri molaya çekilmişti.

Araçtan iner inmez plakaya bakmıştım. Gölbaşı’nda bırakan işte o otobüstü. Bu şoförler ve muavin, işte o kişilerdi. Geldiğimiz araçla yeniden dönüyorduk.. Artık hiç şüphe yoktu. Bir acayip tesadüf bizi savuruyordu.

Şaşkınlık hayli sürdü. Otogardan da çıktık. Yeşiller azalıyor, beyazlar artıyordu. Gölbaşı’na çok da mesafe kalmamıştı. Eşim huzursuz oldu. Bu tatsız ahvalimiz bebeğe yansımıştı. Hiç sızlanmayan bebek nedense ağlıyordu

Kucağımda bebekle arka koltuğa geçtim. Yedek şoför en arka koltuğa oturmuştu.
—Biraz konuşabilir miyiz?
— Buyurun.
Dedi şoför.

—Onbeş gün önce Gölbaşı’nda bırakıp kaçtığınız bu otobüsteki yolculardan biri de bendim? Bu bebek hasta olsaydı size dava açacaktım.

Sözlerdeki tehditkâr bu manalara karşın ses tonum güven veren sükûnet içindeydi. Sesimde tehditten çok dostça bir sitem vardı. Şoför, hali çözünce hafiften gülümsedi. Bebeği benden alıp, sevmeye başlamıştı. “Bin kez de bir olacak arıza idi “ dedi. “ Yolculardan korkarak bırakıp kaçtık “ dedi. Bana en ilginç gelen şu sözleri olmuştu. : “ Arızanın sebebi hala da bulunmadı. İşte on beş gündür de o arıza çıkmadı. Servis hiçbir yerinde arıza bulamadı. “ Duyduğuma inanmak bana zor geliyordu. Dağlarda yüz kez çıkan arıza sebepsizdi. İçimde başka kuşku yeniden dirilmişti. Gelirken yaşananlar tekrar mı olacaktı.. Yine aynı olaylar bizi bekliyor muydu?

Endişemi anlayan  şoför gülmeye durdu.. On beş günde on sefer yolculuk yapmışlardı. Seferin hiç birinde bir sorun olmamıştı.

İkimiz de farklı bir sohbete başlamıştık..Gölbaşı molasında  akşam yemeği yedik. Bir gecenin bedeli yemekle ödenmişti.

Yola tekrar çıkınca şoförle oturmuştuk.
—Bizi bıraktığın yer buralarda olmalı değil mi?  diye sordum.
—Tam oraya gelince sana göstereceğim.
—Sadece merak ettim. Ama orda donmamız işten bile değildi. Bebek zatürree olur diye ben çok korkmuştum .Bari sıcak bir yerde bırakıp kaçsaydınız.. Köhne bir barakada bırakıp gitmiştiniz
Oraya zor yetiştik size belli etmedik.

Eşim, işaret edip beni çağırıyordu. Bebeğimle kalkarken garip bir şeyler oldu. Otobüs, kaydırıyor, kornalar çalıyordu. Ön camdan uzun devre farlar gözüme daldı. Bir saniye geçmeden farlar ön camdan girdi, Şiddetli gümbürtüyle yolcular havalandı. Darbenin etkisiyle bebek kolumdan uçtu. Buzlu yolun üstünden bir yere doğru kaydık. İnsanlar çığlık çığlık karanlığa karıştı. Bebeğin arkasına yetişmek istiyordum. Şişedeki su gibi çalkalanıp durmuştuk. Araçtaki her şeyin döndüğünü fark ettim, Koltukların altından üstüne dönüyordum.
Göğsümün üzerine sanki bir dağ çökmüştü Göğsümün üzerinden ağırlık birden kaydı. Mekân alt üst oluyor, öylece dönüyorduk. Ellerim bebeğimi can havli arıyordu.

Her yanım kar beyazdı. Her yanım buz kesmişti. Burnumu kar tıkamış, kulağım kar dolmuştu.  Sol kaburgam ciğerin içine batıyordu. Bir nefes almak için kendimi yırtıyordum. Gözlerimin içine sanki kan akıyordu.. Kirpiğim mızrak gibi kaskatı batıyordu. Eğer nefes almazsam burada ölecektim. Beynimdeki tüm sesler bir soluk al diyordu. En sonunda bir nefes almayı başarmıştım. Yanımdaki bir kadın:  
—Anam, anam! Diyordu.  Elim kanlara değdi. Kan seli köpük köpük karları kınalıyor, bir yandan ığıl ığıl karlara yürüyordu. Bebeğim pelte gibi benim kucağımdaydı. Yoldan uzak yerlerde karlara karışmıştık. Araçların farları üstümüze vuruyor, insanların sesleri bana ulaşıyordu.

Zihnimin şeridinden bir milyar portre geçti. Ömrümce her duyduğum sesleri duyuyordum. Binlerce bildiğim yüz, binlerce tanıdık göz bir saniye içinde aklımdan akıyordu. Yaşadığım anılar zihnimde geziyordu. Diş, kafa, göz, ışıklar,  denizler geçit yaptı. Gözlerim açıktayken bir rüya görüyordum. Zihnimdeki ses ise “ rüya değil “diyordu.

" Ben burdayım " diyerek bağırmak istemiştim. Zihnim haykırıyorken bir tek ses diyemedim. Bir düğüm boğazımdan sesleri boğuyordu,göğüs kafeslerime bir dağ bastırıyordu. 
 Gözlerimi kaparsam buradan gidecektim. Bebeğim uyuyordu, bebeğim huzurluydu. Eşim... Ya Eşim Ya Eşim neredeydi?

 




Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...