Iskalanmış Hazanlar

Ekleyen : Şahamettin Kuzucular , 15 Ocak 2012 Pazar aaa Beğen

Bu Eser 14.01.2014 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir

Iskalanmış Hazanlar

Yeşil yamaçlarıyla adım adım yükselen dağları ve onların yemyeşil dik başını seyretmenin dışında başka ne işi vardı? Çoğu kez, bu balkondan ormanın yeşil saçında kel bir alan gibi duran şu düzlüğe bakardı. O düzlükte bir damdan kalıntı olmalıydı. O kalıntı, bir anının mezar yeriydi ona. Buraya yeniden döndüğü zamana kadar hafızasından silinmiş olan bu hatıra, kuyulardan fırlayan sondaj suları gibi anılardan fırlamıştı. Düzlüğün güneyinde, evleri, vadinin iki yamacında da bir birinin üzerine çüş bindi oynar gibi üstü üstüne tırmana tırmana yükselip karşı karşıya bakan Belen ilçesi vardır. Çocukluğunun bir kısmı bu ilçede geçmişken, kırk yıl zamandan sonra yine buradaydı işte. Ata yurdu, gizli bir mıknatıstı. Boşluğa her düşenin koştuğu son kucaktı. Bunca yıllar boyunca ruhuna huzur veren başka yer olmamıştı. Şu anki huzursuzluk, kırk yıllık tortuların ruhundan sızmasıydı. Belen, Belen’di ama kendisi Belenli’den çok farklı birisiydi.

Onu yurdundan atan olayları düşündü. Yıllarını hapiste geçirten hatıranın acısıyla burkuldu. Zaten hep yıllar yılı bu olayla yaşamış, zihninden hiç çıkmayan kederle yaşamıştı.

Arabanın sesine umutla irkilse de, "İşte geldiler" diye, sevinçlere düşse de bak yine boşunaydı. Arabadan inenler, beklenenler değildi. Eskiden tüm aile aynı avluda yaşar, dede , gelin ve torun birbirinden kopmazdı.

Günlerin, saatlerin, önemi sanki neydi? Mevsimin değişmesi, ötesinde günler hep aynı günler, dağlar, hep aynı dağdı. Güneş, doğup batıyor; dağ yeşil kalıyordu. Ama insan hayatı her nesilde değişmiş, ahlak, töre ve yaşam kuşak kuşak bitmişti.

O düzlükteki damda, elli sene öncesi cinayet işlenmişti. O zamanlar ne enerjik, ne kadar neşeliydi. Ama şu anda artık, beş yüz metre yürümek, ne kadar güç bir işti. Şimdi, beli bükülmüş, boynu toprağa dönük, yüzü yere yakındı.  Şu fersiz dizleriyle yollarda zor yürüyor, canını caddelerde güçlükle sürüyordu. Dermansız bacakları git gide bükülmüştü. Yaşlılık çoğaldıkça belleri büküyordu. Yaşlandıkta her uzuv toprağa bakıyordu. Canın içi ve dışı toprağı özlüyordu. Bu toprak; ata, baba teninden bulamaçtı. Bedeni, geldiği bu toprağın ruhunu özlüyordu. Elleri, buruş buruş, mecalsiz benekliydi. Eğilip bir şey almak, kalkıp su içmek bile, bin bela şimdi başa.

Sanki telefon çaldı, yoksa aradılar mı? Heyecan boşunaydı, zil sesi üst komşunun telefondan gelmişti. Üstteki dairede koşturan kimselerin sesine odaklandı. Telefonda konuşma henüz daha bitmeden gümbürtü başlamıştı. Gürültüye göre de, ya yerde yuvalanma, ya bir tepinme vardı. Sehpa gibi bir şeyler sürünüp, gıcırdadı. Bir kadının sesini şimdi fark ediyordu. Kadınsı şakraklığı, pervasız çığlıkları, gümbürtü izliyordu. Sözlerin harf anlamı "olmaz" şeklindeyse de, olandan çok da memnun " ve hemen " anlamında, sevinç sesiydi bunlar. Sesi git gide düşen bir güreşin sesine, azalan itirazlar; karışık gümbürtüler eşlik etmişti sanki " Yine sevişiyorlar "diye düşünüyordu.

Üstte oturan kadın, kocasından ayrıydı. Kızı, kız kardeşi, halası ve halasının kızıyla bu evde yaşıyordu. İki genç kız erkenden bir yerlere yollanmış, halası bir adamla öğlen vakti gitmişti. Kadınla, arkadaşı şimdi evde yalnızdı. Kadın bu arkadaşı internetten bulmuştu.

Kadın ve kardeşinin öyküsü de hazindi. Ayyaş babalarıyla, anneleri ayrılmış, yurda verilmişlerdi. Abla bir iş bulunca kız kardeşini alıp yuvadan çıkarmıştı. Evlendiğinde dahi yanında bırakmıştı. Evlilik yürümemiş; kocasından boşanıp, kardeş ve çocuğuyla, bu eve yerleşmişti. Babayla bir kaç kere görüşebilen kızlar, anneyle görüşmeye istekli olmuyordu.

Küçüğün, annesine hissettiği nefretin şiddetine şahitti. Eve gelen anneyi, yanından kovalarken: " yurttayken neredeydin? " diye, çok bağırmıştı. Mahrum kalınan sevgi nefrete dönüyordu. Nefret ile sevginin kardeş olduklarına bu olay bir örnekti.

Evdeki resimlere bakmaya başlamıştı. Omzuna baş yaslayan eşinin bakışında bu günü merak eden bir mana vardı sanki. Dağlar eskisi gibi, rüzgâr eskisi gibi, ağaçlar o zamanda oldukları gibiydi. Ama artık kendisi, eski kendi değildi. Eskiden hiçbir kadın böyle şey yapamazdı. Böyle şey yapanlara ölüm cezası vardı.

Sanki öncekinden de iyi duyar olmuştu..Burada, kuş sesini, böcek vızıltısını, ağaçların dalını ayrı ayrı algılar ve işitir olmuştu. Şehirdeki insanlar, duymadan, görmeden, koklamadan yaşıyordu. Binlerce koku, ses, görüntü biri birine karışırdı şehirde. Herhalde duyularımız, bunca pis ve karmaşık ses, koku, görüntüyü, ayırt etmeyi sağlığına aykırı buluyor, ayrıştırmayı reddediyor, o yüzden işlevsizliği mantıklı buluyordu.

Kulaklarına rağmen, eklemleri, gözleri ve diğer uzuvları yıldan yıla tükenip, gücünden düşüyordu. İnsanlar yaşlandıkça derisi gevşiyordu. Bir zamanki kasları şimdi kemikten ayrı, derisi ipe tutmuş nemli çamaşır gibi, çok sarkık duruyordu. Kollarını kaldırsa derisi düşüyordu. Göbeğinin derisi, üst üste, kırış kırış, yığın yığın olmuştu. Gözleri uzağa da, yakına da bozuktu. Hava az kararınca, duvarı, merdiveni artık zor seçiyordu. Gözleri seçmedikçe el ve ayaklarıyla yoklanarak yürüyor, bu hali kimseler de bilsin istemiyordu. Ayağa çorap giymek, kirlenen giysileri yıkamaya kalkışmak, ekmeği almalara markete gidip gelmek, vücuduna bin azap, yüz ağrılı isyandı.

Yokuş yukarı çıkan arabaya ettiği bu dikkat boşunaydı. Araç bu eski yoldan, ilçeye doğru gitti. " üç ay oldu" sözleri döküldü dudağından. Onları görmeyeli tam da üç ay geçmişti Ama bu gün gelecekler, onları görecekti. Oğlu yalan söylemez, kızı da söylemezdi. Gelmeyecek olsaydı " geleceğiz" demezdi. Geçen kez onca işler gelmişti başlarına. Bu gün geç kalsalar da mutlaka gelirlerdi. Torunu kucağına almayı özlemişti. Torununu yanaktan öpmeyi hayal etti. Torun öpme hayali, bile ne güzel şeydi. Yüzünde mutluluktan bir müjde aydınladı. Bu aydınlık, hayalin süresi kadar sürdü. Hepsi on dakikalık süreydi altı üstü. Yayan gelmiyorlar ya, arabaları vardı.. Kendi gider di ama gel diyen yoktu ki hiç.

Ormanın içindeki kel düze daldı yine. Oradaki virane hala duruyor muydu? Görebildiği şeyler tümsek ve çalılardı. Virane şu tümseğin orada olmalıydı. Ordaki viranede hazin bir şey olmuştu. Dünkü ayıplar için, dünkü töreler için hayatı felç olmuştu. O günkü ayıpların hükmü hiç yoktu artık. Bu gün, o ayıplara ayıp diyen de yoktu.

Her kuşakla birlikte ayıplar değişiyor, her kuşak bir törenin ömrüyle bitiyordu. Doğduğundan beri her şey ne çok değişmişti.  İşte o viranede cinayet işlenmişti. Cinayetin sebebi işte o törelerdi. Cinayet işlenmezse namus temizlenmezdi.. İki genç öpüşmüşe namus kirleniyordu. Şimdi ise sokakta öpüşmek çok normaldi.

Herkes bu cinayeti namus davası bildi. Oysaki gerçek biraz farklıydı söylenenden. İki genç öpüşürken görülmüştü aslında. Gençlerin hayalinde evlilik yatıyordu.

Cesetlerin yakınında kanlı bir balta vardı. Ormanda kuşlar susmuş, ağaçlarda dal susmuş, otlar da sükût edip, olayı izlemişti. Gençlerin yakınları cesedi kucaklamış, mintan ile yüzleri kan ile sıvanmıştı. Dostların gözyaşları kan ile damlıyordu. 

Kızın kanlı yaşmağı bir murtun dalındaydı. Açık kalan gözleri donmuş deniz gibiydi. Cansız bir mavi ile bir noktada donmuştu. Çürümüş dallar gibi kolları dökülmüştü. Muhtar ile bekçiler gençleri kolluyordu

Bu dağların başından kim bilir neler geçti? İskender bile buradan geçip gitti Babil’e. Sultan Selim bu dağdan Mısır’a aşıp gitti? . Bu dağın yokuşunda hacca gidenler öldü?  Yemen'den dönmeyenler bu geçitlerden aştı. Kaç kanlı eşkıyayı bu dağlar saklamıştır. Kim bilir kaç eşkıya vuruldu bu dağlarda? Burdaki yaylalarda ne öyküler dizildi. Ne öyküler yazıldı bu dağların başında. Şu çamların altında nice bozlak söylendi? Nice barak ve hoyrat söylendi bu dağlarda.

Walkmanlı komşu kızı kapıdan çıkıp gitti. Yürürken mesaj yazıp walkmanı dinliyordu. Sokağı bitirmeden ona da mesaj döndü. Caddeye dönmeden daha bir gençle buluştular. Sarılıp öpüşerek ele ele yürüdüler. Etraftaki hiç kimse bunu yadırgamadı. Sarmaş dolaş yürüyen başka çift daha gördü. Hiç kimse bu gençleri vurmayı düşünmedi.

Şu karşı tümsekteki öldürülen o gençler tam da işte bu yüzden ölmeyi hak etmişti. Öpüştükleri için ölmüştü ikisi de. Yüreğinin içinden bir acı zehir aktı. Gözlerinden damlayan yaşlara acımadı. Ne kadar ağlasa da boşunaydı aslında. Ağlamak yüreğinde zehiri akıtmadı, Ağlamak, yüreğinden bir şeyi azaltmadı

Yine akşam oluyor, binaların gölgesi dağlara uzuyordu. Çocuklar ne umarsız ne kadar da canlıydı. Bu kadar hareketi nereden bulurlardı. Sesler ve hareketler onu bunaltıyordu.

Üsteki komşuların sesleri yine arttı. Adam geldikten sonra geceler zindan olmuş, çok uykusuz kalmıştı. Tavan sanki oynuyor, lambalar sallanıyor, ev uçacak zannedip ölmekten korkuyordu.  Duvarda ecinniler dans ediyor zannedip eşyaları bir devin hayali sanıyordu.. Gölgesi yapış yapış gölgeli, eciş bücüş şeytanlar tavanlara hopluyor, duvarda nanik yapıp ona "gel  " diyorlardı. Baltayla ölen kızın kanları dökülüyor, rüyasında burnunun üstüne damlıyordu. Geceleyin her sesi onun sesi sanıyor, gördüğü her rüyada o yüzü görüyordu. Adamın gelmesiyle gürültüler çok artmış, sanrısı çoğalmıştı. Şu adam bir gitseydi... Üstelik evde yalnız, üstelik kimsesizdi.

— Geliyorlar sesiyle irkildi birden bire. Yola ümitle baktı. Eşekle yoğurt satan köylüyü seçebildi. Gözleri her geçen gün daha az görüyordu. Gelenlerin içinde bekledikleri yoktu. Şu telefon sesi de evinde çalmamıştı.

Arasa ne olurdu. Bir ses bari duyardı. Nerdesiniz? Ben babanız değil miyim? Arayıp sormuyorsunuz? Neden gelmiyorsunuz? ...Geceleri kâbuslar görüyorum. Olmayan seslerden duymalara başladım. Ecinniler görünüyor gözüme. Gulyabani evi bastı..temiz bir şey kalmadı, yıkayamaz oldum gayri, gözlerim çok eskidi, gözlüğüm çok eskidi, ekmeğimi alacak ferim yok dizlerimde, açlıktan ölecektim komşular getirmezse. Torunumu özledim.... Demeyi tasarladı.

— Merak ettim sizi de
diyebilmişti ancak.
— Geçen geldik ya
diye cevap vermişti kızı. Beklendiğini bile unutmuştu kızcağız." Damadının işi var, ben de ev temizledim. Sen bizi merak etme."
— Torunum, ne yapıyor? Diye de sorabilmişti

Oğlunun işi,  derdi kızından daha çoktu. Tüm hayatı boyunca tatile hiç gitmemiş, hiç kumar oynamamış, içki bile içmemiş; her şeyi onlar için saklayıp devretmişti. Mallarının hepsini onlara devretse de üç çocuğu da birden hiç hoşnut olmamıştı. Birer ev birer arsa pay etmişti ölmeden. Emekli maaşıyla bu evde kiradaydı. Hayattan tek beklentisi onlarla yaşamaktı. Bu plan tutmamıştı.


Gelinen bu noktada pişman bile değildi. Ona babadan miras bit dolu bir yoksulluk, kan bedeli alınmış soylu bir hürriyetti. Onların dedeleri varlarının hepsini, üstelik canlarını cephede vermişlerdi. Dedelerden onlara soylu bir hürriyetle, meblağı yüksek olan o yoksulluk kalmıştı. Eşekle yoğurt satan bu yaşlı köy kadını, şu nankör nesle ait villaların önünde işte o günden kalan o halin resmi idi. Son kuşak, üç dört neslin vebaliyle nankördü.

Bir kırlangıç, bir inip bir göklere yükseldi. Bir bulut süzülerek dağın başından aştı. Kadının halası, kadına : " Bu adam başına bela olacak " diye çıkışıyordu. Kadın : “ Senin ki sanki farklı, seninki az şeytan mı ?" Yok " diyordu halası " Beraber yaşamanın neresi daha kötü? Evlilik sorumluluk... Şimdi ne gerek var ki? "

Yalnızlık kötü kardeş, çok kötü arkadaştı... Bir bulutun gölgesi gitti kel düze düştü. Gölgeler, katledilen gençleri çiziyordu. Gölgeler, ele ele tutmuş gençlerin baltalandığı vaktin filmini çekiyordu. Yine akşam, yine gece olacaktı. Bunca ömürden kalan boşuna yatırımdı. Bunca ömürden kalan umarsız bir kaç evlat, kucaklamaya hasret bir kaç şirin torundu. Onlar hep ona uzak, onlar da hep uzaktı.

Ne oğlandan bir haber, ne torundan bir seda, ne de yanına gelen bir başka kimse vardı. Bir hayat ıskalanmış bir hedef tutmamıştı. Duyduğu sesler dostu, duyduğu sesler korku, sanrısı aklındaydı. Sanrılar ve korkular hep gece geliyordu. Ölüm gece gelecek diye korkuyordu hep... Baltalar o gençlerin boynuna vuruyordu. Kız bir yanda ölüyor, genç bir yanda ölüyordu... Abi diye yalvaran sesleri duyuyordu. Yüzüne sıçrayan kan kardeşinin kanıydı, eline bulaşan kan işte onun kanıydı. Bu kanın lekesinden kırk yıldır aklanmadı.

O tümsekte ölen kız, kendi kız kardeşiydi. Ona baltayla vuran o katil kendisiydi. O yüzden bu elleri yıllardır titriyordu. Dizleri sokaklarda gezmeyi sevmiyordu. Öpüşen genç görünce aklını yitiriyor, sarılan gençler için büyük kin duyuyordu.

Yalnızlık başucunda, korkular odasında, sanrılar ruhundaydı. Dostları, çocukları, umudu firardaydı... Torunlar da gelmemiş, kimse de sormamıştı. Yine akşam olmuştu... O tümsek karşıdaydı. Vicdanı ona düşman, vicdanı kalabalık, kendisi çok yalnızdı. Yine, akşam olmuştu... Yine, akşam olmuştu...



Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...