Nilüfer (Öykü)

Ekleyen : Elife Ergan , 10 Nisan 2019 Çarşamba aaa Beğen 2
Elife Ergan 
Akşam güneşi doruklarda gri bulutların ardından ucunu göstermiş, dağ eteklerinden aşağılara, ovaya doğru süzülen kızıllığıyla, boyadığı altın sarısı başakların üzerinde adeta gülümsüyordu. Işığını serpiştirdikçe, al yanaklı gelincik çiçeği, gözlerini kırpıyordu. Gara Yusuf'un hanesinin güneşi, Fadime kadın anaydı. Tüm gücüyle, elinin emeğiyle yoktan var etmeye çalışan kutsal bereketli dokunuşu, aşa, ekmeğe, katığa, suya, sabuna, hamura, kazmaya, küreğe, fırınına, ocağının başında; ateşin altına, çalı çırpı atıyor. Henüz ortalık yeni aydınlanmış, siyah ipliği iğneden geçiren tan ağarmıştı. Ahırda bekleyen hayvanları acıkmış, mööleme sesleri konu komşuya duyuluyordu.
-Aman konu komşu; kadınlar, herkes ayakta, benimle alay ederler.
Söyleyen kalbi; hızlı adımlarla telaş içinde, küçük avlusunda; bir sağa bir sola koşturuyordu. Elbisesinin üzerine kalın yeleğini geçirmiş, ayağında, çiçeği mor, pazenden şalvarı giymiş, başında boncuk oyalı ak tülbentli, elinin emeğine güvenen, ocağına pençik kadın, sevgi dolu yüreği kıpır kıpır, şahan parçası, direnir dururdu. Köyünde eşin, dostun, akrabanın arasında yaşar. Hafif hafif esen rüzgârın hışırtısından ürkmüş, buğdayın duldasına sığınmış, etrafa endişe içinde mahzun bakıyordu. Sabah hava ışımadan kalkmak zorunda, çünkü çocukları bekliyor. Uyuyamaz ki hemen kalktı, yeni güne; siyah gözlü kıvrık kirpiklerinin arasında bakıverdi.
-Bugün çok çalışılması gerekli?
Söyleyen kalbi, heyecanla evdeki bütün çocukları uyandırdı. Cefakâr kadın, anaydı, Fadime tarladan gelir, bahçesinde; sebzelerine, kiraz, elma, armut, erik, nar meyve ağaçlarına çeşitli emekler verir. Kışlık fasulyesi, patatesi, sütü, yoğurdu, salamurası, kurutulmuşu, turşusu. Günlük, ayrı uzun kış gecelerinde; muhabbet etmek lazım, nasıl geçecek sıcak soba, yanacak, evin ocaklığında ateş yanacak, ekmek pişecek, çok odun gerek…
Can yoldaşım dediği, Gara Yusuf'un elinde baltası, dizinin biri yerde, çömelir, yanı başında. Çoluk çocuğa sesini duyurur,
-Oğlum, kızım, şu odunluğun içine istif edin, ancak kururlar.
Her sene, bir kaç ağacın kollarını budar, çürüyen erik ağacını devirir, yerine çoktan yenisini ekmiştir, yeni fidanları güngörmüş, gül serpmiş, ışıl ışıl, gülücük gülücük bakışlı, musmutlu, bir o kadar da, fazla hürmet veriliyor, bir görsen aklın karışır, gıpta edersin. Kimsenin kimseye kendini beğenmişlik yaptığı da yok. Her zaman ki gibi rastgele; dizili çapaları, su bidonları, sofrasına bağladığı yemekleri, azıklarını ailece hep birlikte toparlayıp, tarlanın yolunu tutarlar.
Traktör eski olsa da işlerine yarıyor, küçük arazinin ekimini yapıyordu. Kimseye boyun eğmeyen, işine gücüne sahip çıkan, kendi halinde şükreden, ailesi ile mutlu…
Nilüfer evde tek kız çocuğu, küçük körpe iki abisi var. Babası ona “yavru ceylanım” seslenirdi. Baba oldukça ciddi, bir o kadar yorgun, nasırlı elleri, sevgisi karışan tebessüm ile kızının saçlarını örterek, şefkatle, düzeltir. Saçlarını okşarken, içindeki yorgunluğuyla;
-Bu arazileri; elimden gelse, ekmeye çalışmak yerine, otlak yapar, yüzünü sürecek, koyun sürüsü yapar beslerdim. İlerleyen yaşına rağmen, hayat mücadelesi çok yormuştu.
-Ben, kendimi bildim bileli toprakla iç içe yaşıyorum, eskiden sattığımız ürün para yapıyordu, iyi kötü geçinip gidiyorduk, şimdi pamuğun tohumuna, zehrine, gübresine yetmiyor, elimde avucumda bir şey kalmadı. Üstelik borca mazot parası da birikti. Ne yiyip ne içeceğiz, ne olacak çiftçinin hali perişan…
İçindeki hüzünle yoldaş olarak, söylendi.
-Ah benim akılsız başım, zamanında baba sözü dinlemedim, okusam, üç beş kuruş düzenli maaşım olurdu.
Anam çok söylendi bana;
-Oğlum çık köyden, şehirde bir kazmaya sap ol, iyice bir işin olsun. Biz ölünce tarlaları paylaşır kardeşlerin, bölünmüş parça toprak işine yaramaz. Üç çocuk sahibisin, nasıl evereceksin oğlanları? Gara Yusuf söz dinle gadasını aldığım, yiğidim, yoluna ölsün anan, söz ver, kurban olurum, durma şehre göç, koma bu köy kısmında, çoluk çocuğa yazık, kızını hiç olmazsa ebe okuluna yolla. Akıllı kadın erkek gibi yiğit anam, içini çekti; off off ne güzel günlerdi, o günleri düşündüğüm zaman içim yanıyor. Fadime’m can yoldaşım!
-Anladın mı Kara Yusuf’um iyi dedin de, o zaman; senin burnun Kaf dağında, gözün Hatçe’ye çakıldıydı.
-Deme kız, çoluk çocuğa rezil etme, sus hele git şuradan.
Nilüfer;
-Azıcık duyar gibiyim, baba kim bu Hatçe Gelin?
Der demesine, ne mi olur Fadime Ana;
-Hiç sorma kuzum, Kara Yusuf Hatçe’ye çocukluğunda âşık olur meğerse. Velhasıl kelam Hatçe Gelin; esmer güzeli, çatık kaşları ışıl ışıl, simsiyah akışı, işveli, nazlı, bir o kadar da zengin kızı. Köyün iki ağasından biri olan Reşit ağanın, çalımlı zülüfleri lüle lüle kıvrılmış, sarı yemenisinde altında lale devri gibi yaşıyor. Elbette ki çiftlik büyük, arazisi çok, kızın eli sıcak soğuk nedir bilmiyor. Ellerinde ayna, gözüne sürme çektikçe, köyün delisi dahi, çiftliğe sık sık uğramaya başlardı. Kara Yusuf, bu güzelliği fark eder, etmesine de! Görmeyi pek beceremez. Köyün en yakışıklısı, zıpkın gibi, delikanlı adam, ağır abisi, on numara eder, köyün bütün kızları iç geçirir, Yusuf'a kimse kalbini hissettiremez. Yusuf asla kimseye dönüp bakmaz, kimseye umut vermez, olur mu oluyor işte, herkes Yusuf olamaz, şimdilik bu kadar.
Nilüfer;
- Anne ne olur anlat, merak ediyorum, sonuna kadar devam et, en yakın hissettiğim tek an.
İçinden şahlanarak;
-Ben, seni niye bu kadar çok seviyorum biliyor musun, annecim, şuan, bana ilk defa acılarını anlattın, senin benden uzak durduğun anlarda çok üzülürüm, beni sevmiyorsun diye düşünürüm. Büyümemiş çocukluğum gibi rahat oluyorum, yanında ve varlığınla, huzur güven güç görüyorum senden. Kanatılmış bütün yaralarımla; özlemlerimi onaran her sözün, dingin huzura kulaç attıran ruhumun renkleri varmış, hiç bilemediğim. Gökkuşağı altında oyun oynuyor sanırdım, öyle değil demek ki, hatırla, eskiden de şimdi de, çok zor, insan bir insana saygı duyar duymaz, kokuyor özlemi, diyorsun ya, çok güzel, hem de kıymetli yapan seni. Her zaman düşünen, iyiliğin doğuştan da güzelliğin, suyu nerden nereye gidiyor, hayat diyorum olmuyor işte, hep hüsran, yine bütün yolları ezberledim, her şeye rağmen gülen yüzüm oldun, yaralarıyla ağlarken. Aylak aylak hiç yürüyemediğim kaldırımlarda, yürüdüğüm yolların en güzeli yani, ben her adımımda şimdi, benimle yürüyorsun, “korkma.” Söylenir gibi, her bakışında güven duyduğum, ne zamandır bilmiyorum, uzun uzaktı her adımım. Ürkek olmazdı, tasasız olamayan, rüzgârla savrulan, yaprak dökümü, ölümü göze alarak kükreyen, her an ölecek kadar yakın nefessiz kaldığım. Benimlesin, uyurken ayaktasın, uyanırken yalnız. Rabbim vardı, sessiz kalan, dilsiz, ağladığı gecenin, ellerine soğuktan buz tutmuş dokunamaz, istese de istemese de endişe verici bir durum. Hani herkes gibi yaşamak zorundayız, acılarıyla, fazlasıyla üzülmüş gibi belli edemezsin. Duruş, itibar, aile önce gelir. Yıllar gelip geçerken, içi yaktıkça yakar, hem de çok zor, iyi dürüst insan olmak, armağanların en büyük olanı, hiç değil, ben, sadece başkalarının ihtiraslarına fırsatı vermemektir, akıllı olun diyen iç sesimle, yaşamayı fazla benimsedim. Gülümserken, bir çiçeğin kokusuna âşık olabilir insan, sadece çiçekler gibi yaşamak zorundayız, bir annenin ellerinden su içmek kadar, kutsal olduğunu onlara anlat bakalım, ne olacak işin sonu, nereye varacak bilmiyorum. Bir bildiğim var, hep birileri için yaşamak, emekler vermekle, mutluluk elde edeceğiniz bir dünya var.
Israr etse de anlatmaz. Fadime ana susar, kalır derin deryasında. Çekilip, şırıl şırıl taşların arasından akan; serin suya, ayaklarını sokmuş, kızı Nilüfer yanında mola veriyor. Sesizce;
-Uzakta ağabeylerin baban bize doğru geliyor, konuyu duymasınlar sus!
Öğle sıcağında güneş, tepeden oklarını çevirmiş, kızgın öfkesini tutmuş, bekliyor işte, aklı kaçıran sıcaklığı. Nilüferi kıpır kıpır dolaşıyor, kıpırtısını ateş parçası gibi hissediyordu. Annesi güzelim kızı ruhuna;
-Sen de bir şeyler var.
Der demez, kızıla dönen yanakları, al elma şekeri tadını çağrıştıran halde kalıverir.
-Ey güzel kadın, anam, yok bir şeyim,
Vallahi billahi derken, bir ayağının havaya doğru yerden kaldırılması, dikkatli kadının gözüne takılır.
-Kızım senin bu halin iki aydır fazla üzülmüş gibi geliyor bana.
 Mırıldanarak;
-Burada kimse yok, ikimiz baş başa kaldık, sana sesleniyorum. Ne kadar kıymetli olduğunun farkındayım, acaba sen de, değerinin farkında mısın? İçinde, tüm dünyanın ruhuna iyi gelecek, özel şifalı güzellikler var. Bir gün anne olarak, pırıl pırıl pırıltı taşıdığını, evlatlarında görecek, kutsallığının farkını hissedeceksin. 
Gözleri uzaklara dalan annesinin, derin derin nefes çekişine şahit olan, Nilüfer;
-Hayırdır annem niye daldın kederle ağlayan gözlerine dayanamam.
Sarıldı, iki kollarını doladı;
-Anacığım, kadın anam, yapma kurban olurum!
Söylenerek;
-Haydi, kalk.
Eline bidonu alır, suyla dolu avuçlarını, saçları, alnı ve kollarını ıslatır otururlar. Anasının ak tülbendinden, omzunun iki yanına düşen, kınalı kalın örülü saçlarına,
-Mis gibi sabun ve kına kokuyor.
Sözleriyle sevgisini dile getirdi.
-Anne söz, zengin olursam, seni şehirdeki lüks sosyete kuaförüne götüreceğim.
Annesi;
 -Olmaz, ben saçımı başımı kimseye, elin erkeklerine elletmem. Sen çok aptalca şeyler yapmazsın değil mi? Bak baban öldürür, boşuna böyle hayaller kurma, ne sen üzül ne de beni üz, tamam mı kuzum, ellere laf ettirme. Âlim Allah keser ağabeylerin, baban biricik kızını böyle mi yetiştirdin diye söylenir, sabahlara kadar dayak atar. Bütün sülale bizi kınar, köyün içine çıkamayız, sen bilmiyorsun, daha ne gördün yavrum? Gözlerimin içine önce sen iyice bak, hele iyi bak, beni ele güne karşı rezil, rüsva etme, dikkat et kendine. Kendi gözlerinle gördüğün ilahi güzelliğini korumalısın. Kimseyi bekçi yapmıyorum, başının üstünde Allah var, içinde benim ailem, sorumlu olduğun ailemiz. Gücünü, kuvvetini, zarafetini ve değerini görebilmen, gelecek güzel günler için kendini korumalısın. Öğütler kulağına küpe olsun, ölünceye kadar unutma.
Anne, babası ve erkek iki kardeşi olacaklardan habersiz, huzurlu ekmeğinde insanlar, yaşayıp gidiyorlar. Nilüfer, serin sonbahar ikindisinde, ezan okunurken, anlayan haliyle, bahçesinde sebzelerin kurumuş gövdesini, çapayla toprağı kazıyor. Alnı, boncuk boncuk ter içinde, gözlerin kıyısında şıpır şıpır damlıyor, terler, basma çiçekleri mor fistanına kendinden geçmiş, bir an önce bitirme aşkıyla, açık yüreği, masum gözleri bir şey görmüyor. Elinde ki kazmayı, sert darbeyle vurdu, toprak taş kesmiş sökülür mü? Tekrar tekrar vurdukça, gözüne, siyah nokta gibi, minnacık, sert cisim hızla çarpıyor, o anda yere bağdaş kurup oturur. Elini gözüne kapatır. Acısı ağır, ağlayan sesi;
-Annem yetiş bir türlü çıkmıyor.
 Annesi cesaretli kadın; beyaz tülbendini değdirir.
-Böyle çıkmak da bilmiyor, içindeki görünmüyor.
Umudu kederli tükenir, Baba çağrılır ve arabaya haber gönderir, çok kısa zamanda araba hemen gelir, doğrulur, babası kolunda, doktora şehir merkezinde millet hastanesine gidilir. Doktor muazzam şekilde muayenesini yapar. Nilüfer’in gözüne ilaçlar uygular, rahatlar, sık sık kontrol altına almak isteyen doktora soruyor babası, niye tekrar gelmek zorunda olduğunu. Birinci anlatımı hiç duymamış olayım diye öfkesini yenemez Doktor!
-Beyefendi kızınızda ciddi kalıcı göz hastalığı var, geceleri görmeyecek.
 Babası şok geçirir,
-Bizim ailede kimsenin gözü hasta değel.
Nilüfer genç kız, gözleri alacakaranlıkta çok az görecekti. Fadime ana perişan, kızının gelin olacağı günleri hayal ederken, dağılır, acısını göklere anlatır, ağlar, kınalar yaktığı kuzusunu kimlere emanet edebilirdi. Fadime ananın; tek yöneldiği dünyası, Nilüfer’i eli kolu, yalnız biricik kızı, efendisi Kara Yusuf’a;
-Tamam, bundan sonra hedefimiz evladımız, birlikte hedefimize doğru elden gelen her şeyi yapacağız, gerekirse tarlayı traktörün satalım.
Hiç bilmiyordu, baba yurdundan; bu kadar kolay vazgeçilmez sanırdı, için için kanayan yarası, harcadığı sürekli çabası, boşa gitmesin diye,
-Hayra alamet rabbim utandırmasın.
Gizli gizli dualar eder,
Kaderin nerden nereye gidiyor Kara Yusuf, yaşamım yoruldu, hedefim şaşırdı, bir türlü dünya dolusu yüküm omuzlarda kalır diye düşünüyorum.
Tüm aile kızının tedavisi için, şehrin yerlilerinin; oturduğu bir kaç akrabasının olduğu mahallede, bahçe içinde, kiralık ev tutmuş, köyden taşınmıştır. Kara Yusuf'a köylüleri akıl verir, onlar daha önce şehre göçmüş, evi barkı olan dostlar, yardımcı olurlar. İki oğul lise de okumak için kayıtları yapılır, Nilüfer’in açıktan öğretimine devam etmek için kaydını yaptırırlar. İki yıl sonra ağabeyleriyle aynı sınıfta ikiz gibi okulunu bitirdi. Halil, en büyük oğlu üniversite kazanır. Sosyoloji bölümü; İstanbul çok uzak olunca çok düşünürler, göze alamazlar. Fadime ana;
-Kıyamam, büyük şehir yutar oğlumu, tuzağa düşüren olur.
 -Ana gideyim.
Evladı Halil söylese de pek gönülsüz, zordu bir şehre bilmeden teslim etmek.
-Evlat acısına hasretine dayanamıyorum.
 Gider, ardından Kara Yusuf'a kızar,
-Vicdansız baba, sen nasıl babasın, oğlumun başına bir şey gelirse?
Kahırla söylenir içlenir. Oğlunu zorda olsa, üniversite ye gönderir. Tayfun, geceleri kız kardeşi Nilüfer’e evde ders çalıştırır. Bu çabaları boşuna gitmez, Nilüfer sınavları başarıyla geçer, liseye geçinceye kadar zorlansa da;
-Asla pes etmek yok bacım, seni çok iyi yerlerde görmek istiyorum.
Tayfun’un sözleri Nilüfer’in azmine sebep olur. Gündüz, normal hayata devam ediyor, gecenin ilerleyen saatlerinde; başlayan okuma azmi, bütün çevresinde fark edilir. Fadime ana, komşusu Terzi Ferdane hanıma, dikişlerde yardımcı olur, ufak tefek para kazanır. Asıl gayesi iyi bir terzi olmaktır. Evde ki İşlerini bitirince, komşunun erkeksiz evine gider dertleşirler, aynı havluda oturuyorlar, çok iyi dostlar, hesapsız kurulur. Ferdane hanım da yıllar sonra;
Kafama göre akıllı, faydalı dürüst bir komşum oldu.
 
Fadime anaya, işin püflerini noktalarını öğretir, iki kadın omuz omuza çok güzel işler çıkarır, zaman içinde Fadime çevre edinir. Kara Yusuf, tarla parasından elinde kalanla, yirmi yaşında mavi renkli pikap alır.
 
Geçim telaşı, gün geçtikçe çetin olacağı görünür. Cesareti olmayan Kara Yusuf'a öğüt vermek kolay değil, köylüsünün teşvik etmesiyle pazarcılık yapmaya ikna olur. Çalışmaya başlar, sonunda başarılı olur. Önceleri çok utanır, başına şapka takar, kimseye görünmez, genelde aracın arkasında oturur, her müşteriyle oğlu Tayfun ilgilenir. Kendi de, diğerleri gibi yıllarca tarlasından çıkan ürünlerin ne kadar ucuza gittiğini anlar, anlamasına da içi yanar, elinden bir şey gelmez. Oğlu Tayfun ile sebze halinden, sandık sandık meyve ve sebzeler alır, pazara çıkarlar. Akşama kadar, haftanın her günü çalışır, helal lokma için ekmek yemenin, güçlü, onurlu duruşuyla, başı dik huzurlu yaşam oluşturur. Günlük yaşantıları devam ederken, hayatlarının düzene girmesine, tüm aile bireyleri; omuz omuza verir çalışır, didinir. Fadime sürekli abisi Halil’le mektuplaşır. Onun yönlendirmesi, daha fazla gayret üstüne gayretini artırarak çalışmalarını güzel ve sağlıklı yapar.
Nilüfer, açık lise sınavından çıkar, şehrin en işlek caddesinde yürürken, kırtasiye’ye girer, kitapları incelerken, bir anda yanında duran çocukluk arkadaşı Ömer karşısında belirir.
Ömer, mutlu olduğunu çekinmeden dile getirirken, birlikte yürümeye başlarlar. Uzun zaman içinde, ilk kez karşılaştığından, sohbet edebilmek için, Nilüfer’e Şehir merkezindeki, aile çay bahçesinde oturalım diye Ömer ısrar eder. Nilüfer de kabul edince, parktan geçerler, sakin yemyeşil sarmaşıklar moruyla, pembesi yerin varlığı içinde. Yeni çiftin; utangaç halleriyle, Selvi ağacının yanı başında, alkış tutan dallarını uzatan yemyeşil ortamdaki masaya otururlar. Nilüfer’e Ömer özel olduğunu söyler. İki genç derin sohbetleri sonunda, yakışık olmasa da, ruhunun engin denizlerine hayran olduğu Ömer'e, hastalık yüzünden; başına gelebilecek her şeyi anlatır.
-Dürüst iki dost olalım lütfen, benim sana söz verdiğimde, eğitim fakültesine yeni gitmiştin.
Nilüfer, güzel gözlerini ıslak kirpiklerini silerken, elindeki mendilde ki isminin; baş harfi ile başlayan harfi görür görmez Ömer;
           -Nilüfer, seni hiç unutmadım, seni seviyorum, her halinle seni yaşamak istiyorum.
Sesleriyle gökten şimşekler çakar, gürültülü sağanak yağış hızlı hızlı serpilirken, toprak misler gibi kokusuyla, adeta bereketimiz üzerinizde olsun, “inşallah” nağmeleriyle, iki gençle dostluk kurarlar...
Ömer tayin beklerken, ara sıra canının içi, Nilüfer’le görüşmeler yapar, ikisi de birbirlerini yıllarca görmemelerine rağmen, içlerinde ki sevgiden hiç bir şey değişmez. Sevgi dolu gülücükler eksik olmaz. Yılların güzelliği içindeki sevgileriyle Ömer mezun olur, öğretmen olarak memleketin doğu illerine tayini çıkar. Nilüfer ayrılacağını söylese de, Ömer ısrarla kabul etmeyeceğini, sevgisinin; yaratanın aşkıyla, varlığı olduğunu anlatarak, yeni görevine gitse de Ömer; sürekli mektup yazarak, üniversite sınavlarına hazırlanan Nilüfer’i motive eder, kitaplar gönderir. Abisi Tayfun da bacısına tüm desteği verir. Nilüfer sınava gireceği gün, annesinin şu sözleri ile uyur;
 -Seni en iyi yerlerde, örnek olarak görmek istiyoruz, insanlığın mutluluğu kendi geleceğin, yarınların yeşilliği için yaşamak zorundasın…
Erken kalkan Fadime ana, çocuklarına kahvaltı yaptırır, abisi ile Nilüfer birlikte evden çıkarken, dualar okur, içerisinden;
-Yıllardır, bu anın olması için mücadele ediyoruz, sonunda bizde gülelim.
Diye konuşur, Allah’ına yalvarır. Saatlerce bitmeyen zaman içinde, çocukları eve gelince, kocaman bir oh şükür bitti nefesiyle;
-Anlatın nasıl geçti sınav gözlerinin içine bakarak?
 Söyleyen hali heyecanla bekliyoruz. İyi geçtiğini anlayan anne;
-Rahat rahat uyuyabilirim, mutluluk bu olsa gerek...
Kara Yusuf'a sarılarak söylenir. Aylar sonra, belli olacak sınav sonuçlarını iki kardeş, günlerce sabırla beklerken, eve gelen postacı, imtihan sınav mektubunu komşu Ferdane hanıma teslim eder. Akşam yemeği saati Ferdane Hanım;
-Komşu siz evde yokken postacı iki zarf getirdi.
 Fırlar Tayfun, bacım bacım koş gel.
 Nilüfer ve Tayfun’un elleri titriyor,
-Baba sen aç, kötüyse hiç söyleme, içim bir tuhaf oldu, anne ne olur yanımda dur. Elini tutan anne;
-Aç ne olur bitsin bu çile!
O esnada terzi kadın merakla bekler, sonunda zarfı açar, önce Tayfun’a dönüp, oğlum;
            -Eğitim fakültesini kazandın, hadi hayırlı olsun inşallah.
 Sevinçle oğluna sarılır, Tayfun;
-Bacım nereyi kazandı bakıver babam.
Kara Yusuf'a iyice bakar Fadime ana,
-Açıver zarfı kurban olduğum, hadi hayırlısı bakalım, kalbim duracak, vallahi billahi merak ediyorum.
Kara Yusuf;
-Kızım Nilüfer, sen yanıma otur ağlarsan gözlerini sileyim.
Aslında hiç beklemediğini belli eder istemeden. Zarfın açılışını Tayfun’a;
-Oğlum sen aç.
 Uzatır Tayfun’a. Tayfun alır hemen açar,
-Aman Allah’ım bu nasıl başarı.
 Dil lâl, dile getiremez, çığlıkları duyanlar şaşırır,
-Bacım hayırlı olsun, Tıp Fakültesi.
Evdekiler, sevinç gözyaşlarının seline tutulurlar. Nilüfer ertesi gün, sevdiği Ömer’ine mektup gönderir, mutluluktan uçuyor, gözündeki hastalığı unutur. Kayıt için gerekli olan sağlık raporu için göz muayenesinde, doktor gözetiminde ilaç damlatılır, göz dibine bakılır, göz doktoru;
-Anjiyo yapılması gerekiyor, gözün hangi aşamada olduğu bilgisi için şart.
 Randevu alır, bir hafta sonra rapor sonucunda, doktor sorar;
- Ne yaptın, son bir yıldır gelmedin kontrolüne?
Nilüfer:
-Sadece ders çalışmaya devam ettim, annem ve babam sürekli havuç yedirdiler.
 Demesiyle;
-Çok kolay alıştım, şimdi çok severek yiyorum.
Doktor:
-Seni başka bir hastaneye göndereceğim, çok değerli doktor arkadaşım, birde o değerlendirme yapsın, gözümüzden bir şey kaçmasın, seni bekliyor. Gidince hastane çalışanları yerini gösterir, muayene ücreti almaz, sen de doktor adayımızsın Deontoloji kuralı.
 Muayene muazzam şekilde yapılır, tekrar eski doktoruna; sonuçları götürür, zarfında kapalıdır.
 Zarfı doktoruna getiren Nilüfer, zarfın içinde;
-Kıymetli meslektaşım, emekli olmakta fazla geciktiniz, bir gün; muayene yapma sakta çayımızı içmek için gelmelisin. Hastan, A vitaminli havuç bol bol yesin önerinize devam, bizim açımızdan sıkıntı yok.
Yaşlı göz doktoru olayı anlar hastası Nilüfer’e;
-Nilüfer Hanım, tebrikler! Sizin göz doktoru olarak görev yapmanızı bekliyoruz.
 Nilüfer, kayıt hazırlığıyla uğraşırken, babası Kara Yusuf’da kara kara düşünür.
 -Çocuklar nasıl okutacağız Fadime’m akıl ver kurban. Üzerine yapışmış yokluğun heybesi, omuzlarına ağırlığıyla kambur kalır da gizlenir.
Günlerce çözüm ararlar, akıl alırken danışır, eğitim masrafları kolay olmasa? Yurt sorunu, harçlık, gidiş geliş dolmuş masrafı, defter kitap derken, bayağı yüksek ücretler. Düşündükçe, işin içinde boğulur, uykusuz geceler uzar gider. Sonunda, çaresizliğin doruğunda, çırpınışları boşuna gitmez. Hayırlı olsun ziyaretinde, akrabalar imdadına yetişir. Kara Yusuf yıllardır görmek isteyip, fırsat bulamadığı halası, yurtdışında eşin dostun, hayr yapmak için talebe okutmak istediğini, yazdığı mektup sevinciyle, bir umut ışığı doğuran güne şükreden, minnet duygusunu geceye dillendirir.
 
Memlekette, yurtlar kısıtlı, üç beş öğrenci eve çıkıyor. Tayfun’un okuluna devam etmesi; galiba sorun olmayacak diyen kara Yusuf, bir parça rahatlar. Kendi çabaları ile kızı Nilüfer zor okuyacak, en iyisi bu yıl kayıt yaptıralım, seneye devam etsin kararı verilir. Bu durum çok üzse de, yapacak bir şey yoktu. Nilüfer, gizli gizli Ömer ile mektuplaşır, durumu paylaşır, hiç çözüm üretmeye gayret etmez. Nilüfer kendini alıştırır. Babası ile birlikte; pazara limon, maydanoz, akla gelen sebzeler, meyveler, tezgâhın başında tertemiz, dizili, ışıl ışıl yüz güldüren, güzelliği ayna gibi yansıtan, pazarcılık sıfatıyla müşteriye satarlar. Sürekli bu şekilde, gayretle, çok para kazanmak zorundayız diye söylenir durur. Akşam hesabı kapatır ve ucundan küçük birikimlerini, keseye koyarlar. Fadime kadın bu paraları saklar.
 
Günlerce azimli çalışmaları, babanın öz güveni arttıkça gururu artar, omuzunun yükünü hafifletir. Sabah alaca karanlıkta, soğuyan havada, uçuşan saçlarını Nilüfer, sürekli çalıştığından örgü yapardı. Kendi başına, yaptığı el becerisi tokaları, daha muhkem şekilde dağılmasını önlerdi. Kimsenin haberi dahi olmadan, gecenin ilerleyen saatlerinde uykusuz kalsa da sabahki tezgâha hazırlığını yapardı. Tezgâh her geçen gün, renkli, kaliteli sebze çeşitleriyle dikkat çekerdi, herkes memnun durumdan, fiyat sıkıntısı olmaz, alışveriş yapanlar memnun kalırlardı. Günü bereketle kapatır, Nilüfer tezgâhı toplarken;
-Kolay gelsin.
Sesine, başını kaldırır ki! Ne görsün Ömer. Eli ayağı dolaşır, kıpkırmızı yanakları solgun, kalın dudakların arasında, yalnızca;
-Sağ ol
Üstüne başına dikkatli olsa da mahcup, ezik duruşu, iri kahvesi gözlerin, kıvrık kirpiklerinin arasında bakıverir.
-Aklımdan geçenleri okuyun lütfen, soru sormayın, babam fark etmesin, yerin dibine gireydim de beni bu şekilde görmeni istemezdim.
Gururlu olgun haliyle, kimsenin önünde ezik de hissetmezdi.
-Yaralı ceylanım, güzel gözlüm ben geldim, rahat ol halinden.
Ömer’e bakınca ona güven hisseder. Sevgi dillenir, kıpırtısı nabzına püssem püsem, yağan yağmur huzuru ile kalbinde pişmanlık vurgusun boş olduğunu anlar. Hesabını kitabını kapatıp,  iki laf etmeye korktuğu babası başında seslenir.
-Hadi gidelim.
İçi cızırdar. Bir hoş olan Nilüfer, konuşmayı bırakıp, biner araçtaki yeri olan babası yanına. Gider uzanır duyguları, sevinçli umutla hayallerini duyar, Ömer’in derinliğine akar.
Ertesi gün aynı tezgâhın başında beliren Ömer, bu kez kararlı, zaman kısıtlı ve gerçeğin sözünü söyleme fırsatını yaratan Nilüfer, Ömer’i dinlemek zorunda olduğu için;
 -Kırgın değilim, zaten unuttum ben, senin gerçeğin farklı, benim durumum ortada, gör sakın acımaya çalışma. Bunlar geçici şeyler, bir gün güneş bize gülmek zorunda, unutma! Gayret çok zor, uzun, uzak değil diye söylenirken Ömer;
-Ben seninle evlenmek istiyorum, bu yüzden buradayım.
-Ben okumak istiyorum, evlenme teklifin zamansız, önümde yıllar var, en iyisi sen evlen birini bul.
Derde devasız kibarca ret. Ömer, Tezgâhın diğer ucunda olan Nilüferin babasına yanaşır;
-Yusuf amca, hayırlı işler, azda olsa bana biraz zamanını ayırabilir misin?
 Kara Yusuf, selamı alır güler tatlı güzel yüzüyle;
-Emret Ömer oğlum.
-Yusuf amca artık demeyeceğim. Babam, Allah’ın emriyle Nilüfer kızını istiyor, evlenmek istiyorum.
Kara Yusuf, şaşkın bakışları içinde tezgâhın yanındaki, sandalyeye oturur. Ömer’e bakar, süzer, inceler, konuşamaz, dil lâl, çene kilitli, gözlerinden yaşlar dökülmeye başlar. Ağlar, ağlar ağlar. Ömer’e, prensesi kızı Nilüfer’e bakar, pazarı inletecek bir sesle,
-Allahhhhhhhhhhh
Diye avazı çıktığı kadar bağırır, pazardaki meslektaşları yanına yanaşır, hep bir ağızdan;
-Ne oldu Kara Yusuf?
Kara Yusuf, suskun; gözyaşları şırıl şırıl, tezgâha başını yaslar, sesiz ağlama duygularıyla öylece kalır. Konuşamaz, başını kaldırır Ömer’e bakar, tek kelimeyle;
-Çok mu seviyorsun?
 Ömer, hıçkırıklarla,
-Evet, Tanrı gibi seviyorum, benim tanrım.
Nilüfer, şaşkın şaşkın olup bitenlere, Ömer’e ve babasının haline şaşırıyor. Olduğu yerde ne yapacağını bilmeyerek afallamıştı. Kara Yusuf'a, pazarcı dostları destek verirken Ömer, meraklı gözlerin etrafında çevrilip, süzülmüş olmasından, hiç rahatsız değil, oldukça doğal. İçinden geçeni bir anda söylemiş olmanın huzuru ile hayli rahattı. Yakın dostu Kara Yusuf’un kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Sonunda karar vermek için acele etmeyelim, hayırlısı dedi.
Kalabalık çekildi, Ömer’le aynı köyden olması, ailesini yakından tanımış olmasının eminliği içinde ferahlık sağlar. Kara Yusuf Ömer’e;
-Kendi aramızda istişareler yapalım sen de ailenin onayını almalısın.
 Söyleyerek ayrıldılar. Akşam evde durumu Fadime anaya anlatır;
-Kızına sor bakalım, ne diyecek, gönlü var mı?
Sabahın hayırlısını dileyerek uyudular. Münasip bir ortamda; kızının fikrini soran Fadime kadın ürkmüş haliyle;
-Nilüfer, bak kızım, eğer gönlün yoksa bilmek isterim.
 Nilüfer;
-Tek kaygım, okuyamam diye korkuyorum.
Anne kız, onlarca takıldıkları konularda sohbet ederler. Evde her türlü hazırlık yapılır, Ömer babasız büyümüştü. Ailesinin desteği ile öğretmen olmuştu. Bir tek anacığı, iki de amcası vardı. Her iki aile ailesi ile durumu paylaşır, onay alınır. İş resmi olarak kızı istemeye gelmişti. Ömer, akrabaları ve annesiyle birlikte akşam Nilüfer’i görmeye, istemek için Kara Yusuf’un evindeler.
Nilüfer, özenle taradığı uzun düz kumral saçlarını, yanlardan toka ile tutturmuştu. Üzerine giydiği çağla yeşili gömleği, uzun siyah eteği ile narin orta boylu, sade, samimi, kıpır kıpır hareketleriyle, herkeste hayranlık uyandırıyordu. Masum ışık saçan bakışları, çocuksu kibar burnu her haliyle uyumlu, buğday tanesi gibi tatlıydı. Şirin, gülümsemesi oldukça huzurlu, sevgi dengesi yerli yerinde. Bütün misafirlerin tek tek ellerini öper, hal hatır sorma sohbeti kısa sürede tamamlanır. Ömer’in büyük amcası Kara Yusuf'a;
-Can kurban; Allah’ın izniyle peygamberimizin kavliyle kızın Nilüfer’i yeğenim Ömer oğluma istiyorum, uygun görürsen bu izdivacı hayra bağlayalım. Aslan gibi yeğenim Ömer; akıllı, terbiyeli, saygılı, hiç bir kötü alışkanlıkları yoktur.
O esnada kahveler gelir, damat kahvesinin içinde, adetten tuz atarlar, içer mecburen. Kara Yusuf'un tek şartı;
-Kızım okusun şartıyla veriyorum.
 Ömer:
-Söz veriyorum sonuna kadar destekleyeceğim.
Bal tatlı şeker muhabbetiyle; Tatlıları dağıtılır, “hayırlı olsun” sevgileriyle, misafirler evden ayrılırlar. Ömer, köye gelmesini izine denk getirmeye çalışır, gelir gider zaten, görev yeri köye uzaktır. Okullar tatil olunca, düğün gününe karar verilir. Fadime çok heyecanlı, evliliğin kaygısını yaşar;
-Başarmak zordur.
 Düşüncesiyle mırıldanır. Farkında olsa da elinde değil.
-Bütün kardeşleri yanımda ayrılmasın, benimle yaşasın.
Çok düşkündür ailesine.
Nilüfer ve Ömer in düğünleri; sıcağın, henüz geçmediği Ağustos ayında köyde yapılır. Nilüfer’in; çeyizi, yatakları, yastıkları, el dokuması doğal kökboyalı kilimleri ve halısı hazırlanır, gün öncesinden Ömer’in baba ocağına gönderilir. Gelin damat yatak odası, özenle süslenir, hazırlanan odada; mütevazı çeyiz sandığı açılır, teşhir etmek için, gelenler görsün, varlığı hissedilsin, bilinsin. Örtüler, çarşaflar, havlular, gelin başında hediye edilecek, bohçalar yerleştirilir. En güzeli, odasında cevizden yapılmış boy aynası; kenarı nakışlı, ahşap, oyma işçiliği özenli hazırlanmış, önüne camekân içinde; tülbentleri, oyaları dizili, küçük camlı sandık duruyor. Bütün hazırlık son süratle tamamlanır.
Davullu köy düğünü; misafirler için yemek telaşında, kadınlar imece usulü, güle oynaya yemeği yaparlar. Kına gecesi, akşam olmadan yapılsın istenir. Ömer, sabahtan, yakın arkadaşıyla; Nilüferi ve yanındaki diğer genç kızları, kuaföre alıp götürür. Kuaförde; gelin başı yapılır, saçları maşa ile lüle lüle iki yanağından sarkar, omuzlarından başına; beyaz zambak çiçeği tacı yerleşir, gelinliğin kabarık etekleri oldukça zarif, inci süslü, minik kupürlü, son derece şık, sade göz dolduran, gelinin son halini gören Ömer;
-Çok heyecanlıyım hadi fotoğrafçıya gidelim.
Fotoğraf çekimi işleri bitince Ömer, köyün yoluna sürer arabayı, mutlu gençler neşeli, düğün hazırlı içinde; gülüşler, sevinçlerle çok hoş geçer vakitleri.
Kız evine, düğün merasiminde; misafirler gelir, yemekler yenir, kınacı arabaları korna çalarak evin havlusuna girer. İki davulla çalar zurnacı, eskiden beri adet olan kına türküleri yakılır, kınayı yapan, gelinin kınasına gözyaşı döker mi diye bakar, bütün kınaya gelen misafirler, çoluk çocuk, etrafında döner. Çerezler dağıtılır, kına şerbeti içilir, kına gecesi eğlencesi geç vakte kadar sürer. Ömer ile Nilüfer vedalaşır, misafirler çekilir. Yorgun düğün evi ve yakınları; geceden işlerini toparlayıp, sabah erken kalkmak zorunda olunca, odalara çekilip, uykuya geçerler.
Güneş ışıkları yeniden, düğün evinin; dut ağaçlarıyla, ceviz dallarının arasında, avluya aydınlık nurunu serer. Erkenden, kahvaltı masaları hazırlanır, sandalyeler düzenlenir, etraflıca temizlik yapılır. Düğün evine, erkenden misafirler gelmeye başlar, bütün misafirlerin; ayakta, sohbetlerinde, “uzun zamandır görüşemedik.”  İle başlayan muhabbetin tadı başkadır. Erkekler, avlunun bir tarafında, köşesine çekilir, kadınlar, ayrı bir köşede oturur, misafir olan her kişi, birbirini görür, konuşur, belli seviye çerçevesinde saygın edasında devam eder.
 
Gelin arabası süslenir, gelen misafir erkekler, kadınlar; oynar halaylar çekilir, Nilüfer’in, iki ağabeyi ve babası kuşaklar bağlar, gelin ailesiyle tek tek vedalaşır, gözyaşları içinde geçer geçmesine de, oğlan evi çok mutlu, gelin alıyorlar sevinirler.
Düğün merasimi sonunda; hayırlı olsun dileklerini misafirler iletirler, yavaş yavaş el etek çekilir, ev sakinleşir. Nilüfer ile Ömer birbirine sığınır, yavru ceylan gibi ürkek soluk alıp verir. Ömer'in lacivert takım elbisesi, oldukça ciddi, duran temiz efendi hali ağır, beyefendi hali boş değil. Bilgisi, terbiyesi, her şeyin üstesinden gelebilirim duygusu yüzüne yansımış, öz güveni yüksek, başarılı olacağım bakışları huzurlu. Nilüfer, kendini okuyamıyor, Ömer’e çok güveniyordu. Meraklı bakışlardan kurtulmak için, odalarına çekilirken, kaygılı göz ifadeleri oldukça sıkmış, yorulmuş.
Kendini dinlemek, Nilüferi rahatlatmak için, yararlı olur diyerek, esprisini yapmaya başlar;
-İstersen babanın evine bırakayım, düğün bitti, sen hala sıkıntı çekiyorsun, rahat ol.
 Nilüfer;
-Hayır, benim gitmem doğru olmaz, bu o kadar basit değil ki, artık nikâhlı eşin oldum. Ömer kovsan da gidemem, bu kapıya yuva kurmak için geldim, seni sevmesem ne işim olur.
Mahzun, sığındığı çınar ağacı altında yatan gerçeğin temelinde, sevgi dolu yüreklerin onurlu utangaç hali kıvranıyordu.
Sabah olmak üzere; şafak vakti gelmiş, Ömer’in annesi, gün ışımadan ezanla kalkmıştı. Heyecan içinde, biricik evladı Ömer'in, mutlu olduğunu görmek için, kahvaltı hazırlığı yapıyor. Ömer’e Nilüfer’e ait sadece yatak odası hazırlanmıştı. Yaz tatili bitince görev yaptığı yere gidecekler, mütevazı bekâr evinde yaşamına devam edeceklerdi. Tek başına büyüttüğü oğlu; yuva kurmuş, üstelik anacığının yüzünü ağartan gelin almıştı, kendi kendisiyle;
-Mesut bahtiyar ölebilirim gayri, soyu sopu temiz aile kızı gelinim, inşallah ayağı uğurlu gelirde, rızkımız artar, bana güzel torunlar verir, evimin virane sesine neşeli güleç yüzlü zeki çocuklar dolaşıp oynasın.
Konuşur. Evin önünde taşlarla çevrili küçük avlusunda, erken kalkmış, köy ocağına kara sıcak su kazanı koymuştur. Bahçesinden en taze salatalık, domates, patlıcan, biber toplamıştı.
-Ömer’im çok sever.
 Ateşin közünde patlıcan biber közlemeye çalışır, söğürme için
-Aman az kalsın, ağzı muşlu Halep inciri toplamayı unutacaktım.
Hemen eline uzun kamış çubuğunu alır, ağaçlarını gezer, bir sepet incir toplar, altın sarısı, o kadar güzel gülüyor ki sabret yeme desin, dursun, kurak iklimin sarı lokumu.
-Ömer bayılır.
Ömer ve Nilüfer hazırlıkları bitmiş, giyinmiş, kuşanmış, yeni damat ve yeni gelin, utangaç tavırları ile sıkılan halleriyle Nilüfer;
-Ana kolay gelsin.
 Anne kaynanası;
-Hayırlı sabahlar olsun kuzularım, şöyle ağız tadıyla, güzel bir kahvaltı yapalım diye, ufak tefek bir şeyler hazırladım. Hoş, köy yerinde, elinin emeğini yer insanlar.
Nilüfer, başına aldığı kırmızıbiber oyası yazmasıyla, hemen kaynanasına yardım eder.
-Ana sen otur ben yaparım.
Çarçabuk bütün masayı hazırlar, hep birlikte güler yüzlü neşeli kahvaltı yapılır. Nilüfer’in Hayatının en heyecanlı günleri; okul hazırlığı, kışlık erzak telaşı bitince, içi rahat giderler Ömer’in öğretmen olduğu şehre.
Düğüne sadece Kara Yusuf'la ablası gelir, kardeşi;
-Kardeşim biz belli bir aileyiz, sen kızını elin mahallesinde mi gelin edeceksin, hem bundan sonra kim yardımcı olacak. Kara Yusuf'un bekâr, hiç evlenmemiş, yaşlı halası, tek başına yaşar, Fadime kadınla kardeşi Yusuf'u ikna etme sözleriyle;
-Gelin köye göçün, çocuklar okur, sende dedemizin yurdunda otur. İki katlı konak bomboş, gel seninle birlikte yaşayalım. Fadime bana bakar, hastayım.
Kara Yusuf, bütün ailesine danışır, verilen karar sonucu köye taşınır. Koskoca bahçeyi, tarlayı, güvendiği dürüst yeğeni Kara Yusuf'a halası teslim eder, birbirine destek olurlar.
Günlerce, geceler boyu gündüzler; kurak su kuyusuna tulumba kurdurur, su sıkıntısı bitince, bütün bahçe Ağaçlara canlılık gelir, elvan elvan çiçekler yetiştirir, hayat getirdiği için halası, hiç bir şeyini eksik etmez, ne varsa alır verir esirgemez.
Nilüfer, Ömer’in atanmış olduğu şehirde okuyacaktı, özellikle yazmış, her gün okuluna gider, akşam olunca evde birlik dirlikleriyle beraber konuşurlar, oturup bir masada ders çalışırlar, çaylar içilirken; köyden getirdikleri dut kurusu,  çağla, çekirdeğini, tüketirken, sohbeti bol olur iki genç aşığın. Hedefleri büyük olur, yorulmadan anlatırlar, geç saatlere kadar, uyumazlar sabırlı gençler.
Nilüfer, alışkanlık haline getirmiş olduğu için, erkenden kalkıp, kahvaltı sofrasında Ömer’e eşlik eder. Gülümseyerek;
-Merhaba. Canımın içi!
Diyerek başladı, gelen zorlu yoldan habersiz, birbirine mutluluk sözlerini sık sık, söylüyorlardı, ancak kelimeler yetmez oldu. Bir türlü tutamıyorlar, zaman arasında sıkışıp kalmışlar. Ömür boyu sürecek olan musmutlu günlerin zorluğu altında ezilmiyorlar, bilakis omuz omuza mücadele ediyorlar, asla pes etmiyorlardı. İki genç, çift kişilik çatışması yaşamıyor değildi, zaman zaman birbirlerinin sorumluluğu ağır geliyordu. Ömer işe gidip geliyor, Nilüfer Tıp Fakültesi talebesi, ağır geçen öğrenim; sürekli ders çalışmak zorunda, yoruyordu, bazen vazgeçmek istiyordu. Oluncaya kadar sabırlı olan Ömer, sert çıkış yoluna başvuruyordu. Nilüfer çok duygusal, mesleğinin en ince detayları bilgi gerçeğini bilse de, duygusal yanı sanki başarmayacak, cesaretini kaybediyordu. Acımak, merhametli olmak üzere kodlanmış ruh hali, kaldıramayınca kaçış yoluna sığınıyor, pes ediyordu. Ömer devreye giriyor;
-Artık sana olan güvencimi yıkıyorsun, ben seni azimli yanınla sevdim, bu haline çok üzülüyorum.
Serzenişleriyle tepkiler savuruyordu. Aralarına giren zorlu eğitim, evliliğin gölgesiyle gittikçe durağan hal alıyor. Ömer, ders çalıştırıyor, başında öğretmen psikoloji ile Nilüfer’e kızıyor, tatlı sert olunca, gözyaşının bile görevi varmış gibi hissediyordu. Bilinçli olarak sadece gerekliliği vurgulayan söylemleri söyleyince, Nilüfer rahatlıyor.
-Tamam, söz bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Ömer haklısın ben zayıfım, sen daha kontrollü olduğun için, lütfen beni bana bırakma.
Diyen konuşmalarıyla muhtaç olduğunu söyler, sonra sarılıp uyurdu. Ömer'i göklere çıkartırdı;
-İtimat etmek çok güzel, iyi ki sen benim hayatımda varsın, ben sensiz hiç bir şey yapamıyorum.
Ömer, kanatlarının altına sığınan Nilüfer’e;
-Kırlangıç kuşum benim, çocuğumsun, senin bu halin hücrelerimin içine dokunmuş, bana ihtiyacın olsun, ben seninle birlikte var olacağım.
Tek çocuk ruhuyla, babasının askerde şehit olmasının yalnızlık duygusunu, yerinden sarsılır, birbirine sığınırdı. Nilüfer’e;
-Nilüfer, biz çok zor şartlar altında yol alırken, yürüdüğün yolun etrafında; nelerin olup bittiğini anlayabilirsin, insan emin adımlarla ilerliyorken, bir şeyleri koluna, kalbine taktığın da öyle olmuyor işte. Hep hüsran, yine bütün yolları ezberle, artık aklımızı başımıza alıp, ciddi işleri başarmak zorundayız, farkında olsan iyi olur. Bizim sorumluluk sahibi olarak, yarınlara doğru, yılmadan, yürüdüğümüzde sonsuz olabiliriz. Geçmişin acıyan yaralarıyla ağlamak yerine, yenisiyle tazelenen baharı özler insan. Bahçenin en güzel çiçekleri emekler verince yetişiyor. Çalıları gereken ellerimizle temizlemek elbette; avuçları dikenli otlar kanatır, ne yapalım, vazgeçmek mümkün değil, söz verdim kendime, sana, ailene yıldı kaçtı dedirtmem. Çünkü kendime saygımı kaybetmeyi göze alamam. Biliyorum, önümüzdeki hedef sana çok uzun geliyor, boşuna kaygıları yaşıyorsun, inanmadığın hiç bir zafer senin değildir. Önce senin başarılı olmak inancını kaybetmemen gerekir.
Ömer, Nilüferi kontrol altına almak için, büyük enerji harcadığı tek şey, belki de iyi niyetli olmak, güzel düşünmek ve alışkanlık haline getirmiş olduğu veya zorunlu hissettiği ne yapsa ne etse önüne engel koyamadığı, doğuştan hassas, ince bir ruhtur, bu kadar derinden damarlarından biri kopmuş demektir.
 Haykırarak;
-Seviyorum seni kadınım…
-Öyle çok ki, beni anlayabilecek bilince, yıllar sonra; varacak olacağını da çok iyi biliyorum. Belki de, denizin dalgasıyla sahile vuran inci tanesi güzelliğinde olmak üzere, tüm annelerin boynunu süsleyen, muhteşem kolyeyi ortaya çıkarmak istiyorum. Söz ver bana Nilüfer, acıya bandırdığın yaraların nasıl olurdu? Yorgun, pembesi gül kokulu şekere kestiğini dedim de. Senin kadar derin, hiç kimse, suyun içine baka baka düşüncesini, sessizliğin vefasını da, dalgalar arasındaki maviye yazamıyordu. Bu kadar, kötülüğün var olmaya devam ettiğini, bile bile tüm iyimserlik açan, beyaz güllerin naif ruhu. Küçücük damlasına beleyip, kundaklı bebek masumluğunu, iman tahtasında, iki göğsünün üstünde, bu kadar güçlü yücelten mahremiyetin ağırlığını, tüy hafifliğiyle saklayabiliyordu. İnanmıyorum bunca sıkıntıları yok etmeye çalışan olumsuzluklara rağmen, yarattığı dünyasında var olmaya devam ediyordu. Dimdik ayakta tutan gücün tılsımını, hiç kimse suyun önüne set kuramıyor. Garip geliyor, gerçekti. Senin kadar derin hiç kimse, suyun içine; baka baka düşüncesini, sessizliğin vefasında, dalgalar arasındaki maviye yazamıyordu. Bu kadar kötülüğün, var olmaya devam ettiğini bile bile, tüm iyimserlik açan beyaz gülleri, naif bir ruhu, küçücük damlasına belleyip, kundaklı bebek masumluğunu, iman tahtasında, iki göğsünün üstünde, nasıl bu kadar güçlü yücelten mahremiyetin ağırlığını, tüy hafifliğiyle saklayabiliyordu inanmıyorum. Söz ver bana Nilüfer, acıya bandırdığın yaraların; nasıl olurda, yorgun pembesiyle gül kokulu şekere kestiğini.
Yarattığı dünyasında var olmaya devam ediyordu, bunca sıkıntılara rağmen, yok etmeye çalışan olumsuzluklara rağmen, dimdik ayakta tutan, gücün tılsımını; hiç kimse suyun önüne set kuramıyor, üstelik garip geliyor, ama gerçekti.
Ömer
 bir an; dalgın dalgın Nilüfer’e dönüp bakar.
-Hay kurban olduğum.
Söylenir susar. Suskunluğu sonucunda;
-Kalsın, anılarında bıraktıkların, mutlaka hak etmiştir, öyle düşün, yetmedi mi, can sıkıntısı yapanları hala niye hayatının merkezinde tutuyorsun ki, özenle koruyup kolluyorsun, anlamsız, at sırtındaki yükünü, insan kimseyi ailesinin önüne koymamalı, sorumluluk ağır yüktür, zorunlu taşınması gereken, seninle yürüyen bekleyenlerin olduğunu görmelisin.
Ömer’in hiç üzülme ben yanındayım diyen bakışları, Nilüfer in gözünden yaş alması ile sessizliğin içinde bozuldu.
Ömer’i her sabah, okula giderken öğretmen arkadaşı, arabasıyla evden alıyordu. Birlikte ders verme saatleri bittiğinde, iş yerinden tekrar arabayla, eve dönüyorlardı. Ömer, gurup arkadaşlarının; bir gün, akşam misafir geleceği konusunu açtı. Nilüfer hazırlık yapmak için müsait olmadığını ve ziyaret için farklı bir gün söyledi. Final tatilinde kabul etmeyi kararlaştırırlar. Gelecek olan misafirler için hazırlık, temizlik ve ikramlarını hazırlar. Ömer’in, arkadaşlarına mahcup olmak istemiyordu, gayretli köylü kızı, ispatı, çabası sonunda; misafirler, akşam yemeği için eve gelirler. Evlerinde, iki tane sedirleri, yerde serili eskimemiş; büyükanne hatırası el dokuma, kilim vardı. Becerikli ev hanımı edasıyla, bütün dantel örtülü masayı hazırlar, masanın üzerine, misler gibi nergis çiçekleriyle ıslanmış, kocaman porselen vazoyu ortaya yerleştirir. Elleriyle açtığı yufkasını, kuzine sobanın fırınında pişirdiği, lale gibi kızarmış patates ve ıspanak böreği, yanına kemik suyu ile yaptığı mercimek çorbası, pişirilmiş güzel, annesinin gönderdiği limon gibi altın sarısı turşusu yüz güldürecekti. Ömer tatlı almasın diye, evde taze aşure pişirmiş, kâselere yerleştirmiş. Ömer'i pazara göndermiş, köy tavuğu aldırmış, elleriyle tavuğun tüylerini tertemiz hazırlamış. Tavuğun içini, soğanla doldurmuş, suyuyla bulgur pilavı yapmıştı. Ömer, içinden “inşallah mahcup olmayız”, diyen kaygıları yaşıyordu. Misafirler, eve tüm mesai arkadaşlarıyla birlikte gelirler, kapıyı açan Nilüfer, gayet sıcakkanlı, ölçülü kibar davranışlarıyla,
-Hoş geldiniz.
Kapıdan, açıp misafirleri rahat bir şekilde içeri alır, bütün misafirler; eşleri, çocukları, iki bekâr öğretmen, mutlu memnun olmuş hallerle, huzurlu geçen gecenin içerisinde, hep birlikte; koyu sohbetlerle, Nilüfer’in hizmet çay servisi ile daha da güzelleşir. Nilüfer’e yardımcı olmak için, sürekli yanına gelip kontrol eden Belkıs öğretmenin meraklı soruları, bir hayli sıkmıştı. Misafirlerin gece sonunda ayrılmalarıyla, işlerini toparlamış, bir kısmını ertesi gün hallederiz düşüncesiyle, yatağına uzanır. Ömer;
-Memnun oldum teşekkür ederim, seninle gurur duyuyorum, inan bana mükemmel bir geceydi.
Söylenirken, Nilüfer’in uyumuş olduğunu hissetti, sarıldı, sesiz sesiz ağladı.
Seni sevmek çok güzel Nilüfer, sessizce mahzunlaşıp uymaya çalışır.
Nilüfer, Belkıs Öğretmenin, evlerindeki; misafirliğindeki hal tavırlarından, Ömer’e ilgi duyduğunu hisseder. Hissini belli etmese de, içine giren şüpheden; zaman zaman Belkıs öğretmen hakkında; bilgi almak için, Ömer'i yoklar. Çoğu zaman birlikte işe gittikleri için, sık sık eve gelir giderler, iki bekâr genç öğretmenler, ekonomik özgürlüğünün verdiği rahatlık ve ufuklarının enginliğinden, hoşça vakit geçirirlerdi, okudukları kitaplar hakkında, yorumlar ve görüşler yaparken, samimi halleri rahatsız ediyordu. Ömer’in ileri görüşlü, aydın yetkin kültürünün varlığı olduğunu bilse de, kadın ruhu, eşini kimseyle paylaşmak istemiyordu. Onlar sadece iş arkadaşları, normal, bu hali dese de, kendini kontrol edemeyen davranışlardan kopamıyordu…
Maaş çok zor yetiyor olunca, “Bu ay açık verdik, sen niye dikkat etmedin.” gibi sualleri artmıştı. Nilüfer hırslı, tutkulu, sevdiğini sahiplenme içgüdüsel ilkelliğin farkında değildi. Son gücüyle Ömer'e karşı eziyetini artırır, Ömer, Nilüfer’in hâl tavrından,  en sonunda kızgınlaşır patlar;
-Yeter artık, Nilüfer haddini bil, yeter kadın, sen beni ne zannediyorsun, sus artık. Söylenen kızgınlığı ile evden dışarı çıkar. Nilüfer sert bir sesle;
-Belkıs’ın gözü sende var, bu hoş duruma göz yumuyor, hoşça vakit geçirmek için zaman yaratıyorsun. İkinizde benim yoğunluğumdan aşk yaşıyor olabilir faydaları var.
 Ömer, içindeki Nilüfer’e olan aşkının ateşiyle;
-Çok kolay zor değil, seni kırmak istemiyorum sus, ben bu kadar basit bir insan mıyım, seni bana Allah gönderdi, ben sana tapıyorum, yaratanımsın!
Gözleri ıslanır, Ömer yaralı kuş gibi çırpınır, kolay kolay affetmez, aralarına kara kedi girmiştir. Ömer; içinden gelen sesiz konuşmalarıyla;
-Nilüfer’in bu öfkesine söz geçiremiyorum.
İkisinin de genç olması, işi iyice zorlaştırıyordu. Aslında Nilüfer haksız değildi, Belkıs, Ömer'e karşı duygularını belli ediyordu, Ömer hoşgörülü nezaket çerçevesinde ret etmiş tepki göstermişti. Ömer; genç kız olup olmaması değil, önemli olan bir bayan, geleceği için, çok ciddi olması lazım, söylemleri ile konuyu örtbas etmeye çalışmıştı. Belkıs;
-Sadece dost arkadaş olalım bunu çok görme.
Söylemleri boşta kalmıştı, onun nişanlısından ayrılması, sığındığı zayıf anını kullanmayı asla düşünmemişti. Ömer saygıyla Belkıs Hanım’a;
-Benim çok mutlu olduğum, sevdiğim, taptığım, can yoldaşım, kadınım, eşim, Nilüfer. Bir başkası olamaz.
Nilüfer’e olan sevgi duygularını dile getirerek, bu hâl tavrını duyurur, bu katı çizgisi; onu tanınan, saygı duyulan, değerli, sağlam, erkek adamdır adam, kişiliğiyle bilinmeye başlanır. Bu halini, yıllar sonra Nilüfer öğrenecekti. Nilüfer ruhundaki tanrısıydı.
Ömer, yıllarca çalışıp emekler veren, çok kıymetli eşiyle, aralarında ciddi gerginlik yaşandı ve sonunda Milli eğitim müdürü ile görüştü, yakın bir köy okuluna tek öğretmen olmak üzere görev alır. Bu durumu bilmeyen Nilüfer, akşama kadar hastane stajı içinde yorulur, evinin küçük odasında sobayı yakmış, kitap okuyan eşi Ömer’e
-Merhaba aşkım!
İçerinin sıcaklığından, hoşnut haliyle mutlu olur. Ömer ciddi edasıyla;
-Sıcak çorba sobanın üstünde hadi ben çok acıktım birlikte yiyelim.
Nilüfer, üzerini değiştirmek için yatak odasına gitti, Ömer o esnada hazırlık yapmış, masa yerine yer sofrası açmış, mis gibi sıcak ekmek, “haydı canımın içi hazır, hadi bebeğim seni bekliyorum yavrum neredesin.” Nilüfer;
-Canım benim, neden yoruldun, ben yapardım, sana kıyamam.
Söylense de memnun olduğunu söyler. Ömer, tayin olduğunu söyler, Nilüfer için için çok sevinir. Nilüfer sevincini dile getirerek,
-Üstelik hiç kimse yok tek öğretmen olarak. Of be bundan sonra, daha çok ders çalışmak zorundayım, gereksiz insanlara kafamı takmayacağım.
Ömer;
Âşık olduğum kadın yalnız sensin, seninle güçlüyüm.
Mutlu, acemi evliliğin olgunluğu için gerekli olan sıkıntılar gün geçtikçe azalır. Okul bitmek üzere, son yıl içinde dersler hafifler, Nilüfer sadece haftanın beş günü hastanede, haftada bir gün, derslikte zaman geçirir, artık doktorlar gibi reçete yazar, işinin her detayını öğrenir, birlikte nöbetçi olduğu asistan arkadaşları ve beraber çalıştığı hemşire hanımlar tarafından çok sevilen saygı duyulan, değerli sağlam, gülerken gözleri içi gülen biriydi. Nilüfer arkadaşlarına;
-Son yıl o kadar hızlı geçiyor ki, yıllar boyunca bu gün için yorulduk, az kaldı çok şükür, içimizden geçen her şeyi yapacağız. Ömer bana çok direnç verdiği için, onunla karar vereceğim. Eşim beni benden daha çok mutlu eder, karar onun. Ömer'i onure etmek istiyorum.
Okul biter, mezuniyet töreni günü yaklaşıyor, heyecanlı bekleyiş sürüyor. Köyden hiç kimse gelemez. Umut etmez de, imkânsız olduğunu bilir, Nilüfer içinden gelen sesiyle,
-Olsun, benim başarılı olmak için gayret ettiğimi bilmek, onların takdiri için yeterli.
 Ömer fısıldar,
-Aşkım, seni sevmek senle olmak ömrümü geçirmek çok hoş.
Nilüfer;
-Aşkım birlikte çay içelim. Büyük ihtimalle benimle birlikte oturup, saatlerce konuşup, içimizdeki çocuk gibi, mutlu olduğumuz yıllar çok önemli. Nasılsın.
Söyleyen dilleriyle, mutluluk gözyaşları; akar boynundan aşağılara,
-Bil ki bugün seninle en büyük mutluluk duygusunu yaşıyorum.
 Nilüfer başıyla Ömer’in omzuna yaslanır, ellerini sıkıca tutar,
-Beni bana bırakma, gecenin karanlığında yol alırken, daima birlikte yürüyelim. Uçsuz bucaksız bulutların arkası bizi bekliyor, yeni hayatımız tepemde duruyor, umutlar seninle, görmek için, yıllarca boynuna yıldız takıp, oynayan kız çocuğu büyüdü, yola çıkalım, karşımıza ne çıkarsa çıksın korkmuyorum. Aklımda kalan, sadece muhteşem sanatını ruhuma dokunduğun yarınları çizelim, aynı tabloda iki ressam olalım, tek fırça kullanarak, köyümüzü yeniden yeşertecek ağaçlar ekelim, bütün dağlar rengârenk çiçekler açmalı, insanlar arasında kaynaşıp karışalım, bizim önce kendi insanımıza emekler verelim. Çocukların eğitimi, sağlığı ve köyümüzün kalkınması için uğraşalım.
Karşılıklı oturduğu yerden içini Ömer’e döker, konuşurlar. Yatak odasına geçerlerken;
-Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı sonrası töreni kaçırmayalım.
Evden çıkarken, üzerine aldığı beyaz dantel yakalı gömleği ve siyah eteğini, çantaya koyar. Okul da; üzerine giyer, saçlarını toplar, dudakları hafif bir pembe rujlu, belli belirsiz, sade ve temiz, bakımlı haliyle zarif, asil duruşu, adeta her haliyle ben Nilüfer; bataklıkta, karanlık sularda büyümüş, güneşi görmek için; uzun, derin, kökleri balçıkta, kırgınlığın içinde can bulandı.
Var olmanın gücüyle dallar saldı, yapraklarını büyüttü, beyaz, sarı, pembe, ebrulu çiçekler açarken, hiç bir zaman yaprağı; kiri, pisi barındırmadan, arı- duru, yağmur suları ruhunu yeniledikçe, tertemiz ruhu, etrafında dünyanın en güzel çiçeği benim. Sabırlı Nilüfer!
Sevgisi, özünden çoğalan dercesine haykırıyor.
Sırasıyla diplomalar verilir, sıra Nilüfer e gelmiştir, bakışlar atarak, yürür törenin pistinde. Yıllar sonra hiç aklına gelmeyen sürpriz bir isim çağrılır kürsüye, göz doktoru, konuşmaya başlar, göz doktoru olarak görev yapmış, emekli doktordu. Nilüfer’e diplomayı verirken, Nilüfer hanımın kıymetli eşi Ömer beyi davet eder,
 -Birlikte başardınız.
Nilüfer’in sağlık açısındaki hikâyesini anlatır, göz doktoru,  alkışlar eşliğinde örnek öğrenci olan Nilüfer’e onur belgesi verir. Başarılı olduğu kadar, disiplinli, saygın kişiliği dikkate değer bulunur. Töreni bitirince göz doktoru;
-Nilüfer hanım sizinle birlikte çalışmak isterim, benim hiç evladım olmadı, ben sizin güzelliğinize hayran olduğumdan, ikinizi evladım olarak görmek istiyorum.
Göz doktoruyla olan sevgi dolu, konuşmalarından sonra ayrıldılar, dostça memnuniyetlerini dile getirdiler.
Ömer, tayin işini halledip evin taşınması, toparlanıp hazırlığını yapar. Kamyon tutmadılar, sadece kıyafetlerini ve önemli hatıraları yanlarına alırlar. Eşyaları bulunduğu çevredeki yoksul insanlar arasında paylaştırırlar. Valizler, çuvallar alınıp komu komşu arkadaşlarıyla vedalaşırlar, otobüse binerken, yolcu etmeye gelen dostları çok üzülür. Yıllar sonra da olsa tekrar buraya gelecekleri sözünü verirler.
Annesinin babasının hasretiyle yanıp tutuşan Nilüfer, çok duygusallaşır, ata yurdu köylerine gidiyorlardı, yollar uzadıkça uzar. Köylerinin adı Sarı Çağlayan köyü, Sarı Çağlayan,  ismini; eski tarihlerde, yaşanmış iki aşığın öyküsünü anlatan, sembol başına sarı fes giymiş,  kırk belikli, Senem kızın efsanesinden geriye kalmıştır. Senem, güzeller güzeli bey kızı; sarı sıcaklar başlayınca, toprak kurur, çatlar, derin yarıklar oluşturur, geniş ovada kuşların, çocukların, cıvıltılarının etrafında, dağlara yankılandığı, kibar mavi şıkırtısı duyulan, siyah keçi kılından yapılmış çadırlarla, kervan yolunun; tozun, toprağın etrafında, çam ağaçları, yeşilin boy boy, sıra sıra, dizim dizim, bel büktüğü, dağlar aşıp, serin suların, kaya dağlarının ardındaki, pınarın gözü, yaylalarda büyümüştür.
Özenen ana babası; Senem’in üzerine titrerler, sağ gözünden sol gözüne güvenmezler, adeta keklik gibi kafeste saklarlar. Senem kız, uyurgezer; gece, ana babası, yanındaki, yakın uzak tüm çadırlarda uyuyanlardan habersiz, yayla yolundan çıkar, dağların tepesine, cin peri yeli çarpmış deseler de, kim inanır. Deli divane, her gece, kimselerin haberi olmadan çıkıp çıkıp gezer, ara ki bulasın, kaybolur. Allah'a emanet, ağlayan, ana babası, obası, yaylası, perme perişan, Alimallah öldü mü, kaldı mı, acaba kaçırdılar mı, bilen yok. Gidiş o gidiş, dönüşü yok, cümle konusu komşusu, hısım akrabası arar, yedi gün yedi gece sonunda bulurlar. Birde ne görsünler, Senem’in; sarı fesi, kırk saç örgüsü.
Kayadan akan zeytin yeşili suyun içinde; sahan şeklinde, birikintisi gölet olmuş, su sapsarı, kaynayan, çok buharlı, elini, ayağını batıranın her yerini yaktıran. Oracıkta bayılır anacağız bey babası, şimdiye kadar yemyeşil akan su sapsarı olmuştur. Günlerce, ana babası biricik evlatları Senem’in acısından, çağlayanı beklerler. Yemez, içmez isyan eden baba ana; sonunda dayanamaz, o kaynar suya atılmaya karar verirler, Senemin babası;
-Bizim kızımız, bu suya atladı, bu külahı başına giymiş, kayaya âşık oldu, onu düşünde sevdiği genç sandı. Ağladı ağladı, gözyaşları çağlayan oldu, içinde bu dağların kötü ruhlar var, biz yandık, evlat acısı zor, başka ana babalar acı çekmesin.
Acısıyla, koca ormanı ateşe verir, o muhteşem ağaçlar yanar kül olur, öyle ki, öfkesinden; çobanın sürülerine haber vermeden, bütün sürü yok olur, patlar havaya uçar, öyle büyük bir yangın olur ki, etrafında ne kadar çok köyler varsa, yanan alevlerin, içindeki koyun ve keçilerin bomba gibi patlayışı, bağırışı melentileri kulaklarında yıllarca duyar kalır.
Kaliteli ürün alamazlar, kurak, bereketsiz toprakların; ağlayan sesini, kimsenin susturmaya gücü yetmez. Yağmur yağmaz olur, köylüler duayla da bir çözüm bulamazlar, öyle büyür ki, feryadını toprak; yağmuru yutacak ağzını açar, bekliyor. Yuvada yavru kuşlar, annesinin getirip ağzına koyacağı yemini, suyunu ve çırpınışları cıyaklanır. Anne serçe çırpınır. Bu efsane dilden dile dolaşır gelir, şimdiki hali ne yayla ne de çöl. Eski yeşil çadırlarda, arılar çiçeği arar bulur, taç takacak süslü sarmaşıklar kaybolur, zengin orman köyü kuruyan nehirler sayesinde, sulu tarım arazisi verimsiz, toprakları, ovanın hiç bir işine yaramaz olur. Hane köy halkı; çilesinin gül dikenini, gece gündüz demeden, çalışma ruhunu koruyorlar.
Araba, köyü yakınlaştıkça, sıkıntısını belli etmez, çok sabırsızlıkla karşılaşacağı anı düşünür. Erkek kardeşi izin için köye gelmiş, yeğenlerini halasını özlemiştir. Gözünde tüten köy, tek arzusu, akrabaları, komşuları, çok heyecanlı merakla yolun bitmesini bekliyor.
-Annelerimiz neler pişirdi, Allah’ım burnuma kokusu geldi, mis gibi toprak tencerede; dolmalar, sarmalar, aklım gidiyor.
 Yolda midesi bulanır; iki üç kez kusar,
-Böyle olmazdım ne oldu bana.
Ömer;
-Köy arabasına binmeden, hastaneye uğrayalım, acilde görün, şehre tekrar gelmek zor olur.
Nilüfer’in hamile olduğunu öğrenen, sevinç çığlıkları içinde çok sevinen Ömer, pastaneye uğrar; tatlı alır, iki paket yaptırır, köy arabasına binerler. Köyden akraba var, komşuları ile sohbet ederek arabada yol giderler. Yıllar sonra hasretin bittiğini söylerken ikisinde gözleri dolu dolu olur. Öylece evin yoluna girerler, adettir, köy yerinde önce; Ömer'in baba ocağı şenlenir, yemekler yenilir, hasret giderilir. Müsaade ister, anasından amcalarından,
-Biraz da Nilüfer annesini görsün, bizler buradayız, daha çok görüşürüz.
Nilüfer de artık Kara Yusuf'a Fadime anaya gidilecek, traktörle amcası bırakır. Asıl beklemekten yorgun düşmüş olan, Fadime kadın;
-Aha vallahi bunlar Nilüferle Ömer.
Birden uyuduğu yerden kalkıp kapıya koşar. Evdeki torunları da arkasından koşarlar,
-Halamız geldi.
Çığlık çığlığa halleriyle bütün ev halkı evin önünde dizilir, Ana kadın;
-Yavrum, biricik kızım, canım, gözüm yollarda kaldı kurban olduğum, gönlümün yeşil kandili, nerelerde kaldın.
 Sarılır Nilüfer’in boynuna, ağlar doya doya,
-Anan yoluna ölsün, kuzum, garip ellerde, gelin başına okullar okudun, yavrum beni de tek başına bıraktın Nilüferim!
Kara Yusuf'a sıra gelmez bir türlü,
-Ömer oğlum, hele gel yakınıma otur, anlat akıllı oğlum, aslan damadım, yolculuk nasıl geçti?
Kara Yusuf söylenir söylenmez, Ömer ağzından kaçırdı,
-Yolda Nilüfer bulantı geçirdi,  hastaneye kendimizi zor attık Nilüfer kustu serum falan işte.
 Söylenince,
-Ne oldu yavruma.
Fadime ana panikledi,
-Ne oluyor, bir hastalık mı çıktı gene, aman tanrım.
Nilüfer,
-Yok, anne iyiyim bir şeyim yok.
Söylense de, ısrar eder ana yüreğiyle. Sonunda Ömer utanır, diğer odaya çağırır, Nilüfer’e;
-Ben yokken annene söyle, ne olur, babanın yanında olmaz.
Sözlerini söylediğinde, odaya gelip laf dinleyen küçük çocuk duyar,
-Hamileymiş halam.
Bağırır. Oda da olanlar şok olur, o esnada evin gelini; lafı değiştirmeye çalışır, beklenmedik hâl tavırla
-Tatlı yiyelim hayırlı olsun.
Kara Yusuf;
-Oh be, benimde torunlar büyüdü, kimsenin bebeği yok, kimi seveceğim diyordum. Kızım oğlum, Ömer gelin yanıma, utanmayın, sizler yeni kuşaksınız, artık kimse utanmıyor, ayıp değil, o bizim zamanımızda kaldı.
Sevinirler, utangaçlık devam etse de belli etmek istemezler. Hep birlikte size düzen kuralım oldu ya, gerisi Allah kerim!
Sözleriyle aile efradı sevinç ruhlarının derinliğinde evde birlik dirliği konuşmaya başladılar.
Nilüfer hastane den çıkınca köy otobüsüne biner, evine gelir, oğlunu bağrına bastırır. Nilüfer eşi Ömer ve küçük bebeği Çınar ile çok mutlu. Sevgiyle oğlunu; sütünü verecek olmanın gururuyla büyütüyor. Ne kadar doktor olsa da sonuçta ana,  çözümler oluşturup yaratmaya çalışır. Oğlu Çınar, sağlıklı büyüsün diye neler yapmıyor ki, gecenin geç saatlerine kadar uykusuz kalırken, hazırlık mutfakta; çeşitli meyve suyu, çorbası, tamamen doğal besliyor.
Aklı fikri; güçlü kuvvetli, sevgi dolu; hayırlı bir evlat yetiştirmek, İşini ve ailesini asla ihmali söz konusu değildir. Ailesi, köydeki dostlar ve akrabaları ile çok uyumlu ilişkiler yerine getiren, bir o kadar da, köydeki, bütün çocuklar için verimlilik gösterir. Ömer, okulda öğretmen olsa da, aklında büyük umutlar yeşertecek; bilgisini aktaran, köylünün gelişmesine destek verendir. İkilik yapmadan samimiyet içinde çırpınır.
İlk başlarda, aralarında çatlak sesler veren olmadı değil, ama pes etmez. Çoğunluğun katılımı ile köyün, kahvehaneler meydanında; güzel günlere olan inancı, vazgeçilmez tutku haline gelmişti. Sabırla gelecek günlerin aydınlığı ve gelişmesi için, tek tek anlatmaya devam ediyor,
 -Amacım köylümüzün kalkınması, şart. Öncelikle köydeki çocuklar için okul yaptıralım.
Okul yaptırmada ısrar eder. Köyün ortak arazisi olan, hazineye ait bir alanı düşünürler. Muhtar ve köyün azaları, köylünün ileri gelenlerini toplar köyün meydanına. Ömer'i çok severler, Nilüfer köyüne olan aşkından, ücretsiz muayenesini yapar, tüm köylünün hastalarından yakınmaz, zaten köylü de hediyeler getirir altında kalmazlar. Gece olunca, her sıkıntıya karı koca genç çift yetişirler. “Aklını başına al” diyen yüreği katı olan elbette yok değil, kızan laf sokmaya çalışan olur. Ömer;
-Önümüzde büyük hayallerimiz var, bunu başarmak zordur, farkındayım ama mecburum.
Kıpır kıpır söyleyen yüreği, nehir sazlığı arasında; sıkışıp kalmış, küçük bir serçe yavrusu gibi masum dur. Ömer, başka köyleri de ortak eder, yakın üç köyü birlikte okul yaptırmaya ikna etmeye çalışıyor. Aylar sonra, büyük çoğunluğu toplamıştı, son kez, haber gider, akşam müsait olan köylü, gündüz tarla bahçe işleri, yorgunluğu olunca, traktör, at arabası, herkes ne bulduysa, cümbür cemaat, kadınların, çocukların, büyük destekçisi olduğunu gördükçe çok mutlu oldu. Okul için, katkıda bulunacak yakın köylerle birlikte toplandılar, önce; köylerin muhtarları sırayla konuştu, eşit mesafede, ortak yerde karar verdi, arkasından öğretmen Ömer’e sözü bıraktılar. Ömer sözüne;
-Devletimizin sırası bizim köye gelinceye kadar yıllar geçeceği ortada, en doğru olan, bizler başlatalım, okulumuzu, ortak düşünce içinde, sağlıklı bir projeyle inşaatını yapıp, bitirelim. Gerekli yerler müracaatımızı yaparak, okulumuzu resmileştirip, öğretmen atanmasını sağlarız. Herkes gücünün yettiği kadar yardım edecektir. Bu köyden çok büyük devlet adamları çıkacaktır, eğitim büyük ibadettir.  Geleceğe doğru dürüst insanlar yetiştirmek kutsaldır. Top yekûn köylünün; güzel yüz muhabbeti içinde anlaşarak, konuşmalarına son verirler.
İmece usulü ile kimisi kazma kürek inşaat işçisi, kimisi de; kumunu, briketini, alıp getirerek, köyün okulu inşaatı başlanır. Ömer;
-Köyümüzde, okula şehre gidemeyenler için, gece okuma yazma kursu vereceğim.
Ömer işinden gelince, boş zamanlarında okul inşaatında çalışır, herkese moral verir, motive etmektedir. Köylü, fakir olsa da, içlerinde zengin arazisine güvenenler vardı, okulun yapımını; devletin yapması gerekir diyen mızıkçılık yapanlarda var. Ömer'i çok üzerler, zaman zaman zora soktular.
Öyle ki; okuldan çıkınca, köylüyü anarşist yapmak için, kışkırtıyor örgüt kuruyor, beyinlerini yıkıyor dilekçesiyle, nahiye karakoluna, milli eğitim müdürüne şikâyet edilir. Köylünün hiç bir şeyden haberi yok, onlar temiz kalbiyle mücadele edendir. Ömer'in, sınıfına müfettiş gelir, teftiş geçirip ceza verilir. Köyün ağası ve yalakası, kızlar kötü yola düşer, iki üç kişilik ekibi ile kötü programlar uygularlar. Kıskanç ağa kendi çocuklarını büyük şehirlerde okuturken, köylünün aydınlanmasını istemediğinden gereken tüm şeytani düşüncelerini ulu orta uygular. Uygulamaları kısır döndü olarak kalır.
“Ülkemin memleket evladı olarak, bir kuşak önce köyken; atalarımın aydın kafalarıyla, bugün büyük şehir olup, birçok ilim adamı yetiştirilen, memleket olmasını sağlayan Nilüfer, Ömer atalarımın öykülerini kalemimdeki gözyaşı mürekkebiyle yazarken, ülkemde ki memleketimde üniversitede prof olarak görev yapıyorum. Gözyaşlarım, ülkemin; gül olan her çocuğunda inşallah tomurcuklanır.
Çocuk kalan yarım; bu koskoca şehirde mutluluk içinde geçti. O, güzel günleri ne kadar çok özlüyorum, uykuya dalıp giderken; küçük bir çocuk gibi yastığıma sarılır, babamın kapıdan içeri girişini, saçlarımı okşayışını, elinin kıymetini düşünür bir an;
-Bana, masal anlatsana babacığım?
Söylediğim hayali aklıma gelir, anlatmış olduğu masal; bütün çocukların tanrıyı çok sevdiğinden, yeryüzünde bir sürü çocuklar gibi, melek yaratmış, her biri, gökkuşağı rengiyle, elvan elvan melekler. Bu melekler; küçük boylu, sevimli, şirin, güler yüzlü, merhametli. Gözlerini yeşile yeşertmiş, çayır çimen rengiyle boyamış ki; çocuklar büyüsün, kocaman fidan gibi ağaç olsun, dallarının altında başka çocuklar sığınsın. Kumral saçlarını; özellikle, başak renginde yaratmış, siyah saçlar yüze sert ifade verir, çocuklar hiç korkmasın, uzun saçları gür, örgüleri var ki, ip atlamak için kimseye telaş düşmesin. İstediği çocuğa bir örgü koparsın, öyle güzel yumuşacık elleriyle salıncak kursun, çocukları okşasın, koklasın.
Minnacık burun vermiş, masum çocuksu, kalbi; sevgi merhamet dolu, bütün çocuklar güven duyan, her sıkıntısını çözen. Öyle güzel kulaklar vermiş ki; sadece kuşların, çiçeklerin, ağaçların sesini duymuş, suyun sesinden başka gereksiz laflar duyarsalar üzülür diye, çocuklara gereken itinayı göstermiş. Öyle küçük, düğme gibi ağız vermiş ki; minik parçaları yerken, çocuklara çoğunu yedirsin, yoksa bu kadar aç çocuklar nasıl doyar. Küçük parmaklar vermiş, dokunduğu yerde hastalık yok olsun istemiş, en fazla bir defa kızabilsin, öfkesi olunca, yeşil ışığı göğe yükselir, bulutlardan yeşil yağmurlar dökülür, suskunların sesi o esnada, baş meleğe yardımcı olması için haber giderirmiş masalıyla uyurdum. En çok sevdiğim masalıydı, her gece bu masalı dinlemek mutluluğumdu. Kimsesiz kalmış, masalsı çocuğu çabuk büyüttüler. Acımasız zorluklar tükendi, alıp kalbimin duygusal yanını silip süpürdü. Geçti, eyvallah diyen erkek yanıma boyun büker de, merhametli kadın yanım acıyor, içimde kaldı. Gün ışığına, sere serpe çayırların üzerine; uzun zamandır, hiç uyumadan ayakta duran, adam gibi, geçiyor ahlak zabıtası kesildi, tek başına şu dünyada, evde kalmamışta, işte bilgilerin içeriğine gömüldüğü kimsesiz. Acaba, bu yaştan sonra, ailesine; hasret çocuk özlemim, gökyüzü kadar uçsuz bucaksız sevgiyi ister mi, duyguları gelişmişken.
Yıllardır, kalbimin derinlerine gömmeğe çalıştığım Sinan’ı, unutmak için elimden geleni yapıyor, yoğun iş temposu ve akademik faaliyetlerimle birlikte, kendi iç savaşımın, sonucuna varmış olmanın verdiği gururunu yaşıyorum. Uzun zamandır; bu kadar ciddi çalışan, saygın hanımefendi tavrımla, samimi arkadaşım hiç olmasa da, bütün ömrümü bilim insanı olmanın erdemiyle, duruşu net, cesur, ahlaklı insanın aklı melekeleri bilgisiyle; güçlü, tehlikeli yolları öncesinden tedbirler alarak, yakınına ulaşmadan, bertaraf edebilir erdemimle, ince ince araştırma yapıyorum. Sürekli bilgiye ihtiyaç duyanım.
En belirgin özelliğim; konuya odaklanır, araştırır, getirisi ve götürüsü ne olur hesabını sağlam yaparım. Tek başıma yaşıyor olmam, zaten çok daha fazla tedbirler almam lüzumu ile savrulmadan, inancı oturmuş, kararlı, bir o kadar sabırlı, ekonomi konusunda uzman, bilinçli bir ailenin çocuğu olmamın şansını kullanmıştım. Yıllar önce, annemi ve babamı trafik kazası sonucu kaybetmem, öteden beri aile kültüründe; aşırı akraba ve memleketime tutkuyla bağlı olmam, babamın yaşayıp öldüğü şehirde olmam, bende derin bir iz bıraktı. Duygusallık çok zor işmiş, inkâr etmek mümkün değil, tüm geçmişi unutmam çabası; kötü izlerin yüreğimde kördüğüm oluşu, yordukça yormuş usandırdı. İstediğin, her şeyin en güzelini düşün, olumlu duyguların beslesin. Arzuyla, inandığın gerçekleşsin, yağan yağmur, rahmetini bırakır gider. Bütün sıkıntılar kara bulutları gösterir, korkma, görünce umutsuzluğa sarılma, her acı; gecenin karanlığında kaybolur. Ertesi gün, taptaze güneş; tüm ışıklarını, iyi kötü demeden ışıldatır. Eşsiz toprağı sıksan, ne ay doğar ne güneş, ya ışık! Öyle mi, geçmez dediğin her yerden ışık, daha kolay geçer, demini alır, dinlenir, zinde şekilde uyanır, ağrıyan sızlayan yürek; yeni günü doğurur. Her gün farklıdır, değişken, bazen, gönül haykırır; ah bir sabah olsa, dinse gözyaşları sussa. Güneşin batışını çok merak etmeyiz, farkında olmadan akşam oluverir. Batmalı, özlemeli güneşi, doğuşu; herkes bekliyor, ihtiyaç var, sönmesi gereken yaralar kuruyor, kabuklarını soyup; yeniden dirilişe, merhabalar, nasılsınız, biz hala tükenmiş değiliz, diyebilmeli, doğurmalı yeni güneşi, ana gibi; merhamet dolu kucağına alıp, yavrusunu beslemeli, sütü, ışığı, enerjiye dönüşmesi lazım.
Çocukluk arkadaşım, sevdam Sinan'ı; asla ümitsizliğinde boğmak istemiyordum. Kalbimin atışları, tik tak sesleri, susmayan yüce gönüllü büyüklüğüne güveniyorum. Yardım etmelisin, bırakıp gitme diyen aklıyla, evliliği onaylıyordum. Bir şeyleri anlatmak isteyen çırpınışlarım; Sinan’ın güzel nefesiyle,
-Lütfen, özledim seni, sevgimiz gelip geçici değil, şimdi gözlerini kapat sadece. Ve sus, sus…
-Susabilmek, öyle böyle değil, özünle özgür anlamlar katan erdemdir ki son sözünü, hür iradenle, söyleyebilmeni çok isterdim, sen olarak, yalnız tek başına, kararlı, uzun yıllar birlikte yaşamak, tahammül etmek kolay olmayacak, dayanabilirim diyorsan evet de. Sadece senin bilgin, güzelliğin, donanımlı naif çerçevesinde tanıyorum, seni ve kendimi kulağıma küpe olsun fısılda. Bırak, sen kendini anlatmaya çalışma, kim nasıl bilirse bilsin, önemli olan şuan ayaktasın, güçlü sevgin hala tutkulu mu merak ediyorum. Yüreğinden söyle, insan olarak beğeniyorum diyorsan varım, biz artık kırk yaşında iki olgun insanız, ne istediğini bilen, omuz omuza mücadele edecek, evde, işte, hayatta, sonsuza kadar, mutlu olmak için, hakkımız.
-Bekledim seni Şelale, umutsuzluk yakamı bırakmıyor, kara kuyumdan çıkar, güneş güzel aydınlatır ısıtalım, üşüyen acıları gömelim.
Sözleriyle Sinan gözlerime; derin derin bakıyor, sığınmış anne şefkatine ihtiyaç duyan, yufka yüreğini ortaya açıyordu. Gözlerine takılı kalan ben, sonunda ayağa kalkıp;
-Gezmek istiyorum, hadi unut hüzünleri, iki eski dost evlenebilir, ben de gerçeğini söyleyeyim mi? Sinan, benim kahrımı ancak sen çekersin.
 Sarılarak ağlayan ben,
-El ele tutuşup, yürek yüreğe, omuz omuza, her engeli aşmak için, artık birlikte yürüyelim. Söz verelim, tanrının şahitliği adı altında, mahremiyetin suskun dizeleri; yarınlara kitap oluşturan kelimeler, selvi söğüt dallarının gölgesinde, geceler gündüzlü, gündüzler ay sarısı üzerine. Mutluluğu, senin ruh dünyandaki nuruyla, ancak yaşayabilirim.
Sözlerimin derin enginliği içinde Sinan’la evlendim. Mutluyum, gök mavi ışığındayım, güneş benim, hilal benim, yıldızlarda.
Bana köyümüzün ileri gelen sülalesinden; bir amca tarafından verilen,  Afşar güzeli kilimi, bez torbanın içinden çıkarıp bakmalıyım. Kilimi özel olarak, desenini çizen Nilüfer ana ve Ömer dedem. Öyle farklı bir kültürün yansıması sonucunda ortak bir zihniyet vardı. Nakışlı, kırmızı kilimin; ortası beyaz, göbeğinde hayat ağacı, kahverengi kökleri ve yan dallarının üzerine kuşlar konmuş, rengi yeşil, turuncu, lacivert, mavi cıvıl cıvıl görünüyor. Mutluluk ispatı; özgürlük içinde sonsuza kadar uçuruyor, müjdeleyecek evlerinin, bolluk, bereketli, huzurlu müjdesi. Kilime yansıyan pıtıraklı model, dört köşeye tek tek koyu mor dokunmuştu. Sinan’a;
-Sinan baksana ne kadar canlı hiç kullanılmamış, yepyeni, müthiş, güzel renkleri var.
Sözleriyle gözlerim doluyor, Eni bir buçuk metre, boyu iki metre uzunluğunda, yaklaşık geliyor. Duvara asılacak endamda.  Türkmen aşiretinin, tüm örnek; on iki ana motiflerinin, bir araya getiren desenleri, Özüyle dokunmuştur, kişiye özel hazırlanan, özgün damga ve yazıyla renk katılmış. Üzerine kilimin notu iliştirilmiş, özelliklerini yazan kartta; dikkat çeken, kilimin ismiydi. İsmi Gülhezar bahçesi, anlamı; bin bir çiçek, modelin sahibi Ömer. Atalarımın yaşadıkları köyün ve diğer iki köyün, köyleriyle birleşmesi sonunda, şehrin çağlayan adıyla hatıradır. Kilimin üzerinde, ata, dede soylarıma ait damga var, dokuz köşeli mavi yıldızın içinde ki (H) harfin, horasandan geldiklerini, dokuzgen sarı yıldızın içindeki (İ) harfi; İnci nehri Seyhun bölgesinde yaşayıp, Oğuz boylarından olduğunu gösteriyor.
Kilimin kimliğinde; belirtilmiş olan, kilime dokunduğun zaman, kilimi sevemeyen dilini çözemez diye yazmış. Yüzde yüz kirmen ipiyle, kök boya, koyun keçi yünü ile dokunmuş. Yanında bulunan, iki büyük cep şeklinde nakışlı heybede, cep içinde mektup var. Heybenin üzerindeki küçük kartta Nilüfer yazıyor.
 Durgun sularda yetişen, Nilüfer çiçeği; sarı, mavi, beyaz, pembe, iri temiz yaprağı ve çiçeği suyun yüzünde duran suçiçeği. İki parça hediye, dokunur sevgiyle, atalarının hatırasıdır. Hissediyorum, şimdi beni gökyüzünden görüyorlar, eminim, ruhum biliyor.
Kilimde anlatılan, ninen Nilüfer, deden Ömer’e ait, ata yurdundan beri; bugüne kadar, hiç kaybetmediğimiz öz kültürün yansımasıdır. Çizdiği kilim deseninin; okyanus misali, mavinin, yeşilin, sarının ruhu. Babaanne; oğuz boylarından Avşar kızı olunca, kilim çeyiz getirir. Çok güzel olduğu için adına Avşar gülü söylenir, çalışkan, doğurgan, becerikli, cesur, hünerli. Göz nuruyla dantelleşmiş.
Kilim; bordür, kenarında sarı yeşil, siyah, mavi, kırmızı zemin, rengi beyaz kullanılan, ara ince bordur, suyolu çağlayan, mavi akan su, ata yurdumuz; orta Asya'daki; Mâverâünnehir bölgesini gösterir, kavimlerin göçünü anlatır. Avşar güzeli kilimin ana motifleri, saç bağı, şahlanan at, terazi, bukağı, çengel, kenarında çolak el, kuş, pıtrak, başak, hayat ağacı, ejder, ağaç, göz, yıldız, gelin bohçası, parmak, madalyon, aşiret damgası motifi ile yaşadıkları bölgede genç kızın hikâyesi.
Sevgisi, üzüntüsü, sevinçleri, sıkıntıları, doğadaki olaylar, çeyizi, duyguları, çeşitli isimleri kendileri koyar, kilime işleyip anlatırlar. Saç bağı, ana bordür de üç motif, kraliçe tacıdır, ayak ve yanlarında saç bağı kurt izi terazi kullanılan. Avşar kilimi; kırmızı zemin üzerine oturmuş, genç kızı temsil eden, beyaz zemin üzerine; mavi, sarı, kırmızı, yeşil motifi yer alıyor. Sonra içe atılan ince suyolu bordürle devam ediyor, göbek; üç büyük simetrik şekiller, yukardan aşağıya doğru büyük motif içine yerleşmiş. Çeşitli figürleri, şekilleri yerleşik, etrafına, tekrar sıra sıra çeşitli laleler, sümbül, çiçek, yıldız, süsü kırmızı zemin üzerine, rengârenk yerleşir.
Diğer motiflerin, bir araya gelirken ahenkli uyumu desenle; hayat ağacı ölümsüzlüğü, ölümden sonraki hayata duyulan umudu, suyolu insanlık tarihinde, suyun önemi; bolluk bereketi, ibrik temizliği, hamilelik. Çiçek, Havva Ana ve Âdem baba’nın cennet bahçesini. Göz, kötülüğe karşı nazara karşı korunmayı. Sandık; evlilik, çocuk sahibi olmayı. Çengel, nazara karşı korunmayı. Küpe, vazgeçilmez düğün hediyesi. Saç bağı, gelinin başına takılan süsü. Bukağı, aile kavramındaki evliliğin sürekli olmasını, âşıkların birbirine ağırlığı, birlik beraberlik içindeki yaşaması. Anka ve Ejder dövüşü; sonunda, baharın bereketli yağmur haberi vermesini. Koçboynuzu; doğurganlık, kahramanlık, mutluluk, Allah’a şükür etmeyi. Kartal, güç kuvvet devleti. Akrep, korunmayı. Yılan, korku ve saygıyı, Kutsal varlık, hâkimiyetin simgesi hekimliği. Kurtağzı, iyimserliği, korunmayı, karanlıkta kurt görebilme; yeteneğiyle ışığı, güneşi, duygu düşüncelerle, çeşitli dokuma teknikleri ile sevgi ifadesi. Kutsal haberci, ilahi haber getiren kuşlar, her türlü çeşitli güvercin, kumru, bülbül mutlu hayat anlattığını simgeliyor.
Dedem Ömer’in zihninde kayıtlı olan, ata yurdundan kendine anlatılan, bütün görüntü duygularını, hayal gücü bilgileriyle; harmanlayan, düşüncelerin en derininden, günümüze, akıp çağlayan billur suların tek damlasına dahi kıyamamıştı. Tarihini bilmeyenlerinin; yarınlara emin adımlarla yürüyemeyeceği gerçeğini, aslında hiç unutmamış ve birçok anlattığı konuyu resimlerle çizdiği kilime dokutmuştu.
Atamın istediği, sadece sizler de üzerine bir şeyler ekleyin, aydınlık yarınlara. Çiçekler envaı çeşitli olsun, ovalar, dağlar yeşersin, hiç bir emeğin boşa gitmesine fırsat vermeyen, yücelere inanan, haline şükür eden, adaletin güzel bir akılla, kalple, vicdanla. Kuşların cıvıl cıvıl, kilime simetrik yerleştiği; huzuru bulduğu bilgisiyle, tek tek benzediği, hayatına çok emekler vermiş, başarmış olduğu, birçok konudan, mutlu, kendinden sonraki gelen soyunun, bu konuda hassasiyetini bekliyor olmalıydı ki, böyle bir hatıra bırakmış. Son ana kadar, sorumluluk duygusu içinde, son nefesinde bile mücadele eden, mükemmel sevgi dokunuşları üretendir.
Önünde beşikte bebeği oğlan
Er yiğit hayalinde at avrat kırat
Murazında sevgili sonsuz
Salıncaktan düşen yok ki sallansın
 
Kızı nazlısı al yanaklı beşikte ki kuzusu
Ağlatamaz oğlum diye döşünü verir bereketli o
Ocağı üçayaklı ateşi helal
Kıyar mı ağacın sağlam dalına kutsal su
 
Ağlar ağaran sabahına
Besmeleli yudum yudum içtiği sabır’a kenetli
Yeşerir ağacı akar billur pınarı öz yurdunda
Kalır ergen olur gelin olur bibi olur da nine olmaz mı olur
 
Koç yurdu burası uğurlu olsun çadırı otağında
Obası damgalı kilimi heybesi kuzusu koyunu
Olur, gerdanlık boynunda başında
Güller papatya sümbül lalesi
 
Kıskanır unutma diyen karanfil kokusu
İliklerine sarılır
Yaralar solar kabuğu dökülür izi yok olur
Sabah olmaz güneş doğmaz terazi dengesiz
 
 Öfkenin kuruyan dallarını kartallar kaçırsın
Kuşkanadından Kaf dağından aşağılara atsın
Kurtlar yol göstersin karanlık gecenin yolundan
Ejder Anka kuşkuyla dövüşsün
 
Arkasından zifirisi yok olsun
Işığından yeşil yağmuru bereketi ağzına gözüne dökülsün
Yeniden bahçe bahara hane sevgiyle değişsin
Ortalıkta kötü şeytan yok olsun yerin dibine batsın
 
Toprağından iki başlı yılan
Şahmerana saldıran
Şeytanın ayaklarından tutup çatal diline dolasın
Çıksın mağarada sonsuza kadar
 
Kıtlık yokluk zamanın da hasreti kavurucu
Yok edici kum tanesi kadar küçük umuda muhtaç olan
Sabır’a çözüm için pıtıraklanan çiçeğine yapışmış yumuşak Pamuk sarmaşığı
 
Dokunaklı cızırtısı sebil kanatsız
Kelebek gibi çaresiz yaslı
Siyah gözlerine dolan gümüşü kalpsiz
İbrik ibrik akar sicimleri
 
İlahi secdeye gönüllü olurda
Aplak yığın leyli Tarık olur parlak istemez
Kuşlar gayret etmez talebi vardı
Yüce rabden isterdi leyl münevver bir cuma sevabı gelmez
 
İnanmak isterdi hazansız bahçede
Bülbül ötüşsün bahar leyli hazar
Cennet olsun cehennem ateşi kötüye ersin
Bulutlar hür sukut bir ömür yeter
 
Elife Ergan (Elifçe)
Elifeergan8000@gmail.com


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Şahamettin Kuzucular
10 Nisan 2019 Çarşamba 22:16:27
Cümle kurguları hem estetik, hem ifade gücü, hem betimleme, hem gözlem gücü hem de gramer yönlerinden kusursuz gözüküyor. Açıkça anlatım bozukluğuna işaret eden tek bir cümle bulmak için de uğraştım. İlla bir tenkit gerekirse, cümleler uzun ve sıralı bağımlı olması gösterilebilir. Lakin bu da bir kusur sayılmaz. Fakat diğer hikayelerinizden de çıkan bir teknik sorun var. Roman gibi düşünüp hikaye yazıyorsunuz. Bu nedenle öykünün sınırları kısa roman haline dönüşüyor. Bu hatanın dışında daha kısa cümleler de kurarsanız mükemmel bir öykücü olacaksınız. Hem de çok popüler olan pek çok balon öykücüden

Şahamettin Kuzucular
10 Nisan 2019 Çarşamba 22:16:48
Cümle kurguları hem estetik, hem ifade gücü, hem betimleme, hem gözlem gücü hem de gramer yönlerinden kusursuz gözüküyor. Açıkça anlatım bozukluğuna işaret eden tek bir cümle bulmak için de uğraştım. İlla bir tenkit gerekirse, cümleler uzun ve sıralı bağımlı olması gösterilebilir. Lakin bu da bir kusur sayılmaz. Fakat diğer hikayelerinizden de çıkan bir teknik sorun var. Roman gibi düşünüp hikaye yazıyorsunuz. Bu nedenle öykünün sınırları kısa roman haline dönüşüyor. Bu hatanın dışında daha kısa cümleler de kurarsanız mükemmel bir öykücü olacaksınız. Hem de çok popüler olan pek çok balon öykücüden

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...