Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası


Esa
28.3.2016
Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası
İlkönce yağmurla 
sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah. 
Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla. 
Harp esirleri çoktan iş başındaydılar. 
Topraktan nefret duyarak 
- halbuki köylüydü birçoğu - 
tıraşlı ve korkak 
çapalıyorlardı patatesleri. 
Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana 
köy kilisesinden gelen çan sesleri. 

Pazardı. 
Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı 
kadınların değil, 
içlerinde büyük memeli kızlar, 
ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı. 
Maviydi gözleri. 
Başları önde, 
kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı. 
Terliydiler. 
Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu. 
Kürsüde muhterem peder 
"beyannameyi" okuyordu, 
- gözlerini gizleyerek -. 
Renkliydi pencere camlarından biri. 
Bu camdan içeri giren güneş 
duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde 
eski bir kan lekesi gibi. 
Ve hiçbir zaman 
doğurmamış olan 
göğüssüz ve kalçasız bir Meryem'in kucağında bir çocuk : 
başı öyle büyük 
o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları 
hazin ve korkunçtu. 
Önlerinde kandil yanıyordu 
eski 
sert 
ve boyalı tahtayı aydınlatıp... 

İki adam boyundaydı tahta heykel. 
Şeytan saklanmıştı arkasına 
- kaşları çekik, sakalı sivri, 
Mefistofeles olması muhtemel,-- 
ve âlim bir tebessümle 
dinliyordu muhterem pederi. 
"- Avrupa'nın bekası, 
(okuyordu beyannameyi muhterem peder) 
Avrupa'nın bekası için harbediyoruz." 

Dinliyordu Şeytan 
sivri sakalında keder 
ve âsi ve selîm aklına 
dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan. 

Okuyordu rahip : 
" Avrupa milletleri el ele verip 
harbediyoruz, 
ve mutlak imha edeceğiz 
medeniyet için tahripçi bir unsuru." 

Şeytan bir parça yana itti Meryem'in heykelini 
ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip 
kaldırdı elini 
rahibe doğru 
- etsizdi, uzundu bu el, 
hakikat gibi, kemikli ve kuru -. 

Ve ne olduysa o anda oldu işte. 
Renkli camın altındaki kadın 
çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte. 
Memeleri ağırdı 
ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler. 
Düşürdü kâadı muhterem peder 
ve Şeytan'ın iğvasıyla hakikati bağırdı : 
"- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye. 
Harbediyoruz, 
fuhşun bekası için, 
kerhane kapıları kapanmasın diye. 
Ve sen orda, arkada 
içinde beyaz entarisinin 
bir erkek çocuğu gibi duran, 
sen orospu olacaksın kızım. 
Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler 
büyük şehirlerimizden birinde. 
Baban dönmeyecek 
Yatıyor şimdi yüzükoyun 
çok uzak bir toprağın üzerinde. 
Şimdi kan içindedir 
etli, kalın kulaklar 
ve ince kollarının dolandığı boyun. 
Yattığı yerde yalnız değil. 
Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada." 

Kendi sesinden ürkerek 
sustu rahip. 
Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu. 
Kadife ceketli bir erkek 
- ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin - 
bir şeyler söylemek istedi. 
Sivri sakalını kaşıdı Şeytan, 
rahibe : "Devam et," - dedi. 
Ve muhterem peder 
başladı tekrar konuşmaya : 
"- Harbediyoruz : 
pazar ve mal nizamının bekası için. 
Kömür, lâstik ve kereste, 
ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti 
satılmalıdır. 
Patiska, benzin 
buğday, patates, domuz eti 
ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet 
satılmalıdır. 
Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun 
ve ihtiyarlığın emniyeti 
satılmalıdır. 
Şan, şeref ve saadet, 
ve 
kuru kahve 
topyekun pazar malı olup 
tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır. 
Harbediyoruz : 
harbi bitirdiğimiz zaman 
aç, işsiz ve sakat 
- harp madalyasıyla fakat - 
köprü altında yatılmalıdır..." 

Yine sustu muhterem peder. 
Şeytan emretti yine : 
"- Naklet onun macerasını, 
o ne idi, ne oldu, anlat..." 

Ve anlattı rahip : 
"- Onu hepiniz hatırlarsınız, 
toprağın içindeki bir patates tohumu gibi 
fakir, 
çalışkan 
ve neşesiz geçti çocukluğu. 
Sonra uyandı birdenbire 
on yedi yaşına doğru. 
Yine fakirdi, çalışkandı. 
Fakat aylarca gidip 
bulutsuz bir denizde 
altında sönük yelkenlerin 
sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın 
yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi... 
Mahallede sesi en güzel olan insandı 
ve en güzel mandolin çalan. 
Hatırlıyorsunuz değil mi 
size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin 
ve mavi kurdelesini 
mandolininin?.. 
İçinizde kimin kalbini kırdı, 
kime yalan söyledi, 
sarhoş olduğu vaki midir, 
ve kiminle dövüştü? 
Çocuklara saygısını 
ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz? 
Belki biraz kalın kafalı 
fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz 
onu geçen sene harbe gönderdik. 
Şimdi gerilerinde cephenin 
işgal altındaki bir köyün odasındadır. 
Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul 
bir tahta masanın üzerinde. 
Beli çıplak 
pantolunu dizlerinde 
başında miğfer 
ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler. 
Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu 
direkte bağlı bir erkek. 
Dışarda yağmur yağıyor 
ve uzaktan uzağa motor sesleri. 
Kadını masadan yere iterek 
doğrulup çekti pantolonunu... 
Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu, 
hatırlıyorsunuz değil mi 
size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin 
ve mavi kurdelesini 
mandolininin?" 

Yine birdenbire sustu muhterem peder. 
(Susabilmek bir hünerdir 
insanın ağzından çıkan sözler 
kendine ait olmazsa.) 
Fakat tahta Meryem'in arkasından 
yine emretti Şeytan : 
"- Rahip, devam et," - dedi. 
Ve devam etti rahip : 
"- Harbediyoruz. 
Çalıştırılan insan yığınları 
birbirine devrederek zinciri, 
karanlık ve ağır, 
beton künklerin içinde akmalıdır. 
Ve sen kocakarı 
- ön safta, solda, diz çöküp 
yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan - 
seni temin ederim ki 
kilise kapısında oynayan torunun 
- beş yaşında, 
başı altın bir top gibi yuvarlak - 
dedesi, 
senin kocan, 
babası, 
senin oğlun 
ve komşuların gibi 
kömür ocaklarında çalışacak. 
Hiçbir şeyi 
ümit etmemeyi 
öğrensin. 
Bu maksatla 
uçuyor bombardıman birliklerimiz 
tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp 
iki gergin kanatla. 
Ve motorlarına benzinle beraber 
belki bir parça keder dolarak 
(öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey), 
uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak 
bombardıman birliklerimiz 
birbiri ardından giden dalgalar halinde... 
Harbediyoruz : 
öldürdüklerimizin sayısı 
- bizden ve onlardan 
aralarında meme çocukları da var - 
şimdilik 
beş altı milyon kadar. 
Harbediyoruz : 
kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri. 
Harbediyoruz : 
parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde 
hapisane demirleri..." 

Hakikat çok taraflıdır. 
Fakir bir Şimal kilisesinde 
- Şeytan'ın iğvasıyla da olsa - 
fakir bir papaz 
onu o kadar uzun anlatamaz. 
İnzibat kuvvetleri aldı haberi 
- kadife ceketli orman bekçisinden - 
gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi. 
Ve asfalt yolun üzerinde 
arasında silâhlı iki adamın 
giderken muhterem peder 
Şeytan baktı arkasından : 
çekik kaşlarında ümit 
ve sivri sakalında keder. 

12.9.1941 

Not : 
Alamanya yıkıldı. 
Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder. 
Ve yine Şeytan'ın iğvasına uymasaydı eğer 
önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün 
Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde. 
Halbuki yine uydu Şeytan'a. 
Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine 
batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken 
41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen 
bilhassa mal nizamına ait olanları. 
Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle 
(tevkif edilmediyse de bu sefer) 
kovuldu kiliseden muhterem peder. 
Yine arkasından baktı Şeytan : 
çekik kaşlarında biraz daha çok ümit 
sivri sakalında biraz daha az keder... 
1946 Şubat 17
 
 
Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış