Aziz Mahmut Hüdayi Hayatı ve Şeyhliği ve Şairliği


 

HAYATI, KADILIĞI, HİLAFETİ VE PADIŞAHLARLA İLİŞKİLERİ
 
Hüdâyî, Osmanlı Devleti’nin en zirve zaamnı olan Kanûnî Sultan Süleyman devrinde doğmuş, Kanûnî Sultan Süleyman devrinde ve  Yeniçeri ocak nizamının bozulmaya başladığı “ Genç Osman Vak’ası ” ile bir padişahın katledildiği bir süreçe şahit olmuştur.
 
 Osmanlı devletinin Mîmâr Sinan (958/1551) ile mîmâride, Bâkî (1009/1600) , HAYALİ, FUZULİ ve Zati (963/1556) ile edebiyat ve şiirde, Karahisarî (963/1556) ile hüsn-i hatta en güzel örenkleri izlemiş;, Sokullu Mehmed Paşa ile Tiflis, Gürcistan, Şirvan, Dağıstan, Tebriz ve Şamâhî’nin Osmanlı Ülkesine katılmasına şahit olmuş;  Kanuni zamanından 11. Selim, III. Mehmet, I. Ahmet, I.Mustafa, Genç Osman ve ıv. Murat zamanlarını görecek uzun bir ömür sürmüştür.
 
Halvet’îyye Sufi İslâm Tarikât’nın bir alt sınıfına ait olan Bayram’îyye Tarikât’nın devamı niteliğinde bulunan Celvet’îyye (Celvetî) Tarikât’ının kurucusudur.  1541 (H.948) yılında Ankara Şereflikoçhisar'da doğmuş; Bursa’da Muhammed Üftâde'den feyz almış,1598 (H. 1007) de Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırmış, 1628 (H. 1038)'de vefât etmiştir. Kabri, İstanbul Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.
 
Onun hayatı hakkında bilgi veren kaynaklar başta kendi eserlerinden çıkartılan bilgiler, hakkında oluşan menakıplar ve hakkında yazılmış kaynaklardır. Hüdâyî’ye âit müstakil bir menakıpname yoktur ama onun hayatından bahseden bütün kaynaklarda menkıbelerine geniş yer verilmiştir. Hüdâyî’nin Menkıbe ve kerâmetlerini dergâhın son şeyhi M. Gülşen Efendi “Küllîyât-ı Hazret-i Hüdâyî’” adıyla neşr etmiştir. “ikinci defaki neşri (1338-1340) için yazdığı terceme-i hâl bilgisinin yanı sıra bu mâlumâtı da büyük bir titizlikle dercetmiştir.” [1]
 
Hüdâyî’nin devrine yetişmiş bulunan târihçilerden Peçevî İbrâhim Efendi (1061/1641), Katip Çelebi ve Atâyî, onunla bizzat görüşmüş ve eserlerinde ondan bahsetmişlerdir.
 
HAYATI
 
Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd'un oğludur[2]. Hüdâyî’nin ebeveyninden biri Koçhisarlı, birisi Sivrihisarlıdır. Babasının Sivrihisarlı, annesinin ise Koçhisarlı olduğu sanılmaktadır.[3] Annesinin ailesinin yanına ziyarete gittiği bir sırada Koçhisar’da doğmuş olmalıdır. Hüdâyî’nin babasının Fadlullah b. Mahmûd'un mesleğinin ne olduğu ne zaman vefat ettiği bilinmemektedir. Kaynakların babası hakkında bilgi vermemesinden yola çıkarak Hüdainin babasının “ilmiyye” veya “sûfîyye” sınıfından biri olmadığı söylenebilir. Kimi Osmanlı yazarları onun ceddini peygambere dayandırmaya çalışsa da bunun kan bağı şeklinde değil Tasavvufa intisap ve manevi nesep anlamında olduğunu kabul etmek gerekir.
 
Hüdayi'nin doğum tarihi hususunda Harîrîzâde Kemâleddin 1543, Gülşen Efendi 1545 yılında doğduğunu yazmışlardır. “ilk tahsîline memleketi Sivrihisar’da başladığını Vâkıât’tan öğreniyoruz.29 okumak, ilim ve irfânını artırmak için İstanbul’a geldiği zamanın tedris müesseselerinin temelini teşkil eden medreselerden Küçükayasofya 30’dakinde ikâmet ettiğini Tezâkir adlı eserinde  belirtmektedir:”[4]
 
Asıl adının “Mahmûd” olduğu “Azîz” ismi kendi eserlerinde rastlanılmadığı için bu ismin hakkında eserler yazan kişiler tarafından sonradan verildiğini ortaya koymaktadır.“Hüdâyî” [5]] 1541) Şereflikoçhisar’da doğmuş olmasına rağmen çocukluğu Sivrihisar'da geçti. İlk tahsilini de Sivrihisar da iken yaptı. Daha sonra İstanbul'a giderek Küçük Ayasofya Medresesinde tahsiline devam etmeye başladı. “Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi.”
 
 Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı
 
Şiirlerinde kullandığı mahlası Şeyhi Üftâde (988/1580) tarafından. Aldı. “ Hüdâyî” veya Hüdai ,“doğru yola mensup” anlamına gelmektedir. Nâzırzâde Ramazan Efendi den dersler alırken Halvetî meşâyıhından Nureddînzâde Muslihuddîn Efendi'nin sohbetlerine katıldığı anlaışılmaktadır. Kanuni'nin Zigetvar seferi esnasında Hüdai bu medreslerde ders görmektedir. Hüdâyî’nin hocası ile beraber Selimiye Medresesine oradan da hocasının kadılık görevi esnasında hocasıyla beraber Mısır ve Şam gittiğini öğreniyoruz. Mısır ve Şam’da ne kadar kaldığını kesin olarak bilemiyoruz. Ancak 981 Muharrem/1573 Mayıs-Haziran aylarında Bursa’ya ta’yîn edildiğine göre Mısır ve Şam’da cem’an iki üç yıl kadar kalmış olmalıdır. Hüdâyî 981/1573’te hocası Nazırzâde’nin yanında yine “nâib” sıfatıyla Bursa’ya ta’yîn edildi. [6]
 
 
 
BURSA KADILIĞI
 
Hocası  Bursa mevlevîyetine getirilirken o da Ferhadiye Medresesine  müderris ve mahkeme-i suğra olarak bilinenn “Câmi-i Atik” mahkemesine nâib oldu.Hocasının ölümünden sonra bir müddet Bursada 37 akçe maaş ile kadılık görevini sürdüren Hüdai dergahına gidip geldiği Üftade Efendiye intisap ederek kadılık görevinden ayrıldı. Hüdâyî’den mürşidi Hz. Üftâde, evvelâ mal ve mülkten, ikinci olarak memûriyet (nâiblik ve müderrislik)’ten ferâgat etmesini, üçüncü olarak da nefsini ayaklar altına almasını istedi. Hüdâyî’de bütün bunları tereddüdsüz kabûl ederek onun irşâd halkasına katıldı. 



ŞEYHLİĞİ
 
Hüdâyî, bey’at ederken mürşidine verdiği sözleri yerine getirerek önce mal ve mülkünü fukarâya dağıttı. Sonra da memûriyeti terk etti. Arkasından da nefsini ayaklar altına alabilmek için çok sıkı bir riyâzata başladı. Riyâzatı esnasında bir elmayı koklayıp üç günde bir iftar ettiği rivâyet edildiği gibi59 bizzat kendisi “riyâzat günlerinde sâdece kuru ekmekle iktîfâ ettiğini” ve bu yüzden yolda dirilerden çok ölülerle karşılaştığını kaydetmektedir. Hüdâyî’nin, şeyhi yanında çok sıkı bir seyr u sülûke tâbi’ tutularak üç sene gibi kısa bir zamanda hılâfet alacak seviyeye yükseldiğini görmekteyiz. Tevazuundan irşâd vazîfesine yaklaşmak istemeyen mürîdine Hz. Üftâde bir başka zaman da “şeyhini bile geçecek” kemâle eriştiğini ifâde etmiş ve bu vazîfeyi kabûl etmesini istemişti.
Şeyhi ona hilafeti şu şekilde razı ettirmişti : “Ramazan gelince hazırlan, ehlin ile Ali Çelebi ile ihtiyârınla Sivrihisar’a. Zîrâ bir zamandan beri gönlüme seni mevlidin olan Sivrihisar’a göndermek hutur ederdi.” diyerek Hüdâyî’yi akrabâ muhîti olan Sivrihisar’a halîfe olarak göndermeye iknâ eden Hz. Üftâde: “İstersen sana bir tâc giydireyim, ya Emir Sultân’ın tâcı, yahut Baba Yûsuf Efendi, veya Hacı Bayram üslûbunda.” demiş, Hüdâyî de: “HACI BAYRAM I VELİ tâcı giydir” demişti. 
 
Hüdâyî çoluk çocuğu ve kayını Ali Çelebi ile beraber Sivrihisar’a gitti. (987 Zilhicce/1580 Ocak)68Hüdâyî Sivrihisar’da altı ay kadar kalabildi ve 988 Cemâdelûlâ 2/ 1580 Hazîrân 16’da şeyhini ziyâret için tekrâr Bursa’ya geldi.72Bu arada şeyhi Üftâde Efendi, 988 Cemâdalâhır 12/1580 Temmuz 26’da vefât edince artık Hüdâyî’yi, Bursa’ya cezbeden kuvvet zail olmuş; o da bu üzüntü ile tekrâr memleketine çoluk çocuğunun yanına dönmüştü. Fakat Hüdayinin Bursa dönüşünden sonra Sivrihisarda çok fazla kalmadığı Rumeliye geçtiği Eski Zağra’da ikâmet ettiği ve orada bir câmi yaptırdığı anlaşılmaktadır. Rumeliden İstanbul'a dönüp Küçükayasofya’ya yerleştiği anlaşılmaktadır: Hüdâyî’nin Küçükayasofya’da bir müddet kaldıktan sonra Üsküdar tarafına geçtiği kaynaklar tarafından belirtilmektedir.
 
Hüdâyî’nin mektuplarından onun Ferhad Paşa (1004/1595) ile beraber Îran seferine iştirâk edip Tebriz’e kadar gittiğini öğreniyoruz:
 
Azîz Mahmûd Hüdâyî, İstanbul’da Küçükayasofya’daki ikâmeti esnâsında ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhît edinmiş, pâdişaha karşı da samîmî bir yakınlık temin etmişti.88şeyhi ona: “-Sana vâizliği min-ındillah verdik. Vâiz, Hazret-i Peygamberin esmâsındandır.”91 demişti. Şeyhinin kerâmeti zâhir oluyor ve Hüdâyî , Fâtih Câmii vâizliğine ta’yîn ediliyordu.Hüdâyî, hankâhının inşâatı tamamlandıktan sonra da Fâtih Câmii’ne hemen dört yıl kadar devâm etti.Daha sonra Üsküdar Mihrimah Sultân camisine vaiz olarak kesintisiz ve kesif bir irşâd hizmetine başlamış bulunuyordu. 



PADIŞAHLARLA MÜNASEBETLERİ 
 
Hz. Hüdâyî’nin hayâtından bahseden kaynaklar onun Sultân Ahmed’le çok samimi bir münasebet içerisinde olduğunu hatta Sultân’ın kendisine intisâb ettiğini kaydetmektedirler. Menkabelerde “rü’yâ ta’bîri” ile başlayan bu münasebetin zamanla daha ileri dereceye ulaşmış bulunduğu kaydedilmektedir. Hüdai'nin III Murat üzerinde de tesiri olduğu mektuplarından ve diğer kaynaklardan anlaşılmaktadır. 
 
Padişahın kendisine kürk hediye edecek kadar muhabbetle bağlı bulunduğu Hüdâyî, bu alâkayı asla istismar etmediği gibi şahsı adına gayet müstağnî bir tavır içinde idi.Sultân I. Ahmed,Şeyh Hüdâyî’ye büyük bir saygı ile bağlı olup onun “rikâbında piyade yürüyecek” kadar bir teslimiyet içinde bulunuyordu.
 
“...Saâdetlû pâdişahım, bugün seherice beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir hıtab varid oldu: 997’de düşman tahtı fetholunur, deyu. Uyandım, Kazvin hâtıra geldi. İnşâllah hayırdır."  İhtimâl bu rü’yânın pâdişaha yazılmasından sonra pâdişah, Gence üzerine doğru hareket eden Serdâr-ı Ekrem Ferhad Paşa kumandasındaki orduya hatt-ı hümayun gönderip Kazvin üzerine gidilmesini istemişti.
 
Ancak daha önce Gence ve Karabağ üzerine gidilmesi emredildiğinden ve ordu bu istikâmette hazırlık yapmış bulunduğundan Kazvin üzerine gidilmesi, gerek ordu erkânına ve gerekse askere imkânsız gibi görünerek Kazvin’e gidilememişti. Fakat fethi plânlanan Gence ve Karabağ’ın itaati sağlanarak sefer zaferle netîcelenmiş (997/1589),108 böylece de Hüdâyî’nin sadık rü’yâsı doğrulanmıış oluyordu.
 
Sultân I. Ahmed, rü’yâsında, “Nemçe Kralı ile güreş tutup kendisinin arka üstü yere düştüğünü görmüştü.116 Zâhiren korkulu görünen bu rü’yânın ta’bîrinde zamanın yorumcuları ızhâr-ı acz edince rü’yâ, bir vesîle ile ta’bîr edilmek üzere Hüdâyî’ye yazıldı. Hüdâyî’nin de rü’yâyı“pâdişahın Nemçe (Avusturya) Kralına karşı zafer kazanacağı” şeklinde yorumlaması (bk. Hüdâyî’nin Menkabe ve Kerâmetleri Blm.) ve bilâhare gerçekten Estergon’un geri alınarak Avusturyalılara karşı zafer kazanılmış olması sultânı teshîr etti.Sultân I. Ahmed, onun kemâlini görünce cihan pâdişahı olduğunu unutarak gönül sultânının önünde sâdık bir bende oldu. Çünkü o, gerçek pâdişahlığın gönül tahtına Hakk’ı sultân ettikten sonra başladığını gayet iyi anlamıştı.
 
Sultân Ahmed, Hüdâyî’ye bir hediye göndermiş o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişah bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecid Sivasî’ye göndermiş, o kabûl edince pâdişah:
 
“– Bu hediyeyi Hüdâyî’ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar.” demişti. Abdülmecid Sivasî de:
“– Hüdâyî bir ankadır ki, lâşeye tenezzül etmez.” cevâbını vermişti. Birkaç gün sonra Hz. Hüdâyî ile karşılaşan pâdişah:
“– Hediyeyi Abdülmecid Efendi’ye gönderdim kabûl etti.” deyince Hz Hüdâyî de:
“– Pâdişahım, Şeyh Abdülmecid bir deryâdır ki, deryâya bir katre çirkef mâsiva düşmekle mülevves olmaz.”diyerek zarîfâne bir cevap vermiş ve böylece de kemâlini göstermişti.
 
I. Ahmed, camiini yaptırırken temel kazma işinde (1018/1609) Azîz Mahmûd Hüdâyî, Şeyhülislâm Mehmed Efendi (1025/1616),Vezîr-i azam Kuyucu Murad Paşa ilk kazmayı vurmuşlardı.
 
I. Ahmetten sonra tahta geçen Genç Osmanın da A.M. HÜDAi'ye değer verdiği onun telkinlerine uyduğu anlaşılmaktadır. Nitekim A.M.HÜDAİ'nin telkiniyle Hacca gitmek istemiş çeşitli şekillerde Hacca gitmesi engellenince İsyan esnasında katledilmiştir. A.M.Hüdai'nin telkini ile Hacca gitmiş olsaydı bu felaketten kurtulmuş olacak Hacca gitmiş ilk Osmanlı sultanı olacaktı.
 
Genc Osman Vak’ası”nda Sultân Osman şehîd edildikten sonra I. Mustafa tekrâr pâdişah ilân edilmiş ise de kısa zaman sonra yine hal’edilerek IV. Murad pâdişah yapılmıştı.
 
Kaynaklar Hüdâyî’nin üç def’a haccettiğini belirtmektedir. Hüdâyî’nin üçüncü haccı da mürîdlerinden bir zât ile 1029/1620 târihînde gerçekleşmişti.
 
Hz. Hüdâyî, çok hareketli ve bereketli bir ömür sürdükten sonra doksan yaşları civârında 1038 Safer 3 / 1628 Ekim 1’de Salı akşamı Hakk’a yürümüştür. Kamerî hesâba göre doksana bâliğ olan yaşı şemsî takvimine göre seksen yedi civârındadır.
Cenâzesi büyük bir merâsimle kaldırılmış ve zâviyesinde bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye defnedilmiştir.
 
 
KERAMETLERİ
 
Hüdâyî, Bursa’da müderris ve nâib olarak hizmet görmekte iken şöyle bir rü’ya görür: “Kıyâmet kopmuş, sırat ve mîzan kurulmuş; ashâb-ı hayr ve salâhdan olduklarını zannettiği pek çok kimse bâ-husûs hocası Nâzırzâde (984/1576) de cehennemlikler arasındadır.” Bu rü’yadan son derece müteessir olan Hüdâyî, uyandığında dünyevî meşgalelerini terk ederek Hz. Üftâde (988/1589)’ye varmış ve ona intisâb etmiştir.
Üftâde hazretlerine intisâb eden Hüdâyî, onun yanında sıkı bir riyâzat ve nefs terbiyesine başladı. Hz. Üftâde bir gün mürîdine:
 
-Haydi evlâdım, bir sırık ciğeri omuzuna alarak Bursa sokaklarında dolaşıp satmalısın, diye emretmiş; Hz. Hüdâyî de tereddüdsüz sırığı samur kürk üzerine almış ve çarşı çarşı, mahalle mahalle dolaşmaya başlamıştı. Bu hâli gören ahâlî, “hâkim çıldırmış” diyerek aleyhinde bir sürü dedikodular uydurdular. Fakat Hz. Hüdâyî bunların hiç birine aldırmadı. Ve vazîfesini kemâl-i ihtimamla yerine getirerek dergâha döndü.[7]
 
 
EDEBİ KİŞİLİĞİ
 
Hüdâyî ilmî ve tasavvufî eserlerinin yanısıra “Tasavvufî Halk Edebîyâtı” çeşidinden şiir ve ilâhîler de yazmıştır.16 Muâsırı Bâkî (1008/1599), Nef’î (1044/1634), Hâletî (1012/1603), Cevherî (999/1591) ve Şeyhülislam Yahya Efendi (1052/1642) gibi Divan Şiiri şâirlerinden farklı olarak o, şiiri mahz-ı san’at telâkkî etmemiş; Ahmet Yesevi, Yunus Emre gibi tekke şâirlerinin yolunda yürümüştü. KAFİYE için ma’nâyı terk yerine ma’nâ için ba’zan kâfiye ve vezni terkettiği olmuşsa da şiirlerinin tamamına yakın bir kısmını arûz kalıpları içinde büyük bir ustalıkla söyleyebilmiştir. Edebîyat Târihçisi Nihad Sâmi Banarlı, “Azîz Mahmûd Hüdâyî, devrinin hem arûzla hem hece ile söyleyen şâirleri arasındadır.” diyerek bunu tescîl etmektedir."[8]
 
Tasavvufî Halk Edebîyâtı” gurûbunda mütâlaa edilen Tekke ve Tasavvuf şâirlerimizin bir çoğu gibi Hüdâyî’nin şiirlerinde de vezin ve şekil bakımından Yûnus te’sîri görülmekte ise de “vahdet-i vücûd” fikrîni onun kadar açık işleyememiştir. Yunus Emre ’den farklı olarak az da olsa arapça ve farsça şiirler, türkçe-arapça mülemma’lar da yazmıştır. Şiirlerinde serbest fikirleri aksettirmekten çok, şiiri dînî, ahlâkî bilgileri öğretmede ve öğüt vermede bir vâsıta olarak kullanmıştır.Hüdâyî bir tekke şâiri olarak daha çok “Tekke ve Zümre Edebiyatı” tarzında şiirler söylemiş olmakla beraber, Dîvan Edebîyâtı’na da âşinâ idi. M. Hâlid Bayrı, “Hüdâyî dîvanındaki felsefesinin plâtonik bir aşk felsefesi olmadığını” buna mukâbil onun, Ahmed Yesevî tarzında” dindaşlarına yol göstermeyi gaye edindiğini “kaydetmekte ve hattâ” Hüdâyî sanki Ahmed Yesevî ile beraber yaşamış, onunla aynı zamanda yetişmiştir” demektedir.
 
Eserleri
 
Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır:
1. Nefâ’isül-Mecâlis: Tasavvufî bir tefsirdir. Anacak Kur’an ayetlerinin tamamı değil seçilen bazı ayetler açıklanmıştır. Yazmalarının bir kısmı iki, diğerleri üç cilt hâlinde olup en düzgün ve en eski nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir. (Şehid Ali Paşa, nr. 172-174)
2. Câmiul-Fezâil Ve Kàmiur-Rezâil: İlmî, amelî ve ahlâkî faziletleri anlatan bu eser, Hüdâyî’nin en meşhur ve en yaygın eserlerinden biri olup en eski nüshası Köprülü Kütüphanesi’ndedir (nr. 1853/3)
3. Miftâhus-Salât Ve Mirkàtün-Necât: Namazın fazilet ve hikmetlerini anlatan risâlede Muhyiddin İbnül-Arabî ve Şehâbeddin Sühreverdî gibi büyük mutasavvıfların fikirlerine de yer verilmiştir. 1010 (1601) tarihli en eski yazma nüshası Murad Molla Kütüphanesi’ndedir (nr. 1314/4). Bu risâle de H. Kâmil Yılmaz tarafından tercüme edilerek İlim Amel ve Seyr ü Sülûk adlı Eserin soonunda yayımlanmıştır.
4. Hulâsâtül-Ahbâr Fî Ahvâlin-Nebiyyil-Muhtâr: Hüdâyî’nin hilkat, varlık, ve hakîkat-i Muhammediyye gibi tasavvufî konuları işlediği yaklaşık altmış varaklık bir eseridir. En eski yazma nüshası 1037 (1627) tarihli olup Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nedir (Hüdâyî, nr. 258). 
5. Habbetül-Muhabbe: Allah, Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini anlatan küçük bir risâledir. Ahmed Remzi Akyürek tarafından Mahbûbül-Ahibbe adıyla tercüme edilen bu risâleyi Rasim Deniz yeni harflerle yayımlamıştır. (Habbetül-Muhabbe Tercümesi Mahbûbül-Ahibbe, Kayseri 1982).
6. Keşfül-Kınâ’ An Vechis-Semâ’: Semâın meşruiyetini müdafaa için yazılmış olan bu risâlenin 1016 (1607) tarahli nüshası Köprülü Kütüphanesi’nedir. (nr. 1583/7). Eser H. Kâmil Yılmaz tarafından tercüme edilerek neşredilmiştir. (“Hüdâyî’nin Semâ Risâlesi”, MÜİFD, IV [1986]. Zb 273/284).
Bunlardan başka Hayâtül-Ervâh Ve Necâtül-Eşbâh, el-Fethül-İlâhî, Tecelliyât, et-Tarîkatül-Muhamediyye, Fethül-Bâb Ve Ref’ul-Hicâb, el-Mecâlîsül-Va’zıyye adlı Arapça eserleri vardır. Şeyhi Üftâde’nin sohbetlerinde tutuğu notlardan meydana gelen Vâkıàt adlı eser de genellikle Hüdâyî’ye nisbet edilmiştir. Yazmaları genellikle üç cilt hâlinde tertib edilmiş olan eserin, üzeride Hüdâyî’nin hattı olduğuna dair bir kayıt bulunan nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir (Hüdâyî, nr. 250) 
 
Hüdâyî’nin belli başlı Türkçe eserleri de şunlardır:
 
1. Divan: Dîvân-ı İlâhiyyât olarak da bilinen eserde Hüdâyî’nin 255 kadar ilâhisinden başka rubâbî ve kıtalar da vardır. Divan, Kemalledin Şenocak ve Ziver Tezeren tarafından ayrı ayrı yayımlanmıştır. (İstanbul 1970, 1986)
2. Necâtül-Garîk Fil-Cem’i vet-Tefrîk: Tasavvuf terimlerinden olan cem’ ve farkın manzum olarak anlatıldığı bir risâledir.
3. Tarîkatnâme: Celvetiyye tarikatı âdâbını anlatan bir risâledir.
Bu üç eser Nûri adlı bir kişi tarafından Külliyyât-ı Hazret-i Hüdâyî adıyla yayımlanmıştır (İstanbul 1287). Bu neşrin sonunda Hüdâyî’nin kısa bir hal tercümesiyle tarikat silsilesine de yer verilmiştir. Aynı eserleri, Hüdâyî Âsitânesi’nin son postnişinlerinden Mehmed Gülşen Efendi (ö. 19259, başına daha geniş bir hal tercümesi ve Hüdâyî’nin Arapça et-Tarîkatül-Muhammediyye adlı eserini de ilâve ederek yeniden neşretmiştir. (İstanbul 1338).[9]
4. Mektûbât: Hüdâyî’nin III. Murad’a ve diğer padişahlarla bazı devlet erkânına gönderdiği mektuplardır. Çoğu III. Murad$a yazılan 152’si Türkçe, yirmi iki kadarı da Arapça mektuptan oluşan bir nüsha Süleymaniye Kütüphanesi’ndedir (Fâtih, nr. 2572).
5. Nesâih Ve Mevâiz: Hüdâyî’nin vaaz ve nasihatlerini ihtiva eden eser 237 varak olup kırk üç bölümden oluşur. Bilinen tek yazma nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir (Hüdâyî, nr. 266)
6. Mi’râciyye: Mi’rac hadisesini ayet ve hadislein ışığı altında anlatan bir risâle olup bir nüshası Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’ndedir (Hüdâyî, nr. 262)[10]
 
 Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz’ın Aziz Mahmut Hüdai hakkındaki yazılarından ve www.hudayivakfi.org/‎ da 
 
 

Şiirleri


KAYNAKÇA 
 
[1] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[2] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[3] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[4] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[5] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[6] Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz, AZİZ MAHMÛD HÜDÂYÎ Ve Celvetiyye Tarîkatı, Erkam Yayınları, İstanbul 1984- 28-28
[7]  www.hudayivakfi.org/‎
[8]  www.hudayivakfi.org/‎
[9]  H. Kâmil Yılmaz i, Aziz Mahmut Hüdai,TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 338-340,.]
[10]  H. Kâmil Yılmaz i, Aziz Mahmut Hüdai,TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 338-340,.]

 

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.

 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 




 

 

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış