MENKIBE-İ YUNUS EMRE


               MENKIBE-İ YUNUS EMRE
 
Görüyoruz ki, Hoca Ahmed Yesevî’den başlayarak Yunus Emre ye ve ondan beri de bugüne kadar, yekdiğerine bitişik ve bağlı uzun bir silsile şeklinde, başlıca unsurlarım halk edebiyatından ve millî zevkten alan bir tasavvuf edebiyatı devam edip duruyor.
İslamiyet’ten önceki halk edebiyatımızla büyük bir alâkası olduğu için daha ilk teşekkül anında halkın rağbetini kazanan bu edebiyat,  tasavvuf esaslarının Türkler arasında yayılmasına yardım etmiş, daha sonra da, Türkler arasında tasavvuf duygu ve telâkkilerinin gelişmesi bu edebiyatın
 yüzyıllarca halk arasında yaşamasına sebebiyet vermiştir.
Henüz bir uyanıklık ve yenilik devresini idrak edemeyen Orta-Asya Türkleri arasında bugün bile manevi nüfuzunu saklayan bu edebiyat ve onu doğuran tasavvuf cereyanı, Batı Türklerinin muhitine geçer geçmez  daha geniş, daha serbest, daha derin bir şekil alarak “ bir züht ve takva sistemi” şeklinden İlahi bir aşk felsefesi tarzına döküldü.
Bu fark, sırf Ahmed Yesevî’nin şahsiyeti ile Yûnus Emre’nin şahsiyeti arasındaki farklardan ileri gelmiyordu.
Muhyi’d-Dın ‘Arabi ve Celâle’d-Dîn Rûmî gibi iki büyük
Mutasavvıfın tesiri altında Vücûdiyye-i Hayâliyye felsefesine istinat eden serbest Anadolu çevresi
Ahmed Yesevî’nin belli çerçeveli, kuru, müteşerriâne ve zâhidâne telâkkilerini, Yûnus’ta olduğu gibi geniş, seyyal bir aşk ve vahdet sistemi hâline soktu.
büyük bir tarîkat kurucusu ve şairlik kabiliyetinden çok mahrum şeri'atçi bir âlim olduğu hâlde, Yûnus onun aksine, İlâhî bir şâir ve tasavvufu ruhunun ihtiyacı olarak kucaklamış sade bir dervişti.
Birinin ağırbaşlı, donuk ve kuru edası, diğerinin sade ve ümmîyâne samimilik tavrı bundandır.
Eserlerini dâhilî kıymetleri, yâni bedii mahiyetleri bakımından karşılaştıracak olursak YunusEmre’nin bir sanat dâhisi olduğunu ve eserinin bugün bile zevkle okunabildiğini söyleyebiliriz;
hâlbuki Yesevî’ nin Divân-ı Hikmet'i, ancak onun kutsiyetine inanan dervişler tarafından okunabilir.
Görülüyor ki, Yunus Emre doğrudan doğruya veya dolayısıyla - Kırgızistan boz-kırlarındaki eski Türk velisinin  manevi nüfuzu altında kalmakla beraber, Yunus Emre edebî dehâ bakımından onu çok geçmiştir.
Lâkin bu dâhilî kıymet ölçüsünü şöyle bir yana bırakarak Ahmed Yesevî ile Yunus’u sırf haricî tesir bakımından mukayese edecek olursak, her ikisinin büyüklüğü karşısında da hayret hissi duymamak mümkün  olmaz.
İlk defa olarak, bütün Türk memleketlerine yayılmış kuvvetli bir tarikat kuran Ahmed Yesevî, Orta-Asya edebiyatında bir halk tasavvuf edebiyatı, bir Hikmet tarzı yaratarak bugüne kadar yetişen Orta-Asya  mutasavvıf-şairlerine örnek olmuş, yâni kendi şahsiyetinin damgasınıiçine alan bir tekke edebiyatı yaratmıştır ki, bu edebiyatın başlıca merkezi Nakşibendî tekkeleridir.
Yunus Emre’ye gelince, o, üstadı gibi yeni bir tarikat kurmamakla beraber, esasen Ahmed Yesevî  Yunus tarzı diye  hâlâ lezzetle okuduğumuz ve müteessir olduğumuz orijinal bir edebiyat,
 bir tasavvufî halk edebiyatı yaratmış ve bütün tekke şiirlerinde, Bektaşi şiirlerinde, hatta âşık edebiyatında büyük bir amil olmuştur.
Hikmet tarzının Orta-Asya’da başlıca Nakşibendî dergâhlarında hüküm sürmesine karşılık,
Yunus tarzının zevki de en çok Bektaşi şiirlerinde göze çarpar.
 Bilhassa Yunus’un sanat dehâsı, Türk Edebiyatı’nın aşka İslâm edebiyatlarında eşi görülmeyen en millî ve en orijinal bir hususî tarzını vücuda getirmiştir ki, yüzyıllar arasında millî zevki en iyi temsil edebilen bu tarz, edebiyat tarihi noktasından eşsiz bir kıymeti haizdir.
 Müspet ilimlerin bugünkü terakkileri karşısında tasavvuf felsefesinden zevk almayanlar, yahut mâziyle alâkayı her nasıl olursa olsun kesmek isteyenler,Ahmed Yesevî’nin ve Yunus Emre’nin eserlerinden  bir teessür hissesi duymadıklarını iddia edebilirler, çünkü herkes istediği eserden zevk almakta serbesttir;lâkin, bu iki büyük şahsiyetin Türk Edebiyatının umumî gelişmesi üzerindeki emsalsiz nüfûzlannı  inkâr hiçbir zaman mümkün olamaz.
Bu iki isim, Ahmed Yesevî ve Yunus Emre,Türk Edebiyatı Tarihi’nde ölmez birer fasıl olarak 
ebediyete kadar yaşayacaktır.
 
Fuad Köprülü; İlk mutasvvıflar.
 
                              ÖN BİLGİ
 
“Menkabeler “ilk önce tasavvufi tabakat kitaplarında ve evliya tezkirelerinde yer almıştır.
 Muhtemelen XIII. yüzyıldan başlayarak tek bir velî hakkındaki menkabeleri toplayan ve kendilerine
 Menâkıb, Menâkıbnâme veya bazen da Vilâyetnâme denilen müstakil eserler doğmuş, Arapça, Farsça veya Türkçe gibi çeşitli dillerde yazılıp, İslam âleminin her tarafında okunur olmuşlardır.” 
. (Ocak, 1983: 1)
  Menkıbeler: Halkın gönül dünyasına yerleştirdiği, Din büyükleri için muhayyilesinde ürettiği, hafızasına ve vicdanına nakış nakş işlediği harikulade hallerinin asırlardır anlatılan ve yazılan rivayetlerden  meydana gelmiş şiir ve nesir halindeki sunuluşlarıdır.
Doğu Türklerinde Hoca Ahmed Yesevî’nin şahsı etrafında üretilen menkıbeler ne ise, batı Türklerinde de Yunus Emre’nin şahsı etrafında üretilen menkıbeler aynı değerdedir.
 İkisi de şiirlerini Türkçe söylemiş ve Türkçe yazmışlardır.
 Bu iki büyük tasavvuf şairimiz de yaşadıkları dönemde Türkçe Dilinin edebî çevrelerce hor görüldüğünü görmüşler, onun ıstırabını çekmişlerdir
İslami ve tasavvufi terimleri Türkçe olarak gayet mahirane bir şekilde sade ve anlaşılır bir üslupla Türk halkının zevkine uygun olarak anlatma yolunu tutmuşlardır
Biz her iki şairimizin de gerçek hayatlarından ziyade menkıbe-î hayatlarını esas alarak, o menkıbeleri şiirleştirerek okuyucuya sunmayı amaç edindik.
Yunus Emre’nin bu güne kadar çeşitli kitaplarda yirmi menkıbesi bulunmaktadır.
Belki bizim görmediğimiz başka menkıbeleri de varıdır. Ancak biz elimizde olanlarını şiirleştirdik.     
Bu güne kadar bu menkıbelerin şiir halinde olarak bir kitapta ve toplu halde yazılmış olanına rastlamadık.
Yunus Emre’nin menkıbe-i hayatını okuyanlar, Yunus Emre’yi kendilerine daha yakın hissedeceklerdir  ve gönüllerinde ona karşı duydukları sevgileri daha da ulvîleşecek
 düşüncesinden hareketle bu menkıbeleri okuyucuya şiir halinde sunduk.
 
    
                       YUNUS EMRE
 
“Hayatı destanlaşan ve Bektaşi Velayetnamesiyle diğer bazı kaynaklarda destanî rivayetleri tespit edilen büyük Türk şairi Yunus Emre Mevlâna’nın çağdaşıdır.
Birçok şiirlerinde Baba Tabduk’un dervişi olduğunu ve bir şiirinde
 
Yunus’a Tabduk’dan oldı hem Barak’dan Saltuk’a
Ol nasib çün cûş kıldı ben nice pinhan olam
 
Beytiyle Taptuk Baba’nın 1307 de Giylan’da öldürülen Barak baba halifesi olduğunu, onun da 1263 de on iki bin Türkmen’le Rumeli’ye geçen ve Dobruca’yı zapt eden Sarı Saltuk’a mensup bulunduğunu bildiren Yunus bir şiirinde,
 
Yunus’un bu sözünden sen ma’nî anlarısan
Konya minâresini göresin bir çuvaldız
 
Beytiyle Konya’da bulunduğunu bildirir. Yunus Emre Divânı sayfa 160- 106 nolu gazeli.
Yunus’un Ümmi olmadığı, Mevlâna’nın mazmunlarını kullanarak, Farsça kelime ve terkiplerle zamanındaki sistemli bilgilerden salahiyetle bahsederek, Yunan ve İran Mitolojisine ait motifleri şiirine alarak, Ayet ve hadislerden manevî ve lâfzî alıntılarda bulunarak, onları tevil ederek, şiirler yazan Yunus Emre’nin Konya’da hayli uzun bir müddet bulunduğu anlaşılmaktadır.
 
Mescidde medresede çok ibadet eyledim
Işk odına yanuban andan hasıla geldim
 
Dört kitabın ma’nîsin okudum tahsil ettim
Işka gelicek gördüm bir uzun hece imiş
 
Gibi beyitlerle anlattığı tahsil hayatını Konya’da geçirmiştir.
Köstendilli Şeyh Süleyman (ölm 1819-1820) Bahr-al-Vilâya adlı Türkçe eserinde Mevlânâ’nın  Yunus Hakkında “Mânâzil-i İlâhiyyeden her kangısına sür’at idüp gittim ise bir Türkmen kocamanının izin önümde buldum ve anı güzer idemedüm.”dediği kayıtlıdır. İst.Üniv.K.Türk.Yaz.2535,221.)
Fakat
Mevlânâ sohbetinde sâz ile işret oldı
Ârif ma’nîye daldı çün biledür ferişte
 
  Beytiyle Mevlânâ’nın sohbetinde ve semâ meclislerinde bulunduğunu bildiren Yunus
Mevlânâ Hudâvengâr bize nazar kılalı
Anun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır
Diyerek Mevlânâ’ya karşı büyük bir saygı göstermiş, onun feyz-i nazarıyla gönlünün arındığını açıklamış ve birçok şiirinde ondan faydalanmış, âdete onun şiirlerini Türkçeleştirmiştir.”
ABDÜLKADİR GÖLPINARLI   Mevlânâ Celâleddîn Hayatı, Felsefesi, Eserlerinden Seçmeler İnkilap Kitabevi İkinci Baskı 1952       
 
 
MEVLÂNÂ VE YUNUS
 
Yunus Konya’da kalırken,
Medresede ders alırken,
 
Mevlana’ya sık giderdi,
Baş başa sohbet ederdi.
 
Kimselerin bilmediği,
Akılların almadığı.
 
Muhabbetle bağlılardı,
Aralarında sır vardı.
 
Yunus gitmek dileyince,
Müsaade isteyince,
 
Mevlânâ birlikte yürür,
Kapıya kadar götürür.
 
Muhabbetle uğurlardı.
Müritler buna şaşardı.
 
Sükûtu bozarak bir gün,
Yarı mahcup, yarı üzgün,
 
Mevlânâ’ya sormuşlardı,
Buna hangi sebep vardı?
 
Mevlânâ şöyle buyurdu,
Müritlerine duyurdu.
 
“Hangi menzile ki vardım,
Bu Türkmen’in izin gördüm.
 
Hep önümde idi benim,
Onu güzer idemedüm.”
 
Yunus bir gün Mevlânâ’ya,
Sual etti, merak bu ya.
 
“Mesneviyi sen mi yazdın,”
Bunca beyti sen mi düzdün?
 
Diye sual eyledik de,
Mevlânâ “Evet” dedik de.
 
“Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm.
 
Derdim olur biter idi,”
Dedi, sözünü bitirdi.
 
YUNUS VE SULTAN VELED
 
Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’le,
Arkadaştı Yunus samimiyetle.
 
İkisi de Mevlana’dan ders aldı,
Onun varlığıyla bahtiyar oldu.
 
Mevlana ölünce öksüz kaldılar,
                   Bîçare, perişan, meyus oldular.
 
İçin için gözyaşları döktüler,
Kaderin hükmüne boyun büktüler.
 
Yunus’un ışığı sönmüştü gayrı,
Ruhu yaralıydı, yüreği sayrı.
 
Tesellisiz bir derdin kölesi idi,
Bu hüzün evinde ölesi idi
 
Yunus’a çok ağır geldi bu darbe,
Duydu, Mevlana’ya yapılır türbe.
 
Nefsinden, teninden edip feragat
Oldu, inşaatta gönüllü ırgat,
 
Sabahtan akşama taş, tuğla çekti,
Vecd ile verdiği kutlu emekti.
 
İnşaat böylece devam ederken,
Baş mimar gelmişti bir sabah erken.
 
Bir amele yerden bir tuğla aldı
“Allah, Hak diyerek yukarı saldı.
 
Tuğla birkaç devir yaparak vardı,
Kubbede yerine yerleşip durdu.
 
Mimar başı hayret içinde idi,
İşçiye ünleyip “Sen kimsin?” Dedi.
 
İşçi tekrar yerden bir tuğla aldı,   
Fırlatıp tuğlayı yukarı saldı.
 
O tuğla yerini bulmadı şaştı,
Gerisin geriye zemine düştü.
 
Mimar başı onun yanına vardı,
İşçinin Yunus olduğunu gördü.
 
Kerameti zahir oldu o zaman,
Gitmesi gerekti artık buradan.
 
Konya’da pek fazla duramaz artık,
Bu şehir Yunus’a yaramaz artık.
 
Ve Sultan Veled’den izin istedi,
Sultan Veled ona “Git Yunus git.” Dedi
 
“Türbe değil gönül bünyad eyle hep”
Sırlara gebeydi demek her sebep?
 
Yunus Konya’dan, Karaman’a geldi,
Bir muamma iklimine yöneldi.
 
 
 
HIRKA İLE KÜLAH-3
 
Yunus İçi yana yana,
Gidip vardı Karaman’a
 
Aşka kanat açmak gerek,
Aşk şarabı içmek gerek.
 
Kâmil mürşit arıyordu,
Her bir yana varıyordu.
 
Her şey boştu nazarında,
Bir gün yolu üzerinde,
 
Bir tekkeye yolu düştü.
Etrafa sordu danıştı.
 
Kamil bir şeyhtir.” dediler,
Varıp onu görmek diler.
 
Başı açık yalın ayak,
Üst baş perişan olarak,
 
Tekke kapısına vardı.
Müritler onu uyardı.
 
Gitmesini söylediler,
Ardından şöyle dediler.
 
“Hani senin tacın, hırkan?
Böyle derviş mi olur can?”
 
Deyip Yunus’u savdılar,
Onu oradan kovdular.
 
“Dervişlik dedikleri
Hırka ila taç değil
 
Gönlünü derviş eyleyen
Hırkaya muhtaç değil.”
 
Dedi, ordan uzaklaştı
Müritler hayrete düştü.
 
Arkasından koşturdular,
Gidip yanında durdular.
 
Üzülüp bu hadiseye,
Yalvardılar dönsün diye.
 
Lakin Yunus aldırmadı,
Yolundan geri durmadı.
 
 “Size demek hırka gerek,
 Yahut başta taç.” Diyerek.
 
“Onlar pazardan alınır,  
 Pazarlar da çok bulunur.”
 
Dedi, yine düştü yola,
Murad-ı Hak nedir bula.
 
BUĞDAY MI, HİMMET Mİ?
 
Yunus Sarıköylü idi,
Gençti, güzel huylu idi.
 
Çiftçilikle yaşıyordu,
Rızk peşinde koşuyordu.
 
Zaman kötü bir zamandı,
Anadolu toz dumandı
 
Amansız bir kıtlık vardı,
Yıllar çileli yıllardı.              ,
 
Ekincinin işi zordu                        
Bir de Moğol zulmü vardı             
 
Vakit böyle geçer iken,
Ekin ekip biçer iken,
 
Bir kuraklık sardı yurdu,
Çitçileri yaman vurdu.
 
Ektikleri bitmez oldu,
Ocakları tütmez oldu.
 
Yoksulluk canlara yetti,
Ahalinin sabrı bitti.
 
Yer demir gök bakır idi,
Her taraf bir bozkır idi
 
Derken bir gün ilden ile
Bir şayia düştü dile.
 
Hacı Bektaş adlı bir Pir,
Herkese olurmuş destgir.
 
Aç olana yedirirmiş,
Çıplakları giydirirmiş.
 
Yunus dahi duydu bunu,
Bulmak için umduğunu,
 
Kağnısıyla düştü yola,
Bu derdine derman bula.
 
Aklı köyünde kalmıştı,
Baktı epey yol almıştı,
 
Dalıp gitmişti bir ara,
Nazar etti ufuklara.
 
Sonra birden akıl etti,
Kendi kendine eyitti.
 
Erenlerin tapusuna,
Boş gidilmez kapısına.
 
Etrafına şöyle baktı,
Alıçlara göynü aktı.
 
Topladı dağ alıcından,           
Ferahladı sevincinden.
 
Devam etti yine yola,
Alıç verip buğday ala.
 
Bektaş Dergâhına vardı,
Dervişlere selam verdi.
 
Dervişler buyur ettiler,
Ona şöyle eyittiler.
 
“Arzun dedir söyle hele,
Varıp arz edelim Şey’he.”
 
Ben bir garip fukarayım,
Geldim Şeyh’ten em arayım.
 
“Kabul edip yemişleri,
Buğday verin dönem geri.”
 
Varıp Şeyh’e arz ettiler,
“Ona “naşip” verelim.” der.
 
Aklı bir an köye gitti,
Yunus buğday talep etti
 
“Benden buğday bekler hanem,
“Nasip” olmaz derdime em.”
 
Hünkâr teklifi yineler,
“Nasip”, “nefes” vereyim. Der.
 
Boştu evde ambar, kiler,
Yunus yine buğday diler.
 
Hünkâr der ki dervişana
“Buğday verin gitsin ona.”
 
 
 
TAPDUK EMRE KAPISINDA           
 
Sevinciyle buğdayının,
Düştü yoluna köyünün.
 
Düştü amma düşmesine,
Cevap arar iç sesine.
 
Bir sıkıntı bastı gönlü,     
Bir değil sanki bin yönlü.
 
Acep hata mı ettim ben,
“Nasip, nefes” ne bilmeden?
 
Kafasında birçok soru,
Cevapsızdı işin zoru.
 
Şöyle süzdü etrafını,
Anladı hemen gafını.
 
Dağlar arasında ıssız,
Bir yoldaydı şimdi yalnız.
 
Düşünceye daldı gitti,
Ev, barkını hayal etti.
 
Moğol zulmü, kıtlık derdi,
Çektikleri pek beterdi.
 
Eziyet ki, ne eziyet,
Böyle çetindi vaziyet.
 
Hayal gerçek arasında,
Gidip gelme sırasında.
 
Aklı dergâha uzandı,
Gönlü pişmanlıkla yandı.
 
Karar verip döndü geri,
Bekler buldu dervişleri.
 
“Ben yanlış yaptım erenler,
Beni anlayın yarenler.
 
İşte, alın buğdayları,
Nasibimi versin geri.”
 
Bu söz Hünkâr’a söylendi,
Yunus nasip ister dendi.
 
Lakin dilek yerin bulmaz,
 “O iş bundan sonra olmaz.”
 
“Kilidin anahtarını biz,
Tabduk Emre’ye vermişiz.
 
Nasibini ondan alsın,
Buğdaylar da onda kalsın.”
 
Yunus köye döndü amma 
Fikrinde bin bir muamma
 
“Nasip” neydi, “nefes” neydi,
Ya o “kilit,” nasıl şeydi?
 
Aklı, fikri hep ondaydı,
Tapduk Emre ne yöndeydi?
 
Varıp Ona gitmeliydi,
Halini arz etmeliydi.
 
Karar verdi en sonunda,
Gayrı durmak olmaz bunda.
 
Çoluk çocuk ne derlerdi,
Onsuz nasıl ederlerdi?
 
Toplayıp hane halkını,
Etti onlara telkini.
 
Dedi; “Benim gitmem gerek,
Maksadıma yetmem gerek.
 
Tapduk Emre’yedir yolum,
Benim halim Ona malum.
 
Gidip dergâhına varam,
Huzurunda boyun buram.
 
Diye düştü kutlu raha,
Varıp ulaştı dergâha,
 
 
İLİMDEN İRFANA
 
Yunus âlim, müftü idi,
Tabduk âma, ümmi idi.
 
Bir Tabduk Emre dervişi,
Var idi bir müşkül işi.
 
Gidip müftüye söyledi,
Müftüden fetva diledi.
 
Müftü verdi fetvasını,
Çözdü onun davasını.
 
Alıp fetvasını döndü,
Şeyhe sormayı düşündü.
 
Gelip şeyhin huzuruna,
 Gösterdi fetvayı ona,
 
Şeyh fetvaya bakıp gördü,
“Düzeltmek gerek” buyurdu.
 
Bunu duyan müftü Yunus,
Şeyhe varır “Nedir husus,”
 
 “Tabduk dahi dedi ona,
Filan kitap şahit buna.
 
Meselenin aslı şudur,
O kitap da yazılıdır.”
 
Yunus dönüp geri gitti,
O kitaptan tahkik etti.
 
Şeyh haklıdır, bakıp gördü,
Şimdi gerek, bir özürdü.
 
Tabduk’un yanına gitti,
 Ve özrünü beyan etti.
 
Müridi olmak istedi,
Tapduk rıza göstermedi.
 
“Sen ki ilim sahibisin,
Hem de varlıklı birisin,
 
Bizler fakir dervişleriz,
Ümmi, sıradan kimseyiz.”
 
Fakat Yunus ısrar etti,
Derviş olmaktı niyeti.
 
Dervişlikti kutlu düşü,
Attı fikrinden teşvişi,
 
Müftülükten ayrılarak,                                
Maldan mülkten sıyrılarak,
 
GelipTabduk’a yalvardı.
Huzurunda ikrar verdi.
 
“Artık yoktur hiçbir nesnem,
Dervişliktir gönlüme em.”
 
Tabduk dedi; “Tamam lakin
İlm-i zahirden de sakın.”
 
Bilmem sözünü vird eyle
Ne sorsalar bilmem söyle.”
 
Yunus onu vird eyledi,
Ne sorsalar bilmem dedi.
 
Bu vird ile huzur buldu,
Dervişliğe kabul oldu.
 
 
   EĞRİ ODUN
 
Hacı Bektaş sözü ile
İçindeki közü ile.
 
Tabduk dergâhına vardı,
Olanları hep aktardı.
 
Tabduk dedi; “Safa geldin.
Malum idi bize halin,
 
Hizmet eyle emek yetir
Nasibin al.” Dedi, ahir.
 
Odun taşıma işine,
Görev verdi dervişine.
 
Bu görevi alan Yunus,
Düşünmedi bu ne husus.
 
Tam kırk sene erinmeden,
Hiç usanıp, yerinmeden,
 
Hizmet eyledi dergâha,
Meyletmedi aha, vaha.
 
Otuz sene odun çekti,
Sırtında yaralar çıktı.
 
Hep taşırdı doğrusunu,
Getirmezdi eğrisini.
 
Şeyhi Yunus’u severdi,
Yeri geldikçe överdi.
 
Diğer dervişler kıskandı,
Bir fitne ateşi yandı.
 
Dediler;” Bu ağır işi,
Niçin yapar bu er kişi?
 
Şeyhin kızındadır gözü,
Onun için yanar özü.”
 
Böyle bir düzen kurdular,
Şeyhe bunu duyurdular.
 
Bir gün çağırdı Yunus’u,
Ona sordu şu hususu,
 
“Yunus Can gel hele beri!
Odun yok mu dağda eğri?
 
Getirirsin hep düzünü,”
Eğerek Yunus yüzünü,
 
Dedi, ”Şeyhim bu dergâhı,
Bozar eğri odun dahi
Burası hak kapısıdır,
Tabduk Emre tapısıdır.
 
Eğri adam dahi girmez,
Buna Allah izin vermez.”
 
Tabduk baktı dervişlere,
Eğikti yüzleri yere,
 
Pişman olup üzüldüler,
Utanç ile ezildiler.
 
Tabduk Emre karar verdi,
Kızı Yunus’la everdi.
 
Bu kız Kur’an okuyunca,
Kurt, kuş susardı duyunca.
 
Akan sular akmaz olur,
O ses ile huzur bulur,
 
Duyan kendinden geçerdi,
Öyle eşsiz bir cevherdi.
 
 
    TEK BİR ÇİÇEK
 
Tabduk Emre bir gün, ani,
Çağırdı tüm dervişanı.
 
“Bugün çıkınız şu dağa,
Nazar edin sola sağa,
 
Bana demet demet çiçek,
Toplayınız verip emek,
 
En güzel demet getiren,
Hangi derviş olursa ben,
 
Emeğine değsin diye,
Vereceğim bir hediye.”
 
Dervişler çıktı kırlara,
Şeyhlerine çiçek dere.
 
Kimi çıktı bayırlara,
Kimi indi çayırlara,
 
Gayret, caba gösterdiler,
Renk renk çiçekler derdiler.
 
Şeyhin yanına döndüler,
Çiçeklerini sundular.
 
Yunus en sona kalmıştı,
Bir tek papatya bulmuştu.
 
Yunus’a haset duyanlar,
Nefislerine uyanlar,
 
Dediler ki; “Bakın hele,   
Bunu bulmuş bula bula.”
 
Dervişler buna şaştılar,
Gizlice fısıldaştılar.
 
“Şeyhim, kırları dolaştım,
Birçok çiçeğe ulaştım,
 
Çok çok acayip bir şeydi,
Çiçekler hep zikirdeydi.
 
Akşama doğru bu çiçek,
Bana seslendi şöylecek.
 
Bugün ben gaflete daldım,
Zikretmekten geri kaldım.
 
Ölmek bana haktır dedi,
Pek yalvardı pek inledi.
    
Gel benim kellemi kopar!
Var git, tez şeyhine apar.”
 
Dedi; “Ben de onu aldım,
Böylece huzura geldim.
 
 
      SUCU YUNUS
 
Yunus, Tabduk dergâhına geldikte,
Nasip için Tabduk’a yöneldikte.
 
Şeyh,” Fukaranın suyunu sen taşı.”
Diyerek Yunus’a verdi bu işi.
 
Yunus arkasına bir meşin giydi,
Artık su taşımak onun işiydi.
 
Kırbasını arkasına atardı,
Su almaya dağ yolunu tutardı.
 
Senelerce dergâha su getirdi,
 Bir ara sırtına bir ağrı girdi.
 
Aldırmadı ama ağrısı arttı,
Sırtında ne var bilmesi şarttı.
 
Bir gün bir dervişe bunu söyledi,                       
“Sırtım çok acır bir bakıver” Dedi.
 
Derviş sırtına baktı bir ara,
Gördü ki sırtında büyük bir yara.
 
“Yunus senin sırtın pek çok yaradır,
Mum yağı sürmemiz ancak çaredir.”
 
Mum yağını sürüp örttü yarayı,
Rahatlattı bu yunus fukarayı.
 
 Yunus giydi yine sırta meşini,
Sürdürdü hep su taşıma işini.
 
O derviş Tabduk’a varıp söyledi
“Yunus’un sırtı pek yaradır.” Dedi.
 
“Bu işi bir başka derviş üstlense,
Yunus bir vakt dinlenip nefeslense.”
 
Bunu duyan Tabduk, dervişe dedi,
“Yarasına senden merhem mi istedi
 
Madem öyle yaptı, gitsin buradan,
Yanımızda,  yöremizde, durmadan.”
 
O derviş Yunus’a bir bir söyledi,
Yunus hemen dergâhı terk eyledi.
 
Ağlaya ağlaya gitti sahraya,
İçinin derdini döktü Mevla’ya.
 
 
  SÖYLE YUNUS CAN
 
Seneler sonrası Anadolu’dan,
Dervişler geldiler dergâha mihman.
 
Dergâhı bir neşe, bir telaş sardı,
Canların hepsinde heyecan vardı.
 
Bir zikir meclisi kuruldu hemen,
Bütün endişeler duruldu hemen.
 
Coşkulu bir zikir meclisi oldu,
Tüm canlar İlahi hazlarla doldu.
 
Orda ilahici Yunus’da vardı,
Ona Yunus’u Güyende derlerdi.
 
Tabduk Emre bir ara cuşa geldi,
Yunus’u Güyende’ye yöneldi.
 
“Yunus söyle, canlar şad olsun.” dedi,
Cezbedeydi, şeyhini işitmedi.
 
Birkaç kere tekrar etti duymadı,
Cezbeden kurtulup ta aymadı.
 
Bu sefer diğer Yunus’a söyledi,
“Vakit tamam, söyle Yunus can” dedi.
 
“Hazinenin kilidini açtık biz,
Nasibini alıverdin şüphesiz.                 
 
“Hacı Bektaş sözü yerini buldu,
Himmeti almanın zamanı geldi.”
 
O anda Yunus’un dili açıldı,
Dilinden cevherler, dürler saçıldı.
 
Perdesi sıyrıldı gönül gözünün,
Manası çok idi her bir sözünün.
 
Hikmet denizinde yüzer gibiydi,
Söz mülkünün sanki tek sahibiydi.
 
İlahi sırlardan kapı açardı,
Hakikatin semasında uçardı.
 
Öyle incelikler sundu ki o an,
Bütün dinleyenler kalmıştı hayran.
 
Bundan sonra Yunus ne söylediyse,
Her nerede, kime bir söz dediyse,
 
İşitenler hep kaleme aldılar,
Tüm söyledikleri divan oldular.
 
 
       AŞK ŞARABI
 
Şeyh, Tabduk bir gün Yunus’a,
Dikkat eyle şu hususa.
 
Diye sunup aşk şarabı,
“İyi sakla sen bu kabı.
 
İnsan ayağı değmemiş,
Bir yere koy, sakla demiş.”
 
Yunus gezmiş dağı, taşı
Yoklamış kuruyu, yaşı
 
Günlerce öyle dolaşmış,
Birçok menzile ulaşmış.
 
Lakin yoktur böyle bir yer,
Acep bunu ne yapsam der.
 
Bir o yana bir bu yana,
Döner durur yana yana.
 
Düşünür, bir karar alır,
Bu yer ancak midem olur.
 
O, şarabı tutar, içer,
Mest olur kendinden geçer.
 
İlham alır yücelerden,
Hikmet sunar hecelerden.
 
Şiir söylemeye başlar,
Dinler onu kurtlar kuşlar.
 
 
SEN DÜNYA KOKUYORSUN
 
Tabduk dergâhına odun çekerken,
Şevkle görevine devam ederken
 
Şeyhi bir gün onu çağırıp dedi, 
Sırlarla dolu bir kelam söyledi.
 
“Yunus, seni pek sık görmezdik lakin
Dağlardan gelirdi hep güzel kokun.
 
Son günlerde o kokundan eser yok,
Dünya kokuyorsun şimdi daha çok.”
 
Dedi ve Yunus’u kazana attı,               
Kırk yıl o kazanda onu kaynattı.  
 
Kırk yılın sonunda Yunus’a döner,,
“Hala dünya kokuyorsun Yunus.” Der.
 
Bu sözler Yunus’un aklını aldı,
O nu çok derin bir melale saldı.
 
Günlerce nefsini hesaba çekti,
Günlerce derdini içine döktü.
 
Hizmetimde riya mı var acaba?
Heba mı oldu ki bu kadar caba?
 
Diye düşünerek perişan oldu,
Dergâhı terk etmek kararı aldı.
 
Hücresini terk eyledi bir gece,
Dağların yoluna düştü gizlice.
 
Ertesi gün baktılar ki Yunus yok.
Şeyh üzüldü buna dervişlerden çok.
 
“Ah Yunus ah biz ne dedik sen n’ettin,”
Dergâhı bırakıp nereye gittin”?
 
Ah Yunus Ah diye diye üzüldü,
İçin için gözünden yaş süzüldü.
 
 
       YILAN
 
Yunus Emre gene bir gün,
Dağa gitti odun içün.
 
Her zamanki gibi yine,
Önem verdi düzlerine.
 
Kesti düz düz odunları,
Bir demet yaptı onları.
 
Kıldan örme ipi vardı,
Onu odunlara sardı.
 
Lakin o ip kısa geldi,
Sarmak için eksik kaldı.
 
Biraz çok kesmişti o gün,
Düşünürken üzgün üzgün
 
Yerde bir parça ip buldu,
Onu hemen yerden aldı.
 
Bilmedi ki o yılandı,
Yunus onu bir ip sandı.
 
Onu ipine ekledi,
Sonra sırtına yükledi.
 
Bulmuştu işin yolunu,
Tuttu dergâhın yolunu.
 
Getirip koydu odunu,
Fatma Sultan gördü onu.
 
Gördüğüne zor inandı,
İpin yarısı yılandı.
 
 
      ODUN VE ALTIN
 
Püfür püfür dağ rüzgârı eserken,
Yunus yine dağda odun keserken,
 
Dağ yönünden gelen bir atlı gördü.
Bu atlı padişahtır diye yordu.
 
Padişah Yunus’u görünce durdu,
“Ey derviş neylersin” diyerek sordu.
 
Padişaha, “Odun keserim.” dedi,
Hali, ahvalini beyan eyledi.
 
O Yunus’a bir miktar altın verdi,
Padişahım  “Bu nedir.” diye sordu?
 
”İyi bir hizmetkârdır işini görür”
  Bununla her işin yolunda yürür.”
 
Adı nedir Padişahım de bunun,
Padişah da, “Adı altındır” onun.
 
Deyince, Yunus’ta şöyle söyledi,
“Sizde kalsın bize gerekmez” dedi.
 
“Bunlar ile kimse bahtiyar olmaz,
Bu nesneler kimselere yâr olmaz.
 
“Allah’ın öyle has kulları vardır,
Dünyada her şey onlara yârdir.”
 
“Dağlara taşlara altın ol dese”
Dağlar taşlar kulak verir o sese.
 
“Hemen altın oluverirler” dedi
Etrafına bir işaret eyledi
 
Dağlar, taşlar, hemen altın oldular
Padişah hayretle şaşıp kaldılar
 
“Padişahım bunlar dünyada boştur.
Her şey fıtratınca olursa hoştur.”
 
Derhal altın olan ağaçlar, taşlar
Eski hallerine döndüler tekrar
 
         
          ÇOBAN
 
Yunus Emre diyar diyar gezerken,
Yolu bir gün bir köye düştü, derken.
 
Üstü başı eski ve derbederdi,
Köylüyü her eve ziyaret eder.
 
Şiirler okurdu onlar dinlerdi,
Ne aç mısın, ne tok musun derlerdi.
 
Her haneden meyus, üzgün çıkardı,
Bu nadanlık Yunus’un canın yakardı.
 
Bu duruma hayli canı sıkıldı,
Bir ahırda muma gözü takıldı..
 
Doğruca ahırın yanına vardı,
Bir çobanı secde halinde gördü.
 
Çoban hüngür hüngür ağlamaktaydı,
İçini bir ateş dağlamaktaydı.
 
Bir köşeye çöküp bekledi onu
Ne olacak diye bu işin sonu.
 
Epey zaman sonra doğruldu çoban,
Gözünden döküldü yaş yerine kan.
 
Yunus sebebini sordu çobana,
Çoban da, derdini anlatı ona.
 
“Koyunun birini kurt kaptı idi,
İnanmadı bana efendim ” Dedi.
 
Yunus o ağanın evini sordu,
Çoban için için hep ağlıyordu.
 
En görkemli evi etti işaret,
Yunus; “ geleceğim birazcık sabret”.
 
Diyerek o eve doğru yöneldi,
Bir müddet sonra geriye geldi.
 
Bu sefer çobanı yanına aldı,
Beraber ağanın evine geldi.
 
Çoban gördüğüne şaşırıp kaldı,
Kederden gözleri yaş ile doldu.
 
Ağa koyun gibi melemekteydi,
Sanki merhamet dilemekteydi.
 
Çobana yalvaran gözlerle baktı,
Gözünden nedamet yaşları aktı.
 
Çoban affedince melemez oldu,
Bir köşeye sinip, oturdu kaldı.
 
Çoban hayrettedir şaşkınlığından,
Dışarı çıkınca Yunus’la çoban,
 
“Sen kimsin dedi ve cevap almadı,
Bu nice haldir ki, aklı, yol bulmadı.
 
Sessizce yürürken öyle yan yana,
Yunus bir sır verir gibi çobana.
 
Anlaşılması güç bir kelam eder
“Hakikatin perdesini açtım.” Der
 
Heybesini yine sırtına alır,
Karanlığa dalıp gözden kaybolur.
 
 
    DERVİŞLERİN DUASI
 
Dergâha yıllarca hizmet etmişti,
Hep Şeyhinin emri üzre gitmişti.
 
Manevî kapılar açılmamıştı,
Cenab-ı Hak bir tecelli kılmamıştı.
 
Günlerce bu hali düşündü durdu,
Sonunda kendini dağlara vurdu.
 
Dağlarda kendiyle kaldı baş başa,
Anlattı derdini toprağa, taşa.
 
Fakat dertlerine hep dert katladı,
Bir mağarada üç kişiye rastladı.
 
Onlarla arkadaş oldu böylece,
Birisinin duasıyla her gece,
 
Hak’tan önlerine sofra gelirdi,
Yiyip hep birlikte şükredilirdi.
 
Bir gün sıra derviş Yunus’a geldi,
Yunus el açarak Hakk’a yöneldi.
 
İki sofra birden indi bu kere,
Şaşırıp kaldılar, merak üzere.
 
Sen kim için dua ettin”? Dediler,
Bu sırrını öğrenmek dilediler.
 
“Sizler, kimin için etti iseniz,
Ben de onun için ettim bilesiz.”
 
Dedi yunus utanarak onlara,
“Sizler deyin hele” dedi bu ara.
 
“Tapduk dergâhında bir derviş vardır,
Hizmet eder otuz sene kadardır.
 
Onun hürmetine dua eyleriz,
Hak gönderir bizler şükreder yeriz.”
 
Yunus hatasını gördü böylece,
Dostlarına veda etti o gece,
 
Yunus’un içinin yangını söndü,
Yola düşüp tekrar dergâha döndü.
 
     
       BİZİM YUNUS MU?
 
Yunus mağaradan döndükten sonra,
Pişmanlık narında yandıktan sonra
 
Çare diye içindeki acıya,
Gidip de sığındı Ana Bacı’ya.
 
“Ana beni şeyhe bağışlat.” Dedi.
Ana bacı ona şöyle söyledi.
 
Tabduk sabah namazına kalkınca
Abdest almak için evden çıkınca
 
Sen kapının eşiğine yat uzan
Ayakları sana değdiği zaman
 
Üstüne basınca kim der sorarsa
“Yunus” derim; “Hangi Yunus o” derse
 
Anla ki gönlünden çıkmışsın artık
Demektir ki sana bu kapı örtük
 
“Bizim Yunus mudur derse o zaman
Derhal yalvar, ayaklarına kapan”
 
Ana Bacı ne dediyse o yaptı
Gitti ve eşiğin üstüne yattı
 
Tabduk’un gözleri pek görmez idi,
Ana Bacısız bir iş görmez idi.
 
O sabahta yine oldukça erken
Tabduk ile Ana Bacı yürürken
 
Tabduk’un ayağı Yunus’a değdi
“Bu kimdir?” Ana bacı “Yunus’tur” dedi
 
Tabduk “bizim Yunus mudur” deyince
Yunus nedametten af dileyince
 
Tabduk Emre affeyledi Yunus’u
Sevincinden gitti Yunus’un usu
 
Derviş Yunus yine dergâhta kaldı
Eski huzurunu yeniden buldu
 
 
       MOLLA KASIM
 
Yunus’un şiiri üç bin kadardı
Bu şiirlerden bir divanı vardı
 
Molla Kasım adlı bir bilgin kişi
Ben bilirim, ben diyerek her işi
 
Mağlub olup bir kıskançlık anına,
Yunus divanını alıp yanına,
 
Aklına göre bir düzen kurdu,
Bir derenin kenarına oturdu.
 
İlk sayfadan başladı okumaya,
Beğenmediğini attı hep suya.
 
Güvenerek bizzat kendi ilmine,
Kimini pek uygun görmedi dine.
 
Bin şiiri yırtıp attı dereye,
Kimini aykırı buldu töreye.
 
Ne düşünüp ne etiyse bir ara
Koparıp atmaya başladı nara
 
Sonra şu beyitle karşılaşınca
Hata ettiğini anladı anca
 
“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir.”
 
Pişman olup bıraktı okumayı,
Kırıldı o anda kıskançlık yayı.
 
Divanı öperek alnına koydu,
Yunus’a derinden muhabbet duydu.
 
Binini okurmuş gökte melekler
Binini de suda yüzen semekler
 
Diğer bin şiiri bizlere kaldı,
Her okuyan ince manalar aldı.
 
Her işin bir Molla Kasım’ı çıkar
Her güzelin mutlak hasımı çıkar
 
 
 
        ÜMMİ YUNUS
 
Dervişlerden biri merak eyledi,
Gelip Pir Yunusa şöyle söyledi.
 
“Ne okuma ne de yazma bilirsin,
Ne Arapça, ne de Farsça bilirsin.
 
Bunca ilmi nasıl elde eyledin,
Bunca şir’i nasıl oldu söyledin?
 
Müşkülümü hallediver dervişim,
Dağılsın şu fikrimdeki teşvişim.”
 
Yunus der ki sual soran dervişe,
“Şaşılacak bir şey yoktur bu işe.
 
Dillerimi Mevlânâ’dan aldım ben,
Din bilgimi şol Bektaş’da buldum ben.
 
Şeyh Tabduk’dan şiir tahsil eyledim,
O sebepten nice şiir söyledim.”
 
Deyince: o mürit şöyle söyledi,
“Mevlana’yı görmedin ki sen” dedi.
 
Yunus ellerini kalbine kodu,
Bastırıp, o suali cevapladı.
 
“Gözler sıradan görenler için,
Kalp gözü sadece erenler için.”
 
Kalpten kalbe varan köprüde,
Sen gözünü yeter ki açık eyle.”
 
O mürit Yunus’un elini gördü,
Bütün varlığını hayret bürüdü.
 
Zahir olmadadır bir İlahî sır,
Eli pırıl pırıl parlamaktadır.
 
 
     ASA NEREYE DÜŞERSE
 
Yunus dergâhı terk ettiği zaman,
Dağda üç dervişle buluştuğu an.
 
Hak katında durumunu bilince,
Dergâha tekrardan dönüp gelince,
 
Şeyhinden yalvarıp af diledikte,
Tabduk Emre onu af eyledikte.
 
Ona: ”Mertebeni öğrendin,” dedi,
“Burda kalamazsın.” diye söyledi.
 
“İki aslan oturamaz bir postta,
Sana buyruğumdur her bir hususta,
 
Artık bu dergâhtan gitmen gerekir.
Gönülleri bünyad etmen gerekir.
 
Asamı attığımı yere varasın,
Bulduğun yerde kalıp durasın.
 
Ruhunu orada teslim edersin,
Dünyadan böylece çıkıp gidersin.”
 
Deyip asasını attı meçhule,
Arayıp asayı bir yerde bula.
 
Yunus vedalaşıp düştü yollara.
Sora sora arıyordu kullara.
 
Bir çetin imtihan vardı kaderde,
Katlanmak gerekti her türlü derde.
 
Yunus ayrılıktan mustarip idi,
Bu dünya hanında bir garip idi,
 
Şeyhi ne demişse o olacaktı,
Asayı elbet bir gün bulacaktı.
 
Dereler ırmaklar dağları aştı,
Asayı arayıp beş yıl dolaştı.
 
Sonunda asayı bir yerde buldu,
Bir müddet sonrada orada öldü.
 
Söz burada tamam oldu vesselam
O büyük veliye binlerce selam.
 
 
 
BÖYLE GÖRDÜM YUNUS’U
 
Bâd-ı saba gibi bu topraklarda,
Mana ikliminde gezerdi Yunus.
Âşk-ı Hakk’tan alırdı da ilhamı,
En girift sırları çözerdi Yunus.
 
Bektaş dergahında kısmet yokudu,
Taptuk dergahında çile dokudu,
Zaman geldi dil çözüldü okudu,
Sözlerden inciler dizerdi Yunus.
 
Odunların doğrusunu seçerdi,
Gönüllerin kilidini açardı,
Etrafına sevgi, umut saçardı,
Birlikten dirlikten yazardı Yunus.
 
Bir asa peşinde döndü dolaştı,
Sarp yollar, beldeler, ırmaklar aştı,
Sabr ile menzile varıp ulaştı,
Nefse aman vermez ezerdi Yunus.
 
Gönüllere girmek idi davası,
Bir görürdü avam ile havası,
Cennetlerden öte idi hevesi,
Aşkın deryasında yüzerdi Yunus.
 
Hikmetli şiiri üç bin kadardı,
Seneler sonraya mısralar ördü,
Kendini sigaya çekeni gördü
Şol Mola Kasım’dan iz verdi Yunus.
 
Binini okurmuş gökte melekler,
Binini sularda yüzen semekler,
Hürmetine geldi en has yemekler,
Keramet sahibi bir erdi Yunus.
 
Allah sevgisiyle yanardı közü,
Âşk hamuruyla yoğrulmuş özü,
Asırlar geçse de eskimez sözü,
Hak’tan halka dönük nazardı Yunus.
 
    
 
        YUNUS’UM
 
Hayal bülbülünü saldım peşine,
Sevgi çiçekleri dereyim diye.
Yanıp sencileyin aşk ateşine,
Canımı dostluğa vereyim diye.
 
Kutlu dergâhında edep okusam,
 Hayat tezgâhında çile dokusam,
Aşk bağında bülbül olup şakısam,
Hamlıktan kurtulup ereyim diye.
 
Kini, dargınlığı atsam bir yana,
Barışı, sevgiyi, yol etsem cana,
Sonsuz bir ümitle gelsem kapına,
O kutlu yüzünü göreyim diye.
 
Gezdiğin yerlere kuş olup uçsam,
Doğruluk kapında kendimi yitsem,
Destur deyip peşin sıra seyitsem,
Yükünü sırtıma sarayım diye.
 
Nurlu ufuklara açsam gözümü,
Çevirsem çokluktan Bir’e yüzümü,
Eritsem potanda serkeş özümü,
Vardığın makama varayım diye.
 
Şu nefsin hilesi bozamadığım,
Yazmak istediğim yazamadığım,
Bir ömür uğraşıp çözemediğim,
Sırların sırrını sorayım diye.
 
Yüce sevgilere açık dil sende,
Eskimeyen fikir, arı dil sende,
Bir ateş düştü ki yanıyor tende,
Yüzümü hırkana süreyim diye.
 
 
     SENCİLEYİN
 
Sevgilere pınar sende,
Aşk ateşi yanar sende,
Dostluk kurulur bedende,
Sevebilsek sencileyin.
 
Arı, duru Türkçe sende,
Şiir hece hece sende,
Nefis kurmaz durak tende,
Sevebilsek sencileyin.
 
Hüzün gider, yüzler güler,
Ay yüzlerde gözler güler,
Tatlı dilde sözler güler,
Sevebilsek sencileyin.
 
Kavga, niza kalır mı hiç,
Küskünlükler olur mu hiç,
Kinler meydan bulur mu hiç,
Sevebilsek sencileyin.
 
Yunus’um ah, Yunus’um ah,
Senin gibi desek Allah,
Ne dert kalır ne gam billâh,
Sevebilsek sencileyin.
 
 
 
    YUNUS GİBİ
 
Âşık, gönlünü Allah’a,
Vermiş ola Yunus gibi.
Postunu ulu dergâha,
Sermiş ola Yunus gibi.
 
Zehir aşa balın kata,
Nefsini Rabbi ’ne sata,
Dünyayı ardına ata,
Ermiş ola Yunus gibi.
 
Şaşmaz mizan, gerçek fikir,
Kalpte iman dilde zikir,
Yetmiş iki milleti bir,
Görmüş ola Yunus gibi.
 
Aşk oduyla her dem yana,
Halka Hak’tan nazar kıla,
Kusuru kendinde bula
Derviş ola Yunus gibi.
 
Hoşgörüyle dola taşa,
Geçire sözünü taşa,
Çile sarığını başa,
Sarmış ola Yunus gibi.
 
Sindirip ruha dinini,
Atıp bir yana kinini,
Nefs atının dizginini,
Germiş ola Yunus gibi.
 
Fikir şiir, zikir beste,
Hu Hak deyip her nefeste,
Hak rızasın deste deste,
Dermiş ola Yunus gibi.
 
 
    YUNUS GİBİ

             Döverlerdi güçsüzleri,
            Sevmezlerdi öksüzleri,
            Toprak olmuş gül yüzleri,
            Hani bunlar ağalar idi...

            Unutulmuş Ahvalleri,
            Gör nicedir şu halleri,
            Konuşmaz olmuş dilleri,
            Hani bunlar söyler idi...

            Eli sıkı açılmazdı,
            Tasından su içilmezdi,
            Tafrasından geçilmezdi,
            Hani bunlar baylar idi...

            Heba olmuş nakdi, varı,
            Yar olmamış kesb-i karı,
            Kayıb olmuş itibarı,
            Hani bumlar yeğler idi...

            Ecel almış canlarını,
            Toprak yemiş tenlerini,
            Otlar sarmış sinlerini,
            Hani bunlar beyler idi...

            Sağır, ibret al bu halden,
            Geçeceksin zor sualden,
            Fayda yok saraydan,maldan,
            Hani bunlar sağlar idi...
 
Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış