ÖNEMLİ TASAVVUFİ TERİMLER


Esa
24.8.2016


  MUTASAVVIF : Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah’dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir

MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.
SİLSİLE : Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip

oluşudur.Tasavvufta "Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm’ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.
MÜRİD:Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah’a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir Müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar ettikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.
ZİKİR : Zikir, her işte Allah’ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah’ı dille ve kalple anması anlamında Kur’an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah’ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur’an’da 250‘den fazla yerde geçmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah’dan başkasını unutmaktır.Müzzemmil 73:8
Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."

Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber’in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber’le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah’a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah’ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.
 

İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah’ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah’ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah’ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah’ı hatırlamaktır.

EVRAD : Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, Âyete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.

 

ÖZEL TASAVVUFİ TERİMLER:

 

EDEB : Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.
 

ABD : Arapça, lügatta köle insan için kullanılır. Bir insanın kalbi, Allah'ın gayri herşeyden sıyrılmadıkça, kul olamaz. Bu durumda olan kişiye de, Allah'ın kulu denir

ABDAL:Tasavvufta ise veliler arasında, insanların işlerinde tasarruf için mânevi müsaade verilmiş kişilerdir.

AB-I ATEŞ-EFRUZ:ateşin alevini artıran su anlamına gelir.

AB-I HARABAT: harap yerleri canlandıran su

AB-I HAYAT: Farsça, hayat suyu manasınadır.dirilik suyu, bengisu, hayat kaynağı

AB-I HAYAVAN: Farsça, dirilik suyu Ebedi hayat verdiği zannolunan su. Tasavvufta bu terim "irfan"ın müteradifi olup nurun pırıltıları ve İlâhî tecelliler için de kullanılır.

AB-KEŞ: Farsça. Su çeken manasınadır. Tekkelerde su çekenlere verilen addır.

AB-I REVAN: Farsça , ruhların suyu demektir. Sufilerin kalplerinde sürekli duydukları sevinç huzur ve iç açıklığı hali.

ABRİZCİ: Farsça, su döken demektir. Mevlevi tekkelerinde abdesthane temizleyicilerine verilen isim.

ÂDÂB: Edeb kelimesinin çoğulu olan bu kelime, izlenmesi gereken esaslar, görgü kuralları gibi manaları

AGÂH ETMEK: Farsça, uyandırmak. Mevlevi tarikatında mutfakta görev yapan içmeydacının, sabah ezanından evvel, tekke odalarında yatanları kapılara vurarak "agah ol dedem" diyerek uyandırmasıdır.

AHİR: Arapça, son demektir. Her şeyin evvel ve ahiri Allah'tır

AHİRET ADAMI: Arapça-Türkçe. Takva ehli için kullanılır. Genellikle yaşlı, elini eteğini, güçsüzlük, zayıflık sebebiyle dünyadan çekmiş, Mevlasına kavuşmanın hazırlığı içinde olan adamlara denilir.

AHZ-I TARİKAT: Arapça tarikat almak demektir. Bir tarikata sülük etmek (initiation) manasına kullanılır.

AKABE: Engel ve yokuş anlamında Arapça bir kelime. Hakk'a giden yolda karşılaşılan zorluklar.

ÂLEM-İ ERVAH: Ruhlar âlemi anlamında Arapça bir ifâde.

ALEVÎ TACI: Bektaşîlerin başlarına giydikleri on iki dilimli (terk) taç.

ARAKİYYE: Kavuğun veya fesin altında, ter toplanması için giyilen takkedir. Zamanla dervişlerin giydiği takkeye özel isim olmuştur.

ARIZ (AVARIZ): kalbe ve ruha musallat olup, Hakk'a ulaşmaya engel teşkil eden nefsani arzu ve istekler, vesveseler.

ARŞ:Allah'ın azametinden kinaye olarak, dokuzuncu kat semada bulunduğu tasavvur olunan taht'dır

AVALİM-İ HAMSE: Arapça, beş âlem demektir. Onlar da şunlardır.

1- Mutlak gayb âlemi

2- Ruhlar âlemi

3- Misal âlemi

4- Cisimler âlemi

5- Mertebe-i Cami'a.

AVALİM-SEB'A: Arapça, yedi âlem demektir. Halvetilik'de yedi âlem kabul edilir.

1- Âlem-i Şehadet

2- Âlem-i Misal

3- Âlem-i Ervah

4- Âlem-İ Ceberut

5- Âlem-i Lahût

6- Âlem-i Nasût

7- Âlem-i Hakikat.

AYAKÇI : Mevlevîlerde, tarikata ilk giren dervişin bulunduğu merhale.

AYAK MÜHÜRLEMEK: müridin, sol elini sağ omuzuna, sağ elini de sol omuzuna sağ ayağının baş parmağını sol ayak baş parmağı üzerine koyarak hürmet ve saygı ifade eder bir vaziyette durmasıdır. Bu hareketin manası, müridin şeyhine: Elim, ayağım yok, baş eğik, şeyhime teslim olmuşum, demesidir.

AYAKKABI ÇEVİRMEK : Dergaha girenin ayakkabıları şeyhe ardını dönmemsi için çevrilmeden bırakılırdı. Şayet ayakkabı çevirilirse bunun anlamı, git bir daha gelme, demekti.

ÂYİN-İ EHLULLAH:Şeyh ve halifesi tarafından yönetilen, müridlerin katılımı ile yapılan tarikat merasimleri.

AYNÜ'L-CEM GÜLBANGI : Mevlevî tarikatında şeyh ve dervişlerle, muhiblerin, âyin okunurken, kalkıp kol açmaksızın sema etmeleri.

AZRA: Arapça, dilber, bakire, kimsenin keşfedemediği ve vakıf olamadığı yüce hakikat demektir.

 

BÂB-I RIZADAN AYRILMA : Hoşnutluk, memnunluk, razı olma kapısı

BÂCIYÂN-I RÛM: Anadolulu genç kızlar teşkilâtı

BÂDE-İ ÇÛ NÂR: Farsça, ateş gibi içki demektir, ilâhî ve kutsal nefes.

BAHR-I CÛD: Arapça, cömertlik denizi . Hakk'ın lütuf ve ihsan denizi.

BAKA: Arapça, ilk haliyle devam edip gitme, sona ermeyiş,

BALIM EVİ : Bektaşî tabiri. Hacı Bektaş Veli Tekkesi'ndeki evden biri

BÂLİŞ ZEDEN:Yastığa çubukla vurup tempo tutmak ve semâ etmek.

BÂR-I EMÂNET: emânet yükü, yerin ve  göğün tahammül edemiyeceği kadar ağır bir sorumluluk

BÂRGÂH: Farsça, sultan sarayı, izinle girilen yüce makam

BASAR:Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Allah'ın ayn'ı, ilminin gayesinin sonsuzluğu itibariyle Zâtından ibarettir. Çünkü O, Zâtıyla görülür. O'nun Zâtında sayı bakımından çokluk (adetlenme) yoktur. O'nun ilminin mahalli, aynı zamanda basarının da mahallidir. İlim ve basar iki sıfattır. Bu ikisi hakikatte birdir. Ancak, basarından murad, sadece kendi ilminin şehadet alemindeki tecellisinden; ve ilminden murad kendine ait nazarla, aynî ilimdeki idrâkten başka bir şey değildir. O, Zâtını Zâtıyla görür. Mahlûkâtını da Zâtı ile görür.

BASİRET: Arapça. İdrak, firâset, kalb gözü ile görüş demektir.

BAST: Arapça, tutukluk (kabz) halinin zıddı olan zihnî açıklık, kalbî rica, niyaz, yalvarma hali.

BÂTIL: Arapça, hakikat olmayan şey mânâsına gelir.

BÂTILA EYVALLAH DEDEM : Tasavvuf! yolda, razı oluş, yani teslim oluş şartıdır.

BÂTINİYYE: İslam'da bir mezheb. Her nassın bir dış yüzü, bir de iç yüzü olduğunu, dış yüzün kabuk mesabesinde bulunduğunu, bu yüzden nassın özünün, iç anlamının mühim olduğunu, kabuğu aşıp, o öze ulaşmak gerektiğini savunan bu grup, İslam'ın resm denilen ibadet ve mu'âmelâtını ihmal ettikleri için, sapık, heretik ve bâtıl sayılmışlardır. Bunlar, haramları helâl saydıkları için ibâhî adını da almışlardır.

BATTAL: Arapça'da işsiz güçsüz anlamındadır. Geçimini tekkeden sağlayan işsizler

BEHLUL: Saf anlamında Farsça bir kelime. Meczub, cezbesine mağlub

BELA-BELVÂ: Arapça. Hastalık, sıkıntı ve kötülüklerle imtihan ediliş.

BEL BAĞLAMAK :Tasavvufta ise, tarikata girmek, ikrar vermek

BERZAH: Arapça, iki şey arasındaki engel ; iki denizin biribirine kavuşmasına engel olan kara

BİŞR: Arapça, yüz gülümserliği. Yalnızlıkta ağlamak, insanların yanında güler yüzlü olmak

BEVVÂB: Arapça kapıcı demektir. Mevlana türbesindeki türbedarlara "bevvab" denirdi.

BEYZÂ: beyaz,Melekler ve ruhlar âlemi,

BEZL: Allah'ı tüm sevdiklerine tercih etmesidir.

BEZM-İ ELEST: Elest toplantısı,Hiçlik makamı.Allah ile ruhların arasındaki sözleşme anı

Bİ-HÛŞÎ:baygınlık, aklın gitmesi hali. Beşerî özelliklerin silinmesi durumu

BÎ-NEVÂ: Farsça, âciz, zayıf, zavallı demektir. Tasavvufta acizlik, çaresizlik

BİR HIRKA BİR LOKMA : Çok azla yetinmeyi, fakra surî olarak da bağlanmayı ifade eder.

BİRLİK MAKAMI : Gönül birliğinin gerçekleştiği manevî menzil (durak) demektir.

BİSÂT-I ÜNS :Allah'ın huzurunda saygılı olma,laubalilikten uzak durma

BÎ-SER Ü PÂ: Farsça, başsız ve ayaksız demektir. Melâmiyyei Bayramiyye mensuplarının mezar taşı

Bİ'SET: Arapça, göndermek demektir. Tasavvufta açık ilhamla gönderilen vahyi ifade eder.

BİSTAMİYYE: Nakşî silsilesinde de yer alan Bayezid-i Bistamînin kurduğu tarikat.

BÎ-ŞER': Farsça, Şeriata uymayan demektir.

BUHL: Arapça, cimrilik anlamına gelen bir ifade. Bu bir nefis hastalığı

BULAŞIKÇI DEDE : Mevlevî tâbiri. Matbah-ı Şerifte önemli bir görevdir

BURAK: Hz. Peygamber (s)'i Miraç gecesi taşıyan hayvan.

BURHAN: Arapça, kesin delil demektir.Şiş vurmak, ateş yalamak, kılınçla karın kesmek, taş yutup çıkarmak vs. gibi harikalara, Rifaîler burhan adını verirler

BÜKA: Arapça ağlamak,  İlk dönem sûfileri Bekkâûn (ağlayanlar) diye anılmışlardır.

CABÜLKA : Manevî eğitime başlamış bir talibin ayak bastığı ilk menzildir.

CABÜLSA: Sûfînin arzuladığı vuslata kavuştuğu menzilin adı

CÂME-İ ŞÛYÎ: Farsça. Çamaşır yıkama. Kötü huy ve sıfatlardan arınma.

CÂMİYYE: Nakşbendiyye'nin şubelerinden biri

CAN: Farsça. Gönül, ruh. Dervişler için kullanılan bir Mevlevî ıstılahıdır.

CÂN-FEZÂ, CAN-EFZA: Farsça, ruhu neşelendiren demektir

CAN ODASI : Mevlevi ana dergâhında yer alan dervişlerin özel oda adı.

CEBERUT: Arapça, ululuk, kudret, icbar, zorlama, Allah'ın yüce kudreti

CEHRİYYE: Zikri, dil ile açıktan çeken tarikatlar

CELVETİYYE: Bayramiye tasavvuf okulunun bir şubesi

CEMÂL: Arapça. iç ve dış güzellik. İki türlü cemâl vardır birisi halkın bildiği güzellik, ikincisi hakiki güzellik

CEM'İYYE: Arapça. Topluluk, toplantı gibi mânâları ihtiva eder.

CENAZE GÜLBANGI: Arapça- Farsça. Gülbank, topluca okunmak üzere düzenlenmiş duaya denir.

CENDELİYYE: Bu tarikat, Rifâiyye şubelerin- den biridir. Diğer Rifâiyye şubeleri şunlardır: Haririyye, Kinâliyye, Sayyâdiyye, Üzeyriyye, Aclâniyye, Katnâniyye, Fazliyye, Vâsıtıyye, Cebertiyye, Zeyniyye ve Nûriyye.

CENNETÜ'L-EF'ÂL: Arapça, fiiler cenneti. leziz yemekler, içecekler, güzel nikahlıların bulunduğu şeklî cennettir

CENNETÜ'L-VERÂSE: Arapça, veraset cenneti.Peygambere güzel uymaktan kaynaklanan ahlak cennetidir.

CENNETÜ'S-SIFÂT: Arapça, sıfatlar cenneti. Sıfat ve ilahî isimlerin tecellîlerinden ibaret olan manevî cennet.

CENNETÜ'Z-ZÂT: Arapça, zât cenneti, ruh cenneti de denir.

CEVHER-İ EVVEL: Arapça, ilk cevher demektir. Allah'ın yarattığı ilk nesne

CEVHER-İ EBYAZ: Arapça, beyaz cevher demektir. Allah'ın ilk cevher (cevher-i evvel)'den yarattığı cevher.

CEZB: Arapça kendine çekmek anlamına gelir. Allah'ın kulunu kendi hazretine çekmesi.

CEZBELENMEK : Zikir veya sohbet sırasında, ansızın yerinden sıçrayarak "Hayy" diye bağırması

CEZBE TÂRİKİ : Nakşibendî yolunun eğitimcileri,

CİFR: Arapça, çiftleşmekten kesilme anlamına gelir. İstikbalde olacaklardan haber verme ilmidir.

CİHAD: Arapça, söz ve fiille bütün kuvvetini sarfetmek manasınadır.

CİHAZ-I TARİKAT: Tarikat araç-gereci

CİN EVİ : Bu, Bektaşî ve Mevlevî tâbiri olup, hamamlar için kullanılır.

CÛD: Arapça, cömertlik anlamına gelir. Karşılık beklemeden vermek. Bu kökten türemiş Cevvâd (cömert)

CUR'A-DAN: Cur'a Arapça'da yudum anlamına gelir, Farsça "dan" ekiyle birlikte "yudumluk" manasınadır.

CUSTUCÛ: Farsça, araştırma, tecessüs, Tasavvufta başkasının kusurlarını araştıran, insanları ayıplayan demektir.

CÜNBÜŞLEMEK : "Çay içmek"  "Çay ilahisi" içilen çaydan duyulan haz ile okunur ve dinlenirdi.

CÜNEYDİYYE: Cüneyd-i Bağdadi (ö. 298/910)fikirleriyle oluşan Bağdâd tasavvuf okulu ve tarikat

CÜNEYDÎ SARIK:Mevlevîlerce "kafesî destur" diğerlerince"cüneydî sarık" denilen sarık

CÜZ: Arapça, parça. tasavvufta mertebe-i saniye, mertebe-i esma ve sıfat, kesret, ta'ayyünat anlamındadır.

ÇALMA-ÇALMA DESTÂR :Çalma sarık da denir.BeyazDIR. ilmiyye sınıfına mensup kimseler tarafından giyilirdi.

ÇAR ALÂMET: dört alamet.Bektaşîlerde, halife olan kişiye, deriden dikilmiş, iç tarafında bir şeyler konmak için düğmeyle iliklenen deliklere sahip, bele sarılan ince ve uzun bir sofra, çerâğ (yani mum), alem (yani bayrak) ve seccade verilir.Sofra, ince, uzun olması sebebiyle elif harfine benzetilerek, elifî sofra adıyla da anılırdı.

ÇAR DARB: Farsça-Arapça. Dört vuruş demektir. Kalenderîler ve abdallar tıraş oldukları zaman, başlarının üzerinde hiç kıl bulunmazdı.1) saç, 2) sakal, 3) kaş, 4) bıyık gibi dört tür kılı kesmeye denirdi. çar darb yapan dervişler için cevâlıka, cavlaklar, terimleri kullanılırdı

ÇENGİ: Çeng, harbe benzer bir müzik aleti. Kavisli ağaca takılı, bağırsaktan yapılmış yirmi üç telden meydana gelir

ÇAR TEKBİR: Farsça-Arapça. Dört tekbir demektir. Bu tekbirler cenaze namazında alınır. Tasavvufta dört tekbir, her şeyden sıyrılmak manasını ifade eder.

ÇARUPKEŞ: Farsça, Çârûb, süpürge demektir. Şeyhler, müridlerinin kalbinde, Allah'a ulaşmayı engelleyecek yetmiş bin perdeli maniayı süpürdükleri için "süpürgeci" unvanıyla anılmışlardır.

ÇAVUŞ: Türkçe çavmak, şeyh tarafından seçilen, manevî olgunluğa ermiş kişilere çavuş denmektedir

ÇELİKLEME : Mevlevi sopası,kazancı postu üzerinde asılı durur,edebine aykırı iş yapan açıtmadan dövülürdü.

ÇİLE: Farsça, kırk anlamına gelen çihil'den düzenlenmiş bir terim. Bir şeyh nezaretinde derviş, karanlık bir hücrede yalnız başına kırk gün süre ile az uyumak, az yemek, az içmek ve mümkün mertebe sürekli ibadetle meşgul olma hali.Şeyh, dervişi çile odasına güsul abdestli olarak dua ile sokar, Fatiha çeker, kapıyı kapayıp giderdi. Odada bir post, yahut seccade, bir mütteka (bkz. müttekâ) ve hücrenin rafında bir Kur'an-ı Kerim bulunurdu. Derviş, bu hücreden, sadece gerekli olduğu zaman çıkardı: Tuvalet, abdest, cuma namazı vs. gibi. Çıktığında kimseye bakmaz, kimseyle konuşmazdı. Yiyeceğini, içeceğini, belirli vakitte bir derviş getirip hücreye bırakıp, selamdan başka bir söz konuşmazdı. Geleneklere göre, çileye girene ilk gün kırk zeytin verilir, her gün bir eksilterek (39, 38, 37, 36, 15 ila...) kırkıncı gün sadece bir zeytin verilirdi. Yiyeceğin zeytin olması, Nur suresi'nin 35. ayetinde de ifade edildiği gibi (min şeceretin mübâreketin zeytûnetin), onun mübarekliğinden kaynaklanmaktadır. Derviş çileden çıkınca, kırk gün içindeki tefekkür ve rüyalarını şeyhine anlatırdı. Şayet Şeyh, gerek görürse onu hemen ikinci bir çileye sokardı.

ÇİLEHANE: Farsça, çile evi demektir. Tasavvuf erbabının çilelerini doldurdukları özel hücre

ÇİLE-İ MA'KUSE: Farsça ters çile demektir. Derviş kendini ayaktan tavana bağlayarak tepesi aşağı çile çıkarır ve buna çile-i ma'kûse denirdi

İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah’ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah’ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah’ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah’ı hatırlamaktır.
 

 

Edebiyat Dil bilim, Kültür, Folklor, Geleneksel ve Güzel Sanatlarla ilgili, Tez, yazı, İnceleme, ve Araştırmalarınız bize başvurarak bu sitede Paylaşabilirsiniz.

 BAŞVURU İÇİN : ESA, İLETİŞİM  veya s_kuzucular@hotmail.com 

 

Bu içeriğe henüz katkı yapılmamış

Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.


Henüz yorum yapılmamış