Anton Çehov “Acı Çekenler” Öyküsü Konu Özet inceleme Tam Metni

Günün Yazısı
Ekleyen : Faruk Kerimoğlu , 19 Aralık 2019 Perşembe aaa Beğen 1
 
Anton Çehov  “Acı Çekenler.”
 
 
İvanov, Vanya Dayı  ,Üç Kız Kardeş , Martı ve   Vişne Bahçesi  adlı oyunları ile  oyun yazarı olarak ün kazanmış olan Anton Çehov’,   esasında öyküleri ile tüm Dünya Edebiyatında tanınmış olan bir yazardır.  Kendi adı ile anılan öykücülük tarzı da oluşturan Çehov bu nedenle tüm dünya da kabul edilen Anton Çehov’,  Çehov Tarzı öykücülüğün de kuramcısı olmaktadır. Bilindiği gibi bu öykü tarzının Türk edebiyatındaki en mühim temsilcileri de Sait Faik ile Memduh Şevket Esendal olmaktadır.
 
Anton Çehov’un öyküleri , başlayıp, gelişen ve  sonuçlanan klasik vaka planı ile yazılmış olan öyküler değillerdir.   Anton Çehov’un öyküleri  sonu ve başı belli olmayan  ( bkz Çehov Tarzı Durum Kesit Hikayeciliği ve Örnekleri )  kahramanlarını doğal ortamlarında ele alan, belirgin bir vakanın değil  bir anlık bir durumun, düşüncenin  etrafında oluşan duygu veya düşüncelerden oluşan bir kesiti veya durumu anlatan öykülerdir.  
 
Yazarın “ Acı Çekenler “  adlı öyküsünde bir birlerini çok seven ve bir birlerini aşırı düşünen bir karı ve kocanın aşkları ve bağlılıkları konusu işlenmiştir. Karı ve kocanın bir tiyatro kumpanyasında çalışan kişiler olmaları nedeni ile Çehov’un tiyatro yazarlığı özelliğinin bu öyküye de yansımış olmaktadır. Çehov’un oyun yazarlığı özelliğinin öykünün konusuna yansımış olması da bu öyküyü ilginç kılmaktadır.   Bu öykünün esin kaynağı aynı zamanda bir tiyatro oyun yazarı olan Çehov’un  tiyatro muhitinden ve şahit olduğu  tiyatrocuların yaşamından esinlenilerek yazmış olduğu bir öyküdür.  
 
  “Sağlıklı ruh sağlıklı bedende bulunur.”  Ana düşüncesinin orta konması ile son bulan öykü de kadın ve erkek eşlerin kendilerinden ziyade eşlerini düşünmesi, kendi canlarından ziyade eşlerin bir birlerinin iyiliğini düşünmesi öykünün ana eksenini oluşturur.
 
Öykünün Ana Fikri
 
 Öykü  “gerçek sevgili canından çok sevgilisini düşünen kişidir “ düşüncesini ortaya koyacak düşünceleri kanıtlayacak şekilde yazılmıştır. Fakat öykünün en son cümlesi ise öykünün diğer bir ana fikri olmaktadır.  “Sağlıklı ruh sağlıklı bedende bulunur.” 
 
Öykünün Konusu
 
Öykü tipik bir Anton Çehov öyküsüdür ve öyküdeki en bariz olan olay  bir çok hayranı olan tiyatro oyuncusu Lizoçka’nın hastalanması, Lizoçka’nın ölürsem “ kocamın hali ne olur” diye üzülmesi, kocasının da Lizoçka’nı başından ayrılmadan sağlığına kavuşmasını beklemesi şeklindedir.
 
 
 
 
 
 
Anton Çehov  “Acı Çekenler.”
 
Birçok hayranları bulunan Lizoçka Kudrinskaya adındaki genç bayan ansızın hastalandı, hem de öyle ciddi hastalandı ki, kocası o gün göreve gitmedi, Tver’deki annesine telgraf çekildi. Lizoçka hastalanmasını şöyle anlatır:
 
— Lesnoye’deki teyzemin yanına gitmiştim. Onlarda bir hafta kaldım, sonra hep birlikte kuzenim Varya’nın evine konuk olduk. Bilirsiniz, Varya’nın kocası umacının, zorbanın biridir (Böyle kocayı gebertmeli en iyisi), gene de hoşça vakit geçirdik. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, «Soylu Bir Ailede Rezalet» adında bir amatör piyeste rol aldım. Ah, Hrustalev öyle güzel oynadı ki, görmeliydiniz! Perde arasında konyak karıştırılmış buz gibi limonata verdiler. Konyaklı limonata tıpkı şampanyaya benzer… Eh, ben de biraz içtim, ama başlangıçta bir şeyim yoktu. Ertesi gün temsilden sonra Hrustalev’le bir araba tutup gezintiye çıktık. Hava biraz rutubetliydi, rüzgâr esiyordu. İşte o sırada üşütmüş olmalıyım. Üç gün sonra  “Eve gideyim de biricik Vasya’mı göreyim, bakalım neler yapıyor? Bu arada çiçekli ipek entarimi de alayım.”  dedim. Vasya’cığımı bulamadım evde. Praskovya’ya semaveri koyup çay yapmasını söylemek için mutfağa gittiğimde masanın üstünde körpe turplar, havuçlar gördüm, tıpkı oyuncak şeylere benziyorlardı.
 
Tuttum, bir havuç yedim, bir de turp… Sakın, çok yediğimi sanmayın! Nasıl desem, bilmem ki, birden mideme bir bıçak sapandı sanki… Buruldu, buruldu, buruldu… Öleceğim sandım. Vasya işinden geldi o sırada. Beti benzi attı zavallıcığın, canının sıkıntısından saçlarına sarıldı, koşup doktor getirdi…
 
Anladınız, değil mi, neredeyse ölecektim!
 
Sancılar öğle vakti saplanmış, saat üçte doktor gelmiş, saat altıda ise Liza’cık yatmış, gecenin ikisine değin mışıl mışıl uyumuş… Şimdi saat gecenin ikisi. Mavi abajurdan gece lambasının fersiz ışığı süzülüyor. Lizoçka hâlâ yatakta. Dantelli beyaz başlık bağladığı başı yastığın koyu kırmızı zemini üzerinde daha da bir göze çarpıyor. Solgun yüzüne, yuvarlak, biçimli omuzlarına abajurun nakışlı gölgesi düşmüş. Kocası Vasili Stepanoviç ayakucunda oturuyor. Zavallıcık, karısı eve döndü diye öylesine mutlu ki! Bir yandan da hastalandığı için çok korkuyor.  Karısının uyandığını görünce;
 
— Liza’cığım, kendini nasıl hissediyorsun? Diye soruyor.
 
— Şimdi daha iyiyim, diye inliyor Liza’cık. Midemdeki kasılmalar geçti, ama uyku tutmuyor gözümü, uyuyamıyorum.
 
— Meleğim, koyduğumuz kompresi değiştirelim mi?
 
Liza’cık ağır ağır doğruluyor, bu sırada acı duyduğunu göstermek istercesine yüzünü buruşturuyor, başını zarif biçimde yana eğiyor. Vasili Stepanoviç kutsal bir iş yapıyormuş gibi, parmaklarını karısının ateşten yanan tenine dokundurmaya korkarak kompresi değiştiriyor. Lizoçka büzüşüyor, soğuk su tenine değdikçe gıdıklanıp gülüyor, sonra yeniden yatağına yatıyor.
 
— Benim yüzümden sen de uyumadın, diyor kocasına.
 
— Uyumasam da olur.
 
— Benimkisi sinirden, Vasya’cığım. Sinirli bir insanım. Doktor midem için ilaç yazdı, ancak ben onun hastalığımı anlamadığı kanısındayım. Midemden değil benim sorunum, sinirden; yemin ederim sinirden! Şimdi bütün korktuğum nedir, biliyor musun? Hastalığım daha da kötüleşirse ne yaparız?
 
— Yok, Liza’cığım! Göreceksin, yarın bir şeyin kalmayacak!
 
— Hiç sanmam! Ben kendim için korkuyor değilim… Bana hastalığım vız geliyor, ölmeye bile hazırım. Asıl acıdığım sensin! Beni yitirince yalnız kalmandan korkuyorum.
 
Vasya’cık karısıyla sık sık birlikte olamadığı için yalnızlığa alışmıştır, ancak Liza’nın bu sözleri onu gene de kaygılandırıyor.
 
— Sen neler söylüyorsun, Tanrı aşkına! Bu can sıkıcı düşüncelerin nedenini bir anlayabilsem!
 
— Başa gelen çekilir… Biraz üzülürsün, ağlarsın, sonra alışırsın. Hatta evlenirsin de…
 
Dertli koca üzüntüden saçlarını yoluyor.
 
— Peki, peki, sen dediklerime bakma! Diye yatıştırıyor Liza onu. Sen her şeye hazır olmaya çalış gene de…
 
Genç kadın gözlerini kapıyor, “Gerçekten bir de ölüverirmişim…” diye geçiriyor içinden.
 
Ölümü geliyor gözlerinin önüne. Döşeğinin çevresini annesi, kocası, kuzeni Varya, akrabaları, yeteneklerine hayran olanlar almışlar; son nefesini vermeden  “Bağışlayın!”  diye fısıldıyor. Hüngür hüngür ağlıyor herkes. Ölüsü nasıl da soluk yüzlü! Ona pembe giysilerini giydiriyorlar (bu ona çok yakışıyor), çiçeklerle dolu, ayakları yaldızlı, pahalı bir tabuta koyuyorlar. Günlük kokusu yayılıyor çevreye, mumlar çıtır çıtır sesler çıkarıyor. Kocası tabutunun başından ayrılmıyor, hayranları gözlerini ondan alamıyorlar. “Tıpkı canlı gibi! Tabutun içinde nasıl da güzel duruyor?” diyorlar. İşte kiliseye götürülüyor. İvan Petroviç, Adolf İvanıç, Varya’nın kocası, Nikolay Semyonıç, ona konyaklı limonata içmeyi öğreten kara gözlü üniversite öğrencisi tabutunu taşıyorlar. Tek üzüntüsü, müzik çalınmaması!
 
Cenaze ayininin bitiminde yakınlarından teker teker ayrılıyor. Tabutunun püsküllü kapağı kapanıyor üstüne. Gün ışığından tümüyle kopuyor Liza’cık.
Kiliseyi hıçkırıklar dolduruyor. Tak! Tak! Tak! Kapak çivileniyor…
Liza titriyor, gözlerini açıyor.
 
— Vasya, burada mısın? Diye soruyor. Öyle iç karartıcı şeyler düşünüyorum ki! Nasıl da mutsuzum, bir türlü uyuyamıyorum. Hadi, bana neşeli bir şeyler anlat!
 
— Ne anlatayım, bir tanem?
 
— Aklına ne gelirse, diyor süzgün bir tavırla Lizoçka. Şey, aşk üstüne olsun… Ya da Yahudi yaşamından bir şeyler…
 
Karısının neşelenmesi, ölümden söz etmemesi için her şeyi yapmaya razı olan Vasili Stepanoviç kulaklarını örten saç kıvrımlarını çekiştiriyor, yüzünü tuhaflaştırıyor, karısına yaklaşıyor.
 
— Saatiniji onarıyım mı, bayan? Diyor Yahudi taklidi yaparak.
 
Lizoçka kahkahayı basıyor, sehpanın üstündeki altın saati kocasına uzatıyor.
— Al. Onar junu!
 
Vasya saati alıyor, içindeki aletlere uzun uzun bakıyor.
 
— Bayan, onarılmaz bu saat. Çarklardan birinin iki dişi aşınmış! Diyor kıvranarak.
 
Kocasının sözleri Lizoçka’yı kahkahayla güldürüyor, neşeyle ellerini birbirine vuruyor.
 
— Çok güzel, Vasya! Diyor. İyi taklit yapıyorsun! Bak, sana ne diyeceğim! Amatör piyeslerde oynamamakla aptallık ediyorsun. Sısunov’dan daha iyisin, biliyor musun? “Yaş Günü”  adlı bir piyes oynamıştık, orada Sısunov diye biri vardı. Birinci sınıf güldürü ustası… Havuç gibi kalın bir burun yapmış, gözlerini yeşile boyamış, leylekler gibi yürüyordu. Gülmekten kırıldık. Bak, sana nasıl yürüdüğünü göstereyim.
 
Lizoçka karyoladan aşağı atlıyor, başörtüsüz, çıplak ayaklarıyla yürümeye başlıyor. Erkekler gibi sesini kalınlaştırarak;
 
— Saygılar sunarım! Ne haber? Yıldızlar altında yeni bir şey var mı? Diyor. Kah-kah-kah! Vasya da basıyor kahkahayı. Karı-koca hastalığı tümüyle unutup yatak odasında birbirini kovalamaya başlıyorlar.
 
Koşturmaca, Vasya’nın Liza’yı gömleğinden yakalayarak onu öpücüklere boğmasıyla son buluyor. Kocasının ateşli kucaklamalarından biri sırasında Liza ansızın hasta olduğunu anımsıyor. Yatağa yatıp üstüne yorganı çekerek;
 
— Saçmalamayı bırak! Diyor ciddi bir yüzle. Hasta olduğumu nasıl unutursun? Öyle şey olur mu?
 
Vasya utanarak;
 
— Bağışla, karıcığım, diyor.
 
— Hastalığım daha da kötüleşirse suçlusu sensin. Beni hiç düşünmüyorsun! Sen iyi bir koca değilsin!
 
Lizoçka gözlerini yumup düşüncelere dalıyor. Önceki acı çeken yüz anlatımı, baygın duruş geriye dönüyor; yeniden hafif iniltiler başlıyor. Vasya kompresi bir daha değiştiriyor, karısının teyzesinde, şurada-burada değil evde olmasından dolayı kıvançlı; sabaha kadar gözünü kırpmadan ayakucunda uslu uslu oturuyor. Saat onda doktor geliyor. Hastanın nabzını tutarak;
 
— E, bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Diye soruyor.
 
— İyi değil, diyor Vasya karısının yerine. Hiç de iyi değil.
 
Doktor hastanın yanından kalkıp pencereye gidiyor, sokaktan geçen bir baca temizleyicisini uzun uzun süzüyor.
 
— Doktor, bugün kahve içebilir miyim? Diye soruyor Lizoçka.
 
— İçebilirsiniz.
 
— Peki, kalkıp dolaşabilir miyim?
 
— Olabilir ama bir güncük daha yataktan çıkmamanızı salık veririm.
 
Böyle diyen doktor masaya oturuyor, alnını avucuyla sildikten sonra hastaya reçetesini yazıyor, akşama bir daha geleceğini söyleyip selam vererek oradan ayrılıyor. Vasya göreve gitmiyor o gün, karısının ayakucunda oturuyor. Öğleye hastanın hayranları toplanıyorlar söz birliği etmişçesine. Bir sürü kitap, çiçek getirmişlerdir; hepsi de kaygılıdır, hastaya bir şey olmasından korkarlar. Hafif bir bluz ile kar beyazı başörtüsü giyen Lizoçka yatağında yatarken iyileşmiş olmasına inanmamış gibi boş gözlerle bakıyor çevresindekilere. Hayranları kocasının aralarındaki varlığına karşı hoşgörülü bir tavır takınırlar, ne de olsa onları birleştiren bir şey vardır:
 
Ortak mutsuzlukları!
 
Akşamın altısında Lizoçka bir daha dalıyor, gecenin ikisine değin kesintisiz uyuyor. Vasya ayakucundan ayrılmıyor karısının, bastıran uykuyla boğuşuyor, kompres değiştiriyor, Yahudi yaşamından sahneler sunuyor. Sabah olunca, acılar içinde geçen ikinci geceden sonra Liza daha fazla dayanamayıp aynanın karşısına geçiyor, şapkalarından birini giyiyor.
 
— Nereye böyle, sevgilim! Diye soruyor Vasya yalvaran bir sesle.
 
Lizoçka’nın yüzünü bir korkudur alıyor;
 
— O da ne demek? Diye soruyor şaşırmışçasına. Bugün Marya Lvovna’nın sahnede provası var, ne çabuk unuttun?
 
Karısını geçiren Vasya yapacak başka bir şeyi olmadığı için, can sıkıntısından çantasını alıp görevine yollanıyor. Uykusuz geçen iki geceden sonra başı ağrımaktadır; hem de öyle ağrır ki, sol gözü ikide birde kendiliğinden kapanır.
 
Dairede amiri onun durumunu görünce;
 
— Neniz var azizim? Kötü bir şey mi oldu? Diye soruyor.
 
Vasya elini sallıyor, yerine oturuyor, içini çekerek;
 
— Hiç sormayın, beyefendi, diyor. İki gündür çektiğim acıları ben bilirim.
Ah, Liza hastaydı!
 
Amiri korkuyor.
 
— Aman Tanrım! Lizaveta Pavlovna mı hasta? Nesi varmış? Vasili Stepanıç ellerini iki yana açıyor, “Orasını Ulu Tanrı bilir!” dercesine gözlerini tavana dikiyor.
 
Amiri de gözlerini geriye devirerek içini çekiyor.
 
— Acılarınıza katılmaktan başka ne yapabilirim, Vasili Stepanıç? Karımı yitirdiğim için sizi çok iyi anlıyorum. Bu öyle bir acıdır ki, nasıl anlatsam!.. Korkunç bir şey! Umarım, Lizaveta Pavlovna daha iyidir şimdi. Hangi doktora gösterdiniz?
 
— Von Şterk geldi.
 
— Von Şterk mi? Magnus’a ya da Semandritski’ye gösterseniz daha iyi olmaz mıydı? Bakın, sizin yüzünüz de sapsarı! Kendiniz de hasta olmalısınız. İyi bir şey değil bu!
 
— İki gündür gözlerimi kırpmadım, beyefendi. Üzüldüm, çok acı çektim…
 
— Ama göreve de geldiniz! Niçin geldiğinizi anlamıyorum. Kendinizi böyle zorlamaya gerek var mıydı? İnsan biraz kendine acımalı, değil mi? Hadi, şimdi evinize gidin, iyice düzelene değin işe gelmeyin! Gidin, gidin, emrediyorum size! Genç memurların çalışkan olmaları iyi bir şey, ancak eski Romalıların dediklerini de yabana atmamalı. (Mens sana in corpore sano), yani sağlıklı ruh sağlıklı bedende bulunur, dememişler mi?
 
Vasya amirinin sözünü dinliyor, kâğıtları gerisin geriye çantasına koyuyor, daireden ayrılıp evinin yolunu tutuyor.
 
Aton Çehov
 
 
 


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...