Büyülü Dağ Hakkında Biilgiler ve Özeti Thomas Man

Ekleyen : ESA , 13 Mart 2015 Cuma aaa Beğen
Büyülü Dağ Thomas Mann ile ilgili görsel sonucu
BÜYÜLÜ DAĞ
Thomas MANN
Çevirmen; Gürsel AYTAÇ
Can Yayınları
1. Basım, 1998
1. Cilt., Sf. 399-40
 
Yazıda,  Thomas MANN, BÜYÜLÜ DAĞ adlı eserin hakkında bilgiler verilecek, BÜYÜLÜ DAĞ adlı eserinin özeti,  konusu, , ana fikri, kısa tahlili yapılacak; Thomas MANN hakkında bilgiler verilecek, eser ve yazarı hakkında yorumlar yapılacaktır.
 
THOMAS MANN VE  BÜYÜLÜ DAĞ HAKKINDA 
 
Büyülü Dağ  Alman asılı yazar Thomas Mann’ın  Dünya edebiyatının çağdaş klasikleri arasında giren çağdaş bir romanıdır.  Kendi biyografisinden ve anılarından derin izler taşıyan bu romanında `zaman` ve `psikanaliz` üzerine denemelerde de  bulunmuş,  bu romanın yayınlanmasından sonra  1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne   layık görülmüştür. [1] [2]
 
Thomas Mann Almanya’nın Lübeck şehrinde 1875 dünyaya gelmiş, köklü ve zengin bir ailenin çocuğudur. Koyu bir Protestan olan Mann, Hitler’in Almanya’ya hâkim olması sonrasında önce   İsviçre’ye iltica etmiş ve daha sonra Amerika Birleşik Devletlerine göçmüş, ABD de rahat edemeyen Mann, 78 yaşında iken tekrar İsviçre’ye taşınınmış ve  1955’te Zürih’te ölmüştür.
 
Bu eseri de ser yazarın kendi hayatından ve aile geçmişinden de derin izler taşır. Yazarın pek çok eserinde kendi anıları ve yaşantıları malzeme olarak kullanılmıştır.  Örneğin Buddenbrook Ailesi adlı romanında da kendi ailesinin çöküşünü dile getirmiştir.[3]
Büyülü Dağ adlı roman, Genç bir mühendis olan Hans Castorp ile Davos’ta tanıştığı dört kişi Settembrini, Naphta, Mme Chauchat ve Mynheer Peeperkorn’un arasında geçen olaylar çerçevesinde  işlenmiştir.
 
“Birinci Dünya Savaşı öncesinde çağın dünya sorunlarını, bir uygarlığın çöküşünü inceleyen, burjuva geleneğini ve ahlâkını yer yer sertçe, ironik bir dille eleştiren Büyülü Dağ, çağa tutulan bir aynadır. “
 
 
KONU
 
Hamburg`lu genç  bir  gemi mühendisi  olan Hans Castorp,  Davos’taki bir senatoryumda  yatan kuzenini görmek için bu senatoryuma gider.  Aslında üç hafta kalacaktır. Ama  kendisinin de tedaviye ihtiyacı olduğunu öğrenerek yedi yıl burada kalır. “Bu süre içinde doktorlar ve hastalar dünyasını, Batı felsefesini ve iki zıt kutbunu arka planındaki  platonik   bir aşk serüveninin içinde  keşfetmeye çalışmaktadır. Sanatoryumda hastalık ve ölüm gibi deneyimlerin ötesinde hayatın mucizesini kavrayan  Castrop`un  ruhu  köklü bir değişime uğrar. Hans aşkın ve ölümün gücüne yenik düşecek, Hans’ın  daha iyi bir geleceğe ilişkin umutları yıkılıp gidecektir.
Tomas Mann,  bu romanında  zaman, karşıt kültürler, aşk, hastalık, ölüm gibi evrensel temaları  da ele almıştır.    
 
Başlıca karakterler:
 
Hans Canstorp: ; Hamburg’un varlıklı bir  ailesinden gelen genç, bir deniz mühendisi. Sakin ve âdetlere bağlı bir insan olmasına rağmen, öğrenmek ve tecrübe etmek  ihtirasında olan, ruhî haya­tı hatta gayrimeşru sahalarını araştıran meraklı biridir.
Joachim Jiemssen: Hans’ın kuzeni; askerlik görevinin kutsallığına candan inanan basit bir asker.
Consul Tienappet: Hans’ın hâmisi; aklı başında bir bur­juvadır.
Louisa Ziemssen: Joachim’in annesi; güçlü, yetenekli ve his­lerine kapılmayan bir kadın.
Hofrat Behrens: Berghof sanatoryumunun müdürü olan bir doktor.  Bazaen sert ve neşeli, bazen da melankoliye kapılan bir adam
Dr. Krokowski:  Bütün hastalıkların temelini ruhî sebeplere bağlayan bir psikanalist Behrens’in asistanı;
Adriatica von Mylendonk: Berghof’un müdiresi; tersleyici  konuşan bir yönetici.
Ludovico Settembrini:  Kendi kendisi­ni Hans’ın hocası tayin etmiş hasta bir bir İtalyan edebiyatçısı. Hümanist, liberal, mason, bir geveze
Naphta: Katolikliği benimsemiş; ısırıcı bir dile sahip, kısa boylu çirkin bir Yahudi
Clavdia Chauchat: Hansın âşık olduğu bir Rus kadını. Kaygısız, şehvetli ve Hans’a çok cazip gelen bir kadın ,
Pieter Peeperkorn: , Clavdia’nın sevgilisi olarak bi­linen Cava’da bir kahve çiftliği bulunan Hol­landalı; .
Marusja: Sık sık kıkırdayan genç bir güzel kız; Joachim Zî-emssen ona âşıktır.
 
ÖZETİ  [4]
 
I. Dünya savaşı yıllarıdır. Verem20. Yüzyılın ilk çeyreğinde ve 1928 yılında tıbbî çaresinin bulunmasına kadar korku salan tehlikeli bir hastalıktır. Davos, vereme yakalananların, gittikleri bir sağlık köyüdür.  Oradaki Sanatoryumlarda hastaların akrabaları da misafir olarak kalabilmektedir.
Hans Canstorp adlı bir genç  Berghof adındaki bir sanatoryuma gelmiş, ak­lı başında, bir gençti. Bu genç, hasta genç  ve hasat bir  subay olan  kuzeni Joachim’i ziyarete gelmişti.  Aslşısa sadece bir kaç hafta kalmayı düşünen Hans  ummadığı bir şekilde, sanator­yuma bağlandı. Hem de hastalar arasında, Clavdia Chauchat adındaki bir Rus kadınına ilgi duymaya başlamıştı.  Kendisinde de, veremin belirtileri görüldüğü için Berghof’ta istediği kadar kalabilirdi.  I Dünya Harbi başlayana kadar yedi yıl boyunca da burada kalacaktı.
Senatoryumda  ciddî  hasta olmayanlar karşı cinsten olanlarla flört et­mekteydi. Hasta hanedeki hastalar hastalıklarıyla iftihar etmekte, iyileşmeyi isteyip istemediklerinden de emin değillerdi.  Hans, ise kendisini, sıhhatli, sorumluluk taşı­yan, yapıcı bir meslek için hazır­lamıştı. Yine de, hastalık, şehvet, ahlâkî hürriyet at­mosferi karışımının hâkim olduğu bu hasta haneyi  oldukça cazip bulmuştu. Settembrini ad lı bir hasta ölmeden evvel bu hasta haneyi terk etmesini tavsiye etmiş ama  Hans ha­yatı ve aşkı, hastalık ve ölümü  anlamaya çalışacağı bahanesi ile burada kalmayı sürdürmüştü.
Hans,  okulda iken,  bir  erkek öğrenciye adını kayamadığı  bir his ile bağlanmıştı. İşte o çocuğa çok benzeyen bir Slav olan Clavdia da, onun bu hâ­tıralarını açığa çıkarmıştı. Hans, Clavdia’ya karşı bu duyguların ilk sıralarda gizlemiş  ama daha sonra açığa vurmaya başlamıştı.  Ama Clavdia, ertesi gün, kocasının yanına gitmek üzere ayrılmıştı

Berghof’un atmosferinde, Hans’ın entellektüel kapasitesi hızla  gelişiyordu.  Bilhas­sa ilmî literatürü, sürekli okuyor, Fransıcasını güzelleştiriyordu. Hatta psikanaliz teda­visinden de geçmişti.  Hans  bu senatoryumda resim sanatının yerine fotoğraf ile röntgenin, roman sanatının yerine filmin ve klasik canlı konser kurumunun yerine gramofonun geçtiğini  izliyordu.
Hans bir yandan Set­tembrini adındaki liberal bir hümanist ve felsefesi­ni,  diğer yandan da Faşizm, Komünizm ve Katolikler konusunda bitmez tükenmez fikirleri olan   Naphta adındaki bir Cizviti de dinlemektedir.
Bu arada Hans karlar altında kalarak ölüm tehlikesi atlatmış ve bu esnada zihninde iki görüntü doğmuştu. Bu görüntünün  biri, gençlik, sıh­hat, saadet ve aşk dolu pastoral Akdeniz dünyası; di­ğeri, ise iki kadının bir çocuğu parçalayarak yedikleri çağdışı bir mâbeddi.  Bu ikiz görüntü Hans’a, ölüm ve hayatın kol kola gittiklerini, her ikisinin de ka­bul edilmesi gerektiğini, öğretmişti.
Bu olaydan sonra, Hans’ın  kuzeni Joachim ölmüştü.   Kuzenin ölümünden sonra Hans ve arkadaşları  ve bir seansta ruh çağırmışlardı.
Hans’ı n aşkına cevap vermeden giden Clavdia, bir gün aniden dönü Cavida’nın yanında  Cava’da çiftçilik ya­pan, Pieter Peeperkorn adındaki güçlü bir Hollandalı  vardı.  Peeperkorn, i seksüel gü­dülerin, Allah’ın,  bahşettiği kozmik hayat gücü­nün bir ifadesi olduğunu söylüyordu.  Peeperkorn, kuv­vetten düşünce o da diğerleri gibi hasta olmaya başlamıştı.
Peeperkon hastalığına yenik düşmüş, Clavdia’yı Hans’a bırakıp intihar etmişti. Bu arada, Avrupa’daki savaş,  Berghof’un küçük dünyasına da yansımaya başlamış, Yahuid düşmanlığı kol gezmeye başlamıştı.
Bu atmosfer içinde  Naphta ve Settembrini,  farklı düşüncelerde olmalarına dayanamaz hale gelmişlerdi.  Nihayetinde birinin diğe­rine kurşun sıkmadığı bir düello yapmışlar. Settemb­rini, havaya ateş etmiş ama Naphta da kendisini öldü­rmüştü.
Sonunda, harp de patlak vermiş ve hasta olmayan Hans, askere alınmıştı.  Hans’ı bu sihirli dağda yedi sene tutan büyü, nihayet bozulmuştu.  Hans en sonunda, hücuma geçmiş bir piyade birliğinin başında görülmüştü.
 
ESEDEN TADIMLIK
Ah, aşk, biliyor musun? Beden, aşk, ölüm, bu üçü yalnızca tektir. Çünkü beden, bu, hastalık ve şehvettir ve o, ölümü doğurur, evet onlar ikisi de, aşk ve ölüm, ettendir ve buradan onların o büyük dehşet ve büyüsü doğar! Ama ölüm, anlıyor musun, buradan bakılırsa biraz şaibeli, biraz berbat, biraz iğrenç bir şeydir, insanın utançtan yüzünü kızartır; ama oradan bakıldığında ölüm, yüce, çok şaşalı, çok heybetli bir şey -gülen hayattan, dünyevi ballar biriktiren ve midesini dolduran hayattan çok daha yüce-, yüzyıllar boyunca gevezelik eden ve dolandıran insan ilerlemelerinin hepsinden çok daha saygıdeğer bir şey: -çünkü o, her şeye kadir ölüm, hepsini içinde birleştirir: tarihi ve insani büyüklüğü, dindarlığı ve sonsuzluğu, çünkü o, bizde böyle önünde şapka çıkarıp ayak parmaklarımızın ucunda yürütecek kadar muazzam etki bırakan kutsal şeydir… Aynı şekilde ette ve bedensel aşkta rezil ve pis bir şey de vardır, ve beden, kendinden korkup utanç duymakla sararıp solar. Ama o da organik hayatın saygı değer, ihtişamlı bir eseri ve harika bir oluşumudur, biçim ve güzelliğin kutsal bir mucizesi, ve ona olan aşk, insan bedenine olan aşk, aynı şekilde son derece hümaniter bir meseledir ve dünyanın bütün eğilimlerinden daha eğitici bir güçtür!..
Yağlı boya ya da taştan suni olarak yapılmamış ebedi değişip duran, ebedi canlı maddeden yaratılmış ve hayatın ve çürümenin hararetli şulelenen sırrıyla canlanmış yaşayan vücudun ey sarhoş edici güzelliği! İnsanın beden yapısındaki o harika dengeye bir bak, omuzların, kalçaların ve bahar açan, kabaran o bir çift göğüsün, ve çift yerleştirilmiş kaburgaların simetrisine, hoş yuvarlak karının ortasındaki göbeğe ve bacaklar arasındaki o karanlık cinsiyete bak! Bak bir, kürek kemikleri sırtın ipeğimsi cildin altında nasıl da ileri geri oynar ve omurga zengin kaba etin o çifte bahar açan yuvarlağının içine nasıl yavaşça geçer ve damarların ve sinirlerin o muazzam dalları, omuzları aşarak nasıl parmak uçlarına kadar uzanır ve iki kolun yapısı bir çift bacağınkine nasıl benzer. Ey, dirseğin ve diz kapağının, derisinin altında eklemlerin oynadığı bu hafif tümsek yüzeyleri, ey et minderlerinin altındaki bu organik incelikler yığını! Nasıl bitip tükenmez, asla son bulmak istemeyen cümbüş ki onun zevkleri ve tatlarından sonra ölümün artık hiçbir dikeni yoktur! Ey, tanrısal kadın, bırak altında mahir bir kapsülün kaygan yağ çıkardığı diz kapağının derisinden yayılan rayihayı soluyayım! Bırak, ağzımla o arteria femoralis’e kendimden geçerek dokunayım, bacaklarının başladığı yerde atan ve baldır kemiğinin iki atardamarına dökülen yere! Bırak mesamatının nefesine kanayım ve tüylerine dokunayım, ay sonunda toprak olmak için yaratılmış sudan ve proteinden insan yapısı, bırak dudaklarında -dudaklarım dudaklarında- eriyeyim!
 
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Mann
[4] www.msxlabs.org/forum/dunya-edebiyati/292803-sihirli-dag-thomas-mann.html#ixzz3EV5xq4W5

 

 





Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...