Mart Menekşeleri Sarah Jio

Ekleyen : ESA , 11 Mart 2015 Çarşamba aaa Beğen

Mart Menekşeleri Sarah Jio ile ilgili görsel sonucu

 

Yazıda  MART MENEKŞELERİ romanın hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri, kahramanları,  Sarah Jio’nun  hayatı,  diğer romanları, MART MENEKŞELERİ  adlı eserden alıntılar, eser hakkında yorumlar, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi yazar ve eseri arasındaki ilişkiler yer almaktadır. 
 
MART MENEKŞELERİ
18 Şubat 1978 doğumlu Sarah Jio’nun ülkemizde en çok sevilen romanlarından biri olan Mart Menekşeleri küçük yaşta yazarlığa merak saran ve  eserleri  birçok dile çevrilen yazarın en önemli romanlarından biridir. 8 Şubat 1978 doğumlu Amerikalı yazar Sarah Jio’nun romanları ABD ve diğer birçok ülkelerde oldukça sevildiği ve Beste Seller olduğu gibi  ülkemizde çok sevilmiş bir yazardır. Sarajh Jio, popüler konuları tercih eden, genç kızlar, kadınlar ve ergenlik dönemindeki okur kitlesine hitap eden bir yazardır. Daha küçük yaşta yazarlığa merak saran ve kısa hikâyeler yazan Sarah Jio  şimdiden serleri birçok dile çevrilen bir romancı olmuştur.
Özgün adı “The Violets of March.” Olan roman  dilimize Mart Menekşeleri olarak çevrilmiş  ülkemizde basılan ilk Sarah Jıo romanı Oan Mart Menekşeleri  ABD de Library Journal “ En İyi Kitap Ödülü'ne”  layık görülmüş ödüllü bir romandır.
Özellikle romantik aşk romanları ile tanınan yazar Mart Menekşeleri isimli romanı ile  çıkış yapmış, bu eseri Amerika’da en çok satanlar listesinde yer almıştır. Sarah Jıo’nun ülkemizde yayınlanan ilk kitabı olan  Mart Menekşeleri   yayınlandığı yıllarda ABD de çok satanlar listesinde uzun süre yer almış, Best Seller listelerinde epey bir müddet kalmıştır. Yazarın  Böğürtlen Kışı ve SON KAMELYA[1]  ve Böğürtlen Kışı [2]adlı romanları da  hem kendi ülkesinde hem de ülkemizde de sükse yapmış genç kızlar ve kadınlar tarafından oldukça çok sevilmiş ve okunmuştur.
Debbie Macomber ile birlikte  çağdaş Amerikan edebiyatının en popüler kadın  romancılarından olan Sarah Jıo, edebi  gayeden ziyade  popülist gayeler  ile romanlar yazan ticari romancılık denilebilecek tarza yönelen bir romancıdır.
"Aşk, tarih ve gizem… Daha ne olsun? Mart Menekşeleri, geçmişimizin er ya da geç sürprizlerle karşımıza çıkacağını hatırlatan muhteşem bir roman." Jodi Picoult
"Tarih, gizem ve aşkın mükemmel bir karışımı… Bu romanı elinizden düşüremeyeceksiniz."
Library Journal



KONU 
Emily Wilson, kocasının  kendisini başka bir kadınla onu aldattığını öğrenmeiş çok üzülmesine  ve hayal kırıklığına rağmen  dimdik duruşunu bozmamaya gayret etmiştir.
Yengesi Bee,  onu  mart  ayını  birlikte geçirmek için Bainbridge Adası'na  davet eder.  Yaşadığı buhranı atlatmak isteyen Emily, bu teklifi kabul eder.
Emily,  bu adaya geldiğinde 1943 yılında yazılmış bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişe sürüklemiş gerçek bir aşk hikâyesive altmış yıllık bir  sır ile karşı karşıya kalmıştır.  

Son Kamelya Romanı Özeti ve Hakkında Bilgiler Sarah Jıo


ÖZET
“Sanırım o an geldi” dedi joel evimizin giriş kapısına yaslanarak. Ardından beş yıl önce New York’tan beraber aldığımız ve yenilettiğimiz iki katlı evdeki mutlu anılarımızı hatırlıyormuşçasına gözleriyle etrafı inceledi. Önce muhteşem kemerli girişe, Connecticut’taki bir antikacıdan aldığımız ve adeta bir hazine gibi evin köşesinde yerleştirdiğimiz eski şömineye, son olarak da yemek odasının rengiyle insanın kanını ısıtan duvarlarına baktı. Bir an göz göze geldik fakat hemen elimdeki koli bandına baktım ve bu sabah toparlanmak için gelen joel’in son birkaç eşyasını da aceleyle kutuya koyup bantladım. Kutu da mavi, deri bir ciltli kitabımı hayal meyal gördüğümü anımsadım. “ Bir saniye benim Kaybolan Yıllar kitabımı mı alıyorsun?”. Eski püskü sayfalarıyla pek de o zaman hatırlamak istememe rağmen altı yıl önce Tahiti’de ki balayımız da okumuştum. Kitabı o toz yığınının içinden çıkarım kalbime bastırmıştım. Bu dokunaklı hikâye aşkı, gizli tutkuları ve özel düşüncelerin derinliğini anlatıyordu. Oysaki benim yazma tarzımı değiştirmişti. Bir süre sonra telefon çaldı ve cevap vermek için ayağı kalktığım da,joel gittiğinden belli Kaybolan Yıllar’a dalmış bir şekilde yerde oturuyor olduğumu fark ettim.
“ Geliyor musun?” Arayan en yakın arkadaşım Annabelle’di . “ Bana boşanma evraklarını tek başına imzalamayacağına söz vermiştin”. Öğle yemeklerimizin buluşma noktası Clumet, evimin hemen dört blok yakınındaydı. On dakika sonra mekâna vardığımda Annebelle ayağı kalkıp bana sarıldı. Annebelle uzun boylu, zayıf güzel bir kızdı. Uzun, siyah, kıvırcık saçları, porselen gibi teni ve koyu renkli gözleriyle Julia Roberts’i andıran bir güzelliği vardı otuz üç yaşındaydı ama hiç evlenmemişti. Nedenini sorduğumuzdaysa, Miles Davis ya da Herbie Hancock gibi bir adam bulamadığından bahsederek size anca laf kalabalığı ypardı. “Haydi, artık”, dedi Annabelle usulca.
Ellerim titreyerek, yarım santim kalınlığında ki zarfa uzandım ve içinden boşanma evraklarını çıkardım.  Çantamdan  kalemimi çıkardığım anda boğazımda bir yumru hissettim. İlk sayfada adımın yazdığı yeri imzaladım, sonra diğer sayfayı, daha sonra diğer sayfayı…. “Joel ile ilgili bir kitap yazıcak mısın?” Çünkü ben bir yazardım. Son zamanlarda hiçbir şey yazamıyordum, yazsam bile yaratıcılıktan yoksundum.
Annabelle “Neden bir seyahate çıkmıyorsun?” diye önerdi. Bu fikre burun kıvırarak “Nereye gidebilirim?” diye sordum. Annabelle yine haklıydı New York iyi gün dostuydu. Evime dönerken Annabelle’nin söylediklerini düşünüyordum, sonra düşüncelerim birden Bee’ye kaydı. Nasıl oluştu da bunca yıl onu ziyaret edememiştim. Başımın üzerinde çın çın öten bir metal sesi duydum yukarı doğru baktım bir çatının üzerinde gri-yeşil ördek şeklinde bakırdan bir rüzgârgülüydü. Yakında bir kafenin çatısında ve rüzgârla birlikte hareket ediyordu. Tanıdık bir manzaraymış gibi kalbim hızla çarpmaya başladı. Bunu nerde görmüş olabilirim?. Tablo, Bee’nin tablosu çocukken bana vermiş olduğu resmi unutmuştum. Bee, eskiden resim yapardı ve bana emanet ettiği için nasıl gururlandığımı hala hatırlıyorum. Bir anda kendimi suçlu hissettim. Tablo neredeydi? Evin kapısına geldiğimde kilidi açar açmaz merdivenlerden yatak odasına çıktım ve dolabı açtım. Üst rafta iki tane kutu duruyordu. Bir tanesini indirip didik didik aradım; çocukluktan kalma birkaç pelüş hayvan ve birkaç fotoğraf. Tablo hala ortada yoktu.
Raftan ikinci kutuyu da indirdim fakat tablo orda yoktu. Onu nasıl kaybederim? Ayağı kalktım ve son bir kez daha dolabın içine baktım. Birden gözüme plastik bir çanta çarptı. Tablo, çantanın içinde pembe bir plaj havlusuna sarılı duruyordu. Tabloyu elime aldığımda içim sızladı. Rüzgârgülü. Sahil. Kulübe. Tam hatırladığım gibi. Dağıttıklarımı yerden toplamadan kalktım ve elimde tabloyla aşağıya telefon rehberinin olduğu yere indim. Telefonun çalışını dinledim “Efendim” sesi hala aynıydı; güçlü, derin fakat yumuşak.   “Bee ben Emily” dedim sesim titreyerek “üzgünüm uzun zaman oldu. Ben-“  “saçmalama tatlım özre gerek yok kartpostalı mı aldın mı?”   “Kartpostal mı”   “Evet geçen hafta neler yaşadığını duyunca göndermiştim” “Ziyarete gelip gelmeyeceğini merak ettim” dedi tereddütle “Bainbridge Adası iyileşmek için mükemmel bir yerdir ne zaman geliyorsun” Bee asla boşa nefes tüketmezdi. “Yarın çok mu erken olur?”    “Mart’ın biri tatlım koyun en güzel ve canlandığı ay” Bunu söylerken ne demek istediğini anlamıştım. Tuzlu suyun kokusu sanki burnuma gelmişti. Telefonu kapattıktan sonra posta kutusuna bakmak için aşağıya indim. Joel’in adresinden postalanmış büyük kare bir zarf vardı. Üzerinde ki adresi nerde gördüğümü hatırlamam bir dakika mı almıştı. Joel’in benimle iletişime geçme isteği düşüncesiyle heyecanlandım. Belki bana bir mektup gönderdi, belki de üzerinde beni affet yazan bir kart. Elbette orada başka bir ipucu çıkacaktı karşıma. Kesinlikle bunun gibi bir şey olmalıydı. Trajedik bir aşk hikâyesi. Ancak zarfı kenarından yırtıp açtığımda hayal kırıklığına uğramıştım. Öylece bakakalmıştım.
Kalın bir karttı bu üzerinde gösterişli bir el yazısı vardı. Onun düğün davetiyesiydi. Davetiyeyi mutfakta küflü bir tavuk yemeğinin kutusunun üzerine bıraktım. Sonra posta kutusundan aldığım diğer zarfları inledim bir dergiyi yere düşürdüm onu almak için eğildiğimde Bee’nin bana yolladığı kartpostalı fark ettim. Zarfı hemen açıp okumaya başladım.  Ada, zamanı geldiğinde buraya ait olanları geri çağırır….Evine dön seni çok özledim tatlım   Sevgilerimle Bee   Emily,   Kartpostalı göğsüme bastırdım ve bir iç çektim.  

Bainbredge adası, akşam çökerken ihtişamını asla gizlemeyen bir yerdi. Limana yaklaştığımızda camdan adanın çakıl taşlı sahiline ve dağ yamacına sıkıca tutulan kiremit evleri seyrettim. Ada, kuzeyden güneye sadece on altı kilometre olmasına rağmen kendi başına bir kıta gibi hissettiriyordu. Adanın körfezleri, koyları ve mağaraları dikkat çekiyordu. Derin bir nefes aldım ve camda ki yansımama baktım. Karşımda ki yorgun ciddi kadın, yıllar önce adayı ilk ziyaret eden küçük kızdan farklıydı.

Bee’nin beni yeşil renkli bir Volkswagen betle bekledim limana vardığımızda feribottan indim. Havada deniz suyu feribotun egzos dumanı çürümüş midye ve yosun kokusu. “Bu kokuyu bir şişenin içene saklamalı öyle değil mi?” dedi arkamdan bir adam. Takım elbise giyen adam en azından seksen yaşında olmalıydı. Boynunda kalın çerçeveli gözlüğü ile profesörü andırmasına rağmen yakışıklıydı. Bu kokuyu” dedi göz kırparak “Bir şişenin içinde saklamalılar”. “Evet” diyerek sözlerini başımla onayladım. Buraya on senedir gelemedim sanırım bu kokuyu fazlasıyla özlemişim”.
“Adalı değil misin?”   “Hayır, bir aylığına buradayım” diye yanıt verdim. ”O zaman hoş geldin ”dedi “Kimi görmeye geldin yoksa macera için mi buradasın?”    “Bee yengemin yanına geldim.”  Yaşlı adamın ağzı açık kalmıştı “Bee Larson mı ?” Gülümsedim sanki ada da başka Bee Larson varmış gibi  “Evet” dedim “Onu tanıyor musunuz?” “Elbette” diye yanıt verdi yaşlı adam, ifadesinden bunu söyleyeceğini tahmin etmiştim. “Benim komşum olur”. Gülümsedim ancak limana varmış olmama rağmen Bee’nin arabasını hiçbir yerde görememiştim. Bee yaşına göre oldukça hızlı kullanıyordu arabayı. Bu, seksen beş yaşında bir kadından beklediğinizden çok daha hızlısıydı. Bee araban inip kollarını olabildiğince iki yana açarak “Emily” diye seslendi. Yengemle kucaklaştığımızda boğazım düğümlendi. Ağlamadım, sadece boğazım düğümlenmişti.  

“Ben de şimdi komşunla konuşuyordum” dedim, adamın adını sormadığımı fark ederek. Adam gülümseyerek, “Henry”dedi ve eline uzattı. “Tanıştığımıza memnun oldum Henry bende Emily.” Sanki bu adamı gözüm bir yerlerden ısırıyordu. “Acaba biz daha önce tanıştık mı ?” Henry hayretle başını sallayıp Bee’ye bakarak, “Evet ama sen o zamanlar çocuktun ”dedi. “Artık eve gitmeliyiz tatlım” dedi Bee, aceleyle Henry’yi  geçiştirerek. Yorulmuştum ama bagajın ön tarafta olduğunu unutucak kadar değildi. Bavulumu bagaja yerleştirdikten sonra Bee motoru çalıştırdı, ben de Henry’ye el sallamak için arkaya döndüğümde ise o çoktan gitmişti.Bee’nin neden komşusunu eve bırakmayı teklif ettiğini merak etmiştim. Bee ile olmak bana güven veriyordu. “İşte geldik” dedi Bee frene sert basınca emniyet kemerim olmadığından kendimi korumak zorunda kaldım. “Ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?”Bee sözlerini nasıl devam ettireceğini biliyordum sahili göstererek “Git ve ayaklarını suya sok bu sana iyi gelecek” “Yarın” diye yanıt verdim gülümserek “Bu gece içeri gidip koltuğa gömülmek istiyorum”. Bavulu mu bagajdan aldım ve taş yolda eve doğru ilerleyen yengemin peşine düştüm. Ertesi gün beni neyin uyandırdığı bilmiyordum sahile vuran dalgalar mı yoksa mutfakta ki krep kokusu mu mutfağa gittiğimde yengem yoktu bir not bırakmıştı. Bee’nin bana yaptığı krebi yedikten sonra bulaşı makineye koydum ve aşağı yengemin eşyalarımı koyduğu odaya girdim daha sonra dışarı çıkmak için üstüme şalımı aldım ve sahilde yürümeye karar verdim ve elime taş alarak denize fırlatma ya başladım  arkamdan bir ses duydum “Taşları bu şekilde atarsan sektiremezsin” sesi duymamla irkilmem bir oldu bu Henry di.”Aa merhaba” dedim kendimden emin bir şekilde “Bir kahveye ne dersin” dedi beyaz evi göstererek başımı olumlu anlamda sallayıp “olur kulağı hoş geliyor”diye yanıt verdim.Buz tutmuş yanaklarım şöminenin sıcağında ısındı “Rahatına bak” dedi Henry “Bende kahveleri hazırlıyıp geliyorum” şöminenin yanına gittim bir fotoraf dikkatimi çekmişti. Fotoğrafı daha dikkatli incelemek için elime aldım ve kanepeye oturdum “Çok güzel eşin mi ?” Henry sorduğum soru karşısında şaşırmıştı “Hayır” dedi “Özür dilerim” dedim çerçeveyi yerine bırakarak “O benim nişanlımdı evlenicektik ama yürümedi” dedi.Kapı çaldı Henry kapıyı açtı “Aa bu jack” dedi benden yana dönerek sanki tanıyormuşum gibiiçeri buyur edişini izledim “Merhaba” dedi belli belirsiz “Ben Jack” Henry “b”uda emily “ diye araya girdi.Saatin geç olduğu fark ettim ve izin isteyerek eve doğru koyuldum. Bee odasına çekildikten sonra bende esnemeye başladım ve biraz şekerleme yapmak için odama geçtim takılarımı çıkartıp kobinin çekmecesine koyarken  kadife bir defter dikkatimi çekti okumakla okumak arasında kalmıştım acaba bu Bee’nin günlüğümüydü ilk sayfasını okumaya koyuldum ilk sayfasında büyülenmiştim ve diğer sayfalarınıda okudum.  

Eliot’ı öpmeyi hiç düşünmemiştim benim gibi evli kdınlar için uygun değildi.Gel git çok fazlaydı fakat Eliot ise adeta sıcak bir şal gibi bedeni mi sarıyordu. Bobby bana hiç böyle sarılmamıştı. Ya da sarılmıştı belki, de dokunuşları ruhumu bu denli okşamamıştı.
Benim adım Esther… ve bu benim hikayem.Esther mi bu da kim ya onun takma adıdır sayfaları geceleri okumaya devam ettim. Rose ile bir kafede otururken bir garson yanımıza geldi niyeti siparişlerimizi almak değildi.bana bakarak “Esther siz misiniz?” diye sordu. “Evet” dedim şaşkınlıkla. “Sizi bir beyefendi tarif etmişti, ordan tanıdım restorandaki en tatlı bayan olduğunuzu söyledi.” Garson mahçup bir edayla Rose’a bakarak “Kusura bakmayın bayan, siz de en az bu bayan kadar güzelsiniz.” Fakat Rose umursamadığını göstermek istercesine gülümsedi. Gerçekten de umursamıyordu. Garson arkasından hafif kırmızı beyaz bir lale çıkardı. Lale benim en sevdiğim çiçekti. Beyaz bir zarf ile laleyi uzatan garson “Sizin için” dedi. “Git sadece kendin oku,” dedi Rose. “Ben bebekle kalırım” “Teşekkür ederim” diyerek koşar adımlarla dışarı çıktım kaldırıma oturup mektubu açtım.
Sevgili Esther  Sana bu şekilde ulaşmak uygun değil, biliyorum. Evlisin ve bir çocuğun olduğunu duydum. Bu gece evimin önündeki sahilde buluşabilir miyiz? Seni orada bekleyeceğim. Eğer gelirsen, yeniden birlikte olabileceğimizi düşüneceğim. Gelmezsen, o zaman anlarım ki artık birbirimiz için bitmişiz. Konuşacak o kadar şeyimiz var ki….. Seni bekliyor olacağım.  

Eliot,Mektubu göğsüme bastırdığım an gözümden bir damla yaşın aktığını hissettim. O yaşı silerken gözucuyla birinin bana baktığını gördüm. Fakat o yana döndüğümde, bana bakan her kimse ortadan kaybolmuştu.

Ertesi gün çoğu zamanı mı yazarak geçirdim. Okuduğum bu hikaye, çok fazla olmasa da kelimeleri tekrar bir araya getirmeme yardımcı olmuştu. Hikaye için gerekli olan paragrafı ortaya çıkarabilmiştim. Bee kapıyı tıklattığında ben de mola vermek üzereydim. “Yürümek ister misin” diye sordu Bee kapıdan kafasını uzatarak. “Ah affedersin tatlım, yazıyordun heralde. Rahatsız etmek istememiştim.”  Dışarıya baktığımda güneş bulutların arasından sıyrılmış olduğunu ve sahilin adeta parladığını görebiliyordum. “Hayır, çok iyi olur.” Üzerime hırkamı alıp çizmelerimi giydikten sonra sahile yürüyüşe çıktık. “Geldiğine memnun musun?” diye sordu. “Evet” diye yanıtladım elini tutarak. “Bende” dedi Bee. Bir süre yürüdükten sonra bana dönerek “Burası çok ıssız ”dedi. Bu lafları hiç duymadım Bill dayım öleli yirmi yıl olmuştu. “Neden New York’a gelip beni ziyaret etmiyorsun.” Bee başını iki yana sallayarak “Ben buraya aidim” dedi. Aslında biraz kırılmıştım Bu kadar yalnızsa neden teklifi mi kabul etmedi. “Üzgünüm tatlım, gittikçe yaşlanıyorum sende benim yaşıma gelince anlicaksın.” Başımı sallayarak onu onaylasam da ne demek istediğini anlamamıştım. “Emily,” dedi Bee. “Sana sormak istediğim bir şey var. Hayatın bize getirdiği yerleri düşününce merak etimde buraya, benim yanıma Bainbridge Adası’na taşınmayı düşünmez misin? Ağzım açık kalmıştı. İnzivaya çekildiğim yerdi ama evim olabilir miydi? Henry ‘in verandadan bize el salladığını gördük. “Her ikinize de günaydın” diye bağır.   Bee başıyla selam verip hiç durmadan “Hadi eve gidiyoruz.” Diye karşılık verd “Bir fincan kahveye hayır demezsiniz” dedi Henry. Gülümseyerek “Kulağı hoş geliyor” dedim. Henry kahveyi hazırlamaya gitti. Bee adeta bir dedektif gibi odayı en ince ayrıntısına kadar inceledi. “Ev işlerinde pek  becerikli değil gibi” değil dedi.     “Bekâr olmanın laneti diyelim, ”diye cevap verdim. Kahvesinden birkaç yudum aldıktan daha sonra “Emily, korkunç bir şekilde başım ağrıyor, ”dedi. “sanırım eve gitsek iyi olacak”      Masaya döndükten sonra Rose mektuptan bahsettim. İki seçeneğim vardı; ya onla bu gece buluşup birlikte yeni başlangıç yapacaktık ya da sonsuza kadar ona elveda diyecektim “Gidecek misin” diye sordu Rose  “Bilmiyorum” diye cevap verdim “Kararın ne olursa olsun ben seni hep destekleyeceğim ” dedi Rose. Bobby o akşam erken saatteki feribota binmiş ve elinde bir buket nergisle saat beşte eve gelerek bana sürpriz yapmıştı. “Bunları seveceğini düşündüm,” dedi. Ona sarılıp sadece teşekkür ettim.    “Bahse girerim, bebek ve ev işleriyle uğraşmaktan unuttun, öyle değil mi? Ama ben unutmadım.” Boş gözlerle ona baktım. Bu gün ne doğum günümdü nede anneler günüydü.
“Neyi unuttum Bobby?”   “Evlilik yıldönümü  kutlu olsun!” dedi. “Bu gece seni dışarı çıkaracağım ve bu güzel günü beraber kutlayacağız.” Tüm bu sürprizler bu gece olmak zorunda mıydı? Bir kaçış yolu bulabilmek adına, “Peki bebek ne olacak?” diye sordum. “her şeyi ayarladım, annem gelip bebeğimize göz kulak olucak,” diye yanıt verdi Bobby. Elliot beni sahilde beklerken ben Bobby”yle birlikte olacaktım.  

Bobby beni uçurum kenarında Karga Yuvası adlı güzel bir restorana götürdü. Elliot ve ben burada birçok kere yemek yemiştik ama Bobby’yle ilkti.
Eve döndüğümüzde, ben beşiğinde mışıl mışıl uyuyan bebeğimizi  kontrol ederken, Bobby de annesine teşekkür edip ona kapıya kadar eşlik etti. “Kahretsin!” dedim. “Çantamı restoranda unutmuşum.” Hemen ayaklanıp sandalyenin üzerindik pantolonuna uzandı. “Şimdi ben gidip alırım.” “Hayır” dedim. “Yarın erken kalkacaksın zaten. Ben gider alırım.” Ama çok geç oldui Esther,” dedi Bobby. “Bir kadın gecenin bu saatinde tek başına dışarı çıkmamalı.” “Merak etme,” dedim. Bobby esneyerek yeniden yatağa uzandı. “Pekâlâ, çok geç kalma. Geldiğinde de beni uyandır.” “Tamam, ”diye karşılık verdim.  Arabamı Elliot’ın evinin önüne park ettiğimde saat on biri geçmişti.    “Geldin,” dedi Eliot.
“Nasıl gelmem?” diyerek ondan yana döndüm.
“Beni hiç düşündün mü?”  “Her dakika, her saniye,” diye cevap verdim kendimi onun kollarına bırakarak.
Ertesi sabah oturma odasında ısrarla çalan telefonumun sesini duyabiliyordum. Bee şu telefona bakmayacak mı diye geçirdim aklımdan. Onuncu çalışında, yerimden kalktım ve sendeleyerek oturma odasına doğru gittim.
“Alo” diye yanıt verdim. “Emily ben Jack.” Bu adı duyar duymaz gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Bu saatte aradığım için özür dilerim,” dedi. “Cep telefonunu aradım fakat her defasında telesekreter çıkıyor. Her neyse, eyer erken demezsen.” “Şimdi mi” “Evet sahili görmelisin on dakika sonra buluşabilir miyiz?”
On dakika uykulu bir şekilde sahilde yürürken jack’i gördüm. Birbirimize el salladık. Jack sahilin diğer ucunda “günaydın” diye bağırdı.
Ertesi gün canım yataktan çıkmak istemedi ama bir türlüde uykum gelmiyordu. Bu yüzden günlüğü alıp okumaya devam ettim. Günlerdir haftalardır Booby yatıyordu. Bir sabah kendimi çok hasta hissettim midem bulanıyordu, hemen banyoya koştum. Birkaç günü yatakta hasta geçirdikten sonra üçüncü gün Bobby beni doktora gitmem için ikna etmişti.
Birkaç test ve muayeneden sonra, Doktor gülümseyerek bana döndü ve “Bayan Littleton,” dedi “şehirde dolaşan bir grip vakasına yakalanmışsınız.” Başımla onu onaylayarak “o zaman önemli bir şey değil.” “Hayır, hanımefendi” diye karşı çıktı. “Sizin durumunuz biraz farklı laboratuvardan gelen sonuçlara göre hamilesiniz.”
“Ne”dedim şaşkınlıkla “bu olamaz.”
“Ama hamilesiniz,  Kaç aylık peki?”  
 “Daha çok yeni,” dedi doktor gülümseyerek. “Şimdi eve gidin ve eşinize müjdeli haberi verebilirsiniz.
Bobby “rahatlamaya ihtiyacın var,” dedi. “haftalardır bana bakmaktan harap oldun” bu cömert bir teklifti hemen kabul edip Rose’u aradım.    “Merhaba” dedim “Bu gün öğlenden sonra bir işin var mı?” “Bir işim yok” diye cevap verdi Rose. “Bir sonraki feribotla bana gelmek ister misin?” “sevinirim” dedim  “Panayır kaçmaz” dedi Rose “Frances’i de arayıp bize katılmasını söyleyeceğim.” Restorana ilk gelen Rose olduğu için sevinmiştim Francis’le yalnız kalabileceğimi sanmıyordum.
Siyah saçlı, esmer tenli bir kadın bizi karşıladı “Size nasıl yardımcı olabilirim” diye sordu tuaf aksanıyla. “Biz fal baktırmak istiyoruz” diye atıldım.
Kadın başını olumlu anlamda sallayarak boncuklu kapıdan geçmemize izin verdi.   Bana kart seçmemi söylemeden önce gözlerimin içine baktı ve kaşlarını çattı. Benim falım hepsinden uzun sürdü falcı elimin çizgilerine baktıktan sonra “kusura bakma ama sana paranı iade edeceğim”. “Hayır” dedim. “Anlamıyorum. Bana ne gördüğünü neden söylemiyorsun?” Falcı bir an tereddüt etti ve “Yapamam” dedi. Ona doğru eğilip “Bilmeye ihtiyacım var” dedim. “Pekâlâ” dedi kadın, “ama söyleyeceklerimden pek hoşlanmayabilirsin.” Kadın önce Frances’e sonra bana bakarak “Yazmalısın.” “Neyi yazmalıyım?”
“Hikâyeni.”
Frances buna dayanamayıp çadırdan çıktı ben ve Rose’u falcının tuhaf mesajıyla baş başa bıraktı.
“Ne hikâyesi?”
“Hayatının hikâyesi” dedi kadın.
Başımı salladım “Neden?” Falcı başını iki yana sallayarak, “Yapmak zorundasın, ”dedi. “Senin kelimelerin…. Geleceğin için çok büyük önem taşıyor.”
O günden sonra falcı hakkında hiçbir şey konuşmadık. Fakat kadının tavsiyesine uyarak hayatımı satırı satırına yazmaya başladım. Bobby bana peder O’Reilly’nin geleceğini söylememişti. Kapıyı açtığımda, avuçlarımın birden terlediğini hissettim. Rahiple en son karşılaştığımızda ona kocamı aldattığımı anlatmıştım o da bana Bobby’ye anlatmam gerektiğini söylemişti. Fakat ben öğüdü dinlememiştim. Bobby oturduğu kanepeden bana gülümseyerek “Gel aşkım,” dedi ve yanına oturmam için işaret etti. Sonra kapı çaldı.    “Geliyorum” diye bağırdım içeriden. Janice başını iki yana sallayarak “Peder ona söylemedi, değil mi?” “Ne demek istiyorsun Janice, anlamıyorum.” “Bal gibi anlıyorsun,” dedi janice. “kocanı aldattın. Biliyorum, çünkü seni o gece Eliot Hartley’in evinde  gördüm elleri belindeydi. Bu dinimize aykırı.” Arkamı döndüğümde Bobby’nin, birkaç metre uzağımızdaki kanepenin oradan bizi dinlediğini fark ettim. Ayağa kalkmıştı. “Esther, Janice neler söylüyor? Bana bunun doğru olmadığını söyle.”
Başımı öne eğdim “Bobby ben..”
“Bunu bana nasıl yapabildin?” diye bağırdı Bobby, yıkılmıştı sanki. Ancak Bobby beni kolumdan yakalayıp bavulu da alarak kapıya kadar sürükledi. “Hoşça kal Esther,” dedi Bobby kapıyı hızla yüzüme çarptı.
Gidebileceğim sadece tek bir yer vardı. Elliot’ın beni beklemesini umuyordum. Birkaç dakika sonra arabayı park ettim ve aşağıya doğru yürümeye başladım. Evin önüne geldiğimde kapıyı tıklattım. Ancak kapıyı açan yoktu bir süre bekledim. Fakat Eliot evde yoktu. Sonra Frances’in  yanında kalma önerisini hatırlayarak arabayı yeniden çalıştırdım. Bavulumu arabada bırakıp kapıya doğru gittim. Pencereden içeri baktığımda Frances’in biriyle konuştuğunu gördüm. Her zaman olduğundan daha heyecanlı ve hareketli görünüyordu. Sonra bunun nedenini gördüm yanında Eliot vardı! Parmaklarımı kapının bakır kulpuna doladım ve kapıyı yavaşça açtım ama sonra bir şekilde bıraktım. Arabama atladım ve sertçe gaza bastım. Son bir kez arkama baktığımda, Elliot ve Frances’in durmam için bana hareket ettiklerini gördüm. Arabayı fay  Park’a sürdükten sonra durdum. Hayatımda böyle hıçkıra hıçkıra ağlamamıştım. Bir gecede kocamı, çocuğumu, aşık olduğum adamı ve bir de arkadaşımı kaybettim..
Sayfayı çevirdim, bomboştu. Tıpkı diğer sayfalar gibi…. Günlüğü kapatıp yıpranmış kadife kapağını son bir kez okşadım ve onu bulduğum çekmeceye koydum.  Ertesi sabah her zamankinden daha da erken kalkmışıtım, çünkü bütün gece acaba evde bir hayalet var mı diye düşününce pek de rahat uyuyamamıştım. Saat sekizi biraz geçirecektim.
“Alo” diye açtım telefonu.
“Merhaba kiminle görüşüyorum?” dedi bir erkek sesi, derinden boğuk geliyordu. “Kimsiniz” diye sordum.  “Bayan Emily Wilson’ aramıştım,” dedi telefondaki ses.  “Buyurun benim” diye yanıt verdim. “Peki, siz kimsiniz?” “Ben Eliot Hartley,” dedi. O anda telefonu elimden düşürecek gibi olmuştum. “Umarım rahatsız etmemişimdir ama” “Hayır, hayır,” dedim araya girerek. “Elbette rahatsız etmiyorsunuz.” “Güzel,” dedi “Sizinle görüşebilir miyiz diye aramıştım. Özel olarak.” “çok iyi olur,” diye cevap verdim. “Bu gün beni ziyaret etme fırsatınız olabilir mi?” diye sordu Eliot. “Sizinle konuşmam gereken bir konu var.” “Evet” dedim hemen. Bana adresini verdi Seattle’da oturuyordu.
Ertesi sabah Annabelle’i arayarak, “eve geliyorum,” dedim. “Emily,” dedi Annabelle, “bir ay kalacağına dair söz vermiştin kendine.” “Bilmiyorum,” dedim. “Ama burada olanlar artık çok ağır gelmeye başladı.”
Bee, Seattle’dan kalkacak olan uçağıma bir saat içinde yetişebilmem için beni limana bırakmaya karar verdi. Henry’in evinin verandasına çıkan eski merdivenleri çıktım. Derin bir nefes aldım ve kapıyı çaldım. Bekledim. Biraz daha bekledim.
İkinci kez kapıyı çaldıktan sonra içeriden birinin sesini duydum, bu nedenle pencerelerden birine yaslanıp kulak verdim. İçeriden ayak sesleri geliyordu. Heyecanla avlunun diğer tarafına koştum. O sırada Henry’nin arabası garajdan hızla çıktı. Durması için el sallayıp bağırdım ama arkasında bir toz bulutu bırakarak arabayı hızla sürmeye devam etti.
Limana vardığımızda, Bee gözyaşlarının arasından, “Hoşça kal tatlım,” dedi.
New York’a döndüğümden beri Jack’i düşünmemeye çalışıyordum ama nereye baksam onu görüyordum. Birlikte öğlen yemeği yemek için Annabelle’i arayıp onu kandırmaya çalıştım. “Nişanını doğru düzgün kutlayamadık bile.” Evimin yanındaki restoranda saat birde buluşmak için sözleştik. Eve geldiğimde saat öğlen üçü geçiyordu. Telesekreter cihazının ışığı yanıp söndüğü için düğmeye  basarak mesajları dinlemeye başladım.    “Emily, ben Jack.” Tüylerim bir an diken diken oldu.
“Ev numaranı bulabilmem biraz zaman aldı, duydum ki adadan ayrılmışsın. Neden bana bir hoşça kal demeden gittiğini bilmiyorum.”
İlk mesaj bittikten sonra ikincisi başladı. “özür dilerim yine ben. Sana o geceden bahsetmek istiyorum. Beni arayan sendin, değil mi? Umarım sende yanlış bir izlenim bırakmışımdır. Bir müşterim için bir tablo üzerinde çalışıyordum. Aradığın zaman ellerimde sarı akrilik vardı,bu yüzden telefonu açamadım. Lütfen bana inan. Emily seni özledim sana ihtiyacım var. Seni…. Seni seviyorum. İşte sonunda söyledim. Lütfen beni ara.
Havayolu şirketini aradım ve seattle’a ertesi gün için bir yer ayırttı.
Feribot 20:25’te Bainbridge Adasına varmıştı. Taksi sürücüsü beni Bee evinin önüne bıraktı. Ücretini ödedikten sonra, arabadan indim ve birkaç dakika elimde bavulum,eve baktım. Sonra eve doğru yürüdüm, ön kapıya geldiğimde ışıkların açık olduğunu fark ettim ve içeri girdim. “Bee?” yengem bıraktığım gibi sandalyesinde oturyordu. “Emily?” dedi ve ayağa kalkıp bana sarıldı. “Bu ne sürpriz?”
“Geri dönmek zorundaydım,” dedim.   “Geri döneceğini biliyordum, diye karşılık verdi Bee.
O anda Bee’nin ifadesi ciddileşti. “Eliot,” dedi “o hasta. Jack bugün arayıp haber verdi.”   “Jack de şimdi hastaneye gidiyor. Aslında feribota binmek için limana gidiyor. Eğer şimdi çıkarsan ona yetişebilirsin.”   “Anahtarlarını alabilir miyim?” diye sordum Bee’ye. “Hızlı gitmelisin” diye uyardı beni.
Bee’nin arabasını sanki hayatım bu buluşmaya bağlıymış gibi hızla sürdüm. Limana geldiğimde arabayı park ettim. Arabadan indiğimde feribotun kalkış düdüğünü duyduğum an kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Acaba Jack’i görebilir miyim diye bakınıyordum ama feribot kıyıdan oldukça uzaklaşmıştı artık. Sonra bir an arkamda ayak sesleri duydum. Arkamı döndüğümde, Jack’in elinde bavuluyla endişeli bir ifadeyle borda iskelesine doğru koşmakta olduğunu gördüm. İşte o zaman o da beni fark etti.
Hastaneye vardığımızda dördüncü kata çıkıp danışmaya Elliot’ın durumunu  sorduk. “Korkarım, pek iyi değil,” diye fısıldadı hemşire.
Büyükbabasının odasına yaklaştığımızda jack’in yüzü kireç gibi beyazdı. “Bunu yalnız başıma yapamam,” dedi. Elini tutarak, “Tek başına yapmak zorunda değilsin,” dedim. Birlikte odaya girince Elliot’ın makinelere bağlı bir şekilde yattığını gördük.    “Benim büyükbaba,” dedi Jack usulca, yatağın kenarına diz çökerek. “benim Jack.” Elliot hırçın ve çaresiz görünüyordu. Jack onu sakinleştirmeden önce koluyla yanındaki monitörü yere fırlatmıştı. Elliot’ın yanındaki kırmızı düğmeye basmamla iki hemşirenin odaya girmesi de bir oldu. Elliot birkaç dakika içinde uykuya daldıktan sonra, “içecek almaya gideceğim,” dedim Jack’e. “İstediğin  bir şey var mı?” “kahve,” diye fısıldadı. Başımı salladım ve odadan çıktım.
Asonsörde aklıma Eliot geldi, Esther’ı görmek için ne kadar da istekliydi. Tam Elliot’ın odasına girmek üzereydim ki arkamdan biri seslendi. “Affedersiniz hanımefendi.” Seslenen, elinde kâğıt olan bir hemşireydi. “Bay Hartley’nin odasında mavi renkte bir şal gördünüz mü?” “Hayır, ben bir şey görmedim” dedim başımı iki yana sallayarak. Şaşkın gözlerle hemşireye bakıyordum. “ismini ya da numarasını verdi mi?” Hemşire bana baktı ve “Onu tanıyor musunuz?” dedi. “Olabilir” diye cevap verdim güçlükle yutkunarak. “Eğer şalı bulursanız, lütfen hemşerilerin odasına getirin,” dedi hemşire. Bir dakika sonra Elliot’ın odasındaydım. Parmak uçlarımla Elliot’ın yatağının yanına gittim ve üzerindeki battaniyeyi omuzlarına kadar çektim. O sırada gözüme birsey takıldı. Elliot’ın elinde kalbine bastırdığı bir şal vardı. Mavi bir şal…
O anda gözyaşlarıma hâkim olamadım. “ağlıyorsun,” diye fısıldadı Jack.
“Evet ağlıyorum,” dedim. Tam onu kucakladığım anda hemşire yavaşça odanın kapısını açtı ve “Buraya gelen bayanın ismini öğrendim, danışma masasında imzası var,” diye fısıldadı. “Lana,” dedi hemşire, ismin yazıldığı kâğıdı göstererek. “Adı Lana.” “Lana mı?” dedim, gözlerimden akan yaşlara artık hiç engel olamıyordum. “Elbette, başka kim olabilir ki?” tüylerim diken diken olmuştu. “iyi misiniz?” diye sordu hemşire, elini omzuma koyarak. “evet” diyerek gülümsedim. Elliot’ın odasının önündeki bir demir sandalyeye oturdum. Çantamı açtım ve dizüstü bilgisayarımı çıkardım.  Esther’ın hikâyesinin nasıl bitireceğimi biliyordum artık. Saatin 23.59’u gösterdiği sırada, yazılması gereken başka bir hikâyenin olduğunu fark ettim. Yeni bir gün. Yeni bir ay ve yeni bir hikâyenin başlangıcıydı. Benim hikâyemin başlangıcı… Ve ben onu kaleme almak için sabırsızlanıyordum


Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...