Otuzunda Kadın Hakkında ve Özeti Honore De Balzac

Ekleyen : ESA , 11 Mart 2015 Çarşamba aaa Beğen



        Otuzunda Kadın Honore De Balzac ile ilgili görsel sonucu

Yazıda “Otuzunda Kadın H. De  Balzac “  romanı hakkında bilgiler, romanının özeti,  romanın konusu, ana fikri,  romanın kahramanları, romanın olay örgüsü,  romanın yazarı,  Otuzunda Kadın  romanın şahıs kadrosu  yazarın diğer romanları,  H. De  Balzac hayatı, Otuzunda Kadın  , adlı eserden alıntılar yer alır.  Eser hakkında yorumlar,  romanın anlatım tekniği, yazarın bakış açısı, romanın tekniği, romanın türü, çevrildiği diller, eserin basım yılı, basım hikâyesi, yazar ve eseri arasındaki, eserle yazarın biyografisi arasındaki alakalar incelenmiştir.
 
ROMAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER
 
 Balzac eserleriyle dünyanın manevi hazinelerini zenginleştiren romancıların en büyüğüdür.”   W. Somerset Maugham-
"Balzac"ın  yazdığı özgün adı  “La Femme de Trente Ans” olan bu roman dilimize Otuzunda Kadın adı ile ilk kez 1963 yılında Cemil Meric tarafından  tercüme edilmiştir.
 
Geriye  85’i tamamlanmış, 50’si taslak halinde eser bırakan[1] Balzac’ın  bu romanı, “Balzac’ın  dehasını en iyi belirten eserlerinden biri"[2]olarak kabul edilir. Hem  Fransız hem de dünya edebiyatının deha sahibi romancılarından biri olan Blazac bu romanında bir kadın ve onun etrafındaki erkeleri davranışları, olaylara karşı verdikleri tepkileri irdelemek açısından bu romanın da oldukça ustalık göstermiştir ir. Yazar bu romanında bir kadının duyguları ve istekleri konusundaki açıklamaları ile dikkat çekmiş, sosyolojik ve psikolojik analizleri ile oldukça gerçekçi  yaklaşımlar göstermiştir.
 
KONU
Julie, Otuz yaş buhranını  tüm halleriyle ile yansıtan bir kadındır.  Julie aslında kocasını sevmediğini anlamış, kendisini hayatın akışına bırakmıştır. Kocası savaş nedeniyle göreve gidince, kocası Julie'yi yaşlı teyzesine bırakır. Teyze Julıe’ye evliliğini renklendirecek tavsiyelerde bulunur ama kısa süre sonra teyze ölmüştür.
 
Yalnız yaşamaya başlayan Julıe, doktoru Arthur’a âşık olmuş, dürüst bir adam Artur ise bu yasak aşkın verdiği bunalımdan intihara sürüklenmiştir. Yalnız kalan  Julıe bu defa Caharles’e âşık olmuş ve hamile kalmıştır. Herkes bu çocuğun kocasından olduğunu zannetmektedir...
 
Julıe’nin dramının benzerleri julıe’nin kızlarını da beklemektedir.
H. De  Balzac 
 
OTUZUNDA KADIN ÖZETİ VE ESERDEN ALINTILAR 
 
Parislilerin caddelerini  çamursuz, gökyüzlerini bulutsuz gördükleri  günler oldukça azdır.  İşte 1813 Nisan’ı başlarında bir pazar sabahı o gün öyle güzel günlerden biri  olacağını haber veriyormuş.
 
O pazar  1813 yılının on üçüncü pazarıydı. İki gün sonra Napolyon o uğursuz seferine çıkıyordu. Bu savaşta arka arkaya Bessieres’le Durac’u kaybedecek o unutulmaz lutzen , Bautzen çarpışmalarını kazanacak ,kendisini Avusturya’nın Saksonya’nın ,Bernadotte’un arkadan vurduklarını görecek ,o korkunç Leipsick çarpışmasında didinecekti.
Tasalı, meraklı bir kalabalık Tuileris’ya doğru sürükleniyordu. Herkes geleceği önceden okur gibiydi, belki de Fransa’nın bu yiğitlik günleri, bugün olduğu gibi bir masal rengine büründüğü zamanlar bu sahneyi defalarca hayalinde çizeceğini önceden seziyormuş
 
Geçit törenini görememenin üzüntüsünden çok, başka bir üzüntüden ileri geliyordu bu gözyaşları. Kızlardaki bu ilk üzüntülerin nedenini anlamak yaşlı babalar için hiç de zor değilmiş.
 
Julie çok büyük bir kalabalıkla karşılaşmış ve şaşırmış. Sarayın karanlık duvarlarıyla avlunun ortasında, aralarına zincir gerilmiş taş babalarla çevrili, kum döşeli alanlar arasında kalan ufacık yerde ahali itişip kakışıyorlarmış.
Genç adam baba kız kalabalığın en önüne, sağdaki ilk taşın yanına getirdi ve bıraktı. Baba kız kendilerini bu iki askerin arasında buluvermişler. Bu kalabalık, kadınlarının değişik değişik giyimleriyle, Tuileries yapılarının, o günlerde yeni konulmuş olan parmaklığın meydana getirdi o kocaman uzun dört köşeyi bütün çizgileriyle daha da ortaya çıkarıyormuş. Bu geniş alanı geçit törenine katılacak olan eski koruma alayının onar sıra derinliğinde, heybetli, gök rengi sıralar halinde dizilmiş.
Subaylar, erler de bunların yerlerinden kıpırdamayışlarını taklit ediyorlarmış sanki. Gören, elinde olmayarak, bu insan duvarını su taş duvarlara benzetiyorlarmış, ilkyaz güneşi daha o gece kurulmuş ak duvarlarla yüzlerce olduğu gibi aydınlatıyormuş.
Fransa’nın umudu olan şu askerlerde seyircilerin kaygılı merakında büyük yer tutuyormuş. Seyircilerle askerlerin çoğu arasında belki de son olacak bir ayrılma uğurlama sözleri söyleniyormuş. Avrupa ile Fransa arasında başlamış olan bu uzun güreşte en çok yorulmuş olanlar bile zafer takının altından geçerken bütün hınçlarından sıyrılmışlar; tehlike günlerinde Napolyon ‘un bütün Fransa demek olduğunu anlamışlar çünkü.
 
Napolyon ata binmişti. Bu kımıldamış o sessiz yığınlara can aşılamış, çalgılara ses kartallara, bayraklara ileriye doğru bir atılmış bütün yüzlere coşku vermişti. Yer değiştiren taburların arasından atla koşan, dolaşıp dolaşıp yine başında o süssüz giyinmiş Napolyon’un parıldadığı topluluğa doğru gelen geç bir subay vardı; Julie hep ona bakıyordu.
At ter içinde kalmıştı. Başını durmadan oynatıyor, sabırsızlanıyordu. Ön ayaklarını iki açmış, biri ötekine bir parmak geçmeksizin, kişide bir tek çizgi üzerine dikmişti. Gür kuyruğunun uzun kıllarını dalga dalga sallayıp duruyordu. Beyine bağlılığı elle tutulur bir örneğiydi.
 
Yaşlı adam kızının solgun yüzünü karanlık, acı bir kaygıyla süzüyordu. Yüzünün bütün kasılmış buruşuklukları açma, kıskanma üzülme duygularıyla doldu. Julie’nin gözleri parlayıp, o çığlığı atınca parmakları da iyiden iyiye kasılınca, gizli sevgisinin perdeleri iyice sıyrıldı; bunun üzerine de adam, ilerisi için bazı üzücü şeyler görür gibi oldu.
Şu albayı sevdigini görmeyeyim de yaşlı bir adama tutuldugunu duyayım daha iyi bence ,Julie Ah! On yıl ileri gidebilsem ,benim bu denenmiş sözlerimi dogru bulursun ya.Tanırım ben Victor’u onun şen şakraklığı ruhsuz bir şen şakraklıktır; kışla şaklabanlığı. Değerli hiçbir yanı yoktur; har vurup harman savuranın biridir.
 
Yaşlı adam kızına şaşkın baktı. Gözlerinden yuvarlanan iki adamla gözyaşı buruşuk yanaklarından aşağı süzüldü. Kalabalık arasında oldukları için kızma sarılamadı; yalnız, sevgiyle elini sıktı. Arabaya binerken, alnına üşüşmüş olan o üzücü düşünceler bütün bütün silinivermişti.
1814 Martı’nın ilk günlerinde, İmparator’un bu geçit  töreninden az sonra, Tours’da Amboise yolu üzerinde, dört at koşulu körüklü bir  araba gidiyordu. Araba Filliere Mani’ni örten ceviz ağaçlarının yeşil çatısı altıdan çıkar çıkmaz öyle hızlandı ki Loire ırmağı üzerinde Çişe Çayı’nın ağzındaki köprüye çabucak varıverdi. Orada birden durdu. Handa otları değiştirip, yeni aldıkları en güçlü kuvvetlisinden dört beygiri, beyinin emri üzerine, sürücü delikanlı öyle zorlamıştı ki oklardan biri kırılmış.
Uzakta, sınır olarak, göz ancak Cher Irmağı’nın ya yamaçlarını görür o sırada da, bu yamaçların tepeleri gökyüzünün saydam maviliği üzerine ışıltılı çizgiler çiziyordu. Bu levhanın ta dibinde, adaların tatlı yeşillikleri arasından Tours, Venedik gibi, suların koynundan çıkar sanki. Eski büyük kilisenin çam kuleleri göklere doğru uzanır. O sırada, çan kuleleri gökyüzünde aka çalar birkaç bulutun hayat oyunlarına karışıyorlardı.
 
Doğanın insan emeğinden toprağı esirgediği böyle bir yerde her karış toprak işlenmiştir, her yer verimlidir. Onun için, Loire boyunca ,yolcuların gözleri önüne Loire’ın serdiği görünümlerin bir benzeri yoktur. Bu sahnenin görünüşleri güçlükle belirtilmiş olan üçüzü levhası ruha anıları arasına hiç umulmamacasına işleyeceği görünümlerden birini sunar; bir şair de bunu tattı mıydı, şiir dolu izlenimleri onu efsaneler halinde yeniden yaşatır
 
Kuşlar uzun uzun şakırken, bir keçi çobanının tekdüze türkü de buna üzgün bir hava katıyordu; gemicilerin haykırışları ise uzaktaki bir hayhuyu haber veriyordu. Yumuşacık buğular, bu geniş kırlarda tek tük serpiştirilmiş ağaçların çevresinde şakacıktan takılıp kalmışlar, oraya son bir güzellik daha katıyorlardı.
Cher kırlarını, Loire’ı,adalarını ,Tours’u,Vouvray’nin o uzun kayalarını ,ilgisiz bir bakışla süzdü; sonra ,insanı kendinden geçiren o Çişe koyağına bakmak bile istemeden ,kendini çabucak yine arabanın dibine doğru attı, açık havada pek bitkin görünen bir sesle:                                                                                                                            
 -Evet çok güzel, demiş.
Görüldüğü gibi, sevgisi kendisi hesabına ne yazık ki babasına üstün gelmişti sırada sabahlık can sıkıntısını gezmeye çıkarmış olan genç tutsak kırtasiyecilik gücünün bir kurbanıydı. İki yıldan beri ,Dış İlişkiler Bakanlığı’ndan yola çıkan bir buyruk onu Montpeller havasından koparıp almıştı. Bu delikanlı arada bir göğüs hastalığının çaresini ararken, barışın yarıda kesilme felaketine uğramıştı. Yabancı, yolun yanındaki düz yerden gitmekle hiçbir incelik kuralına aykırı davranmadığına göre, Albay, ona yiyecek gibi sert sert şöyle bir baktıktan sonra yeniden arabanın köşesine çekilmiş.
İngilizler Bearn’da karaya çıkınca imparator Fransa’yı savunma görevini Mareşal Soult’a vermişti. İşte Albay Aiglemont şimdi ona bu buyruğu götürüyordu. Kendisine verilen bu görevden yararlanarak karısını da o sırada Paris’i korkutan tehlikelerden uzaklaştırıyor, onu Tours’a oradaki yaşlı teyzesinin yanına götürüyordu.
 
Yaşlı bir hizmetçi kadın gelip haber verince, Kontes İspanya savaşının başından beri görmediği yeğenini karşılamak üzere gözlüğünü çabucak çıkardı, sevgili kitabı ”Glarerie de I’ancienne cour’u” kapadı, kârı koca daha basamakları çıkarlarken merdiven başına varacak kadar bir çeviklik gösterdi. Yaşlı kadının dudaklarındaki alayı anlayabilmek için kırk yaşında olmak gerekirdi.
 
Ertesi gün, Kontes daha güzel, bol bol konuştu. Listomere Markizi başlangıçta yabanıl, budala bir yaratık gibi gördüğü bu yeni gelini evcilleştirebileceğinden artık umutluydu. Oranın eğlencelerini, eğlentilerini, kimlere gidebileceklerini anlattı gün bütün işi gücü, eski bir saray alışkanlığıyla, gelinin huyunu suyunu öğrenebilmek için ona birtakım tuzaklar kurmak oldu.
Bir hafta sonra, Markiz artık Julie’nin melek tatlılığını, alçakgönüllü, inceliklerini, hoşgörülü düşünüşünü pek beğenmeye başlamıştı. Ondan sonra da bu körpe yüreği kemirip duran anlaşılmaz üzüntüyü öğrenebilmek için olağanüstü bir ilgi duydu. Kontes herkese sevgi aşılamak için yaratılmış, nereye gitseler mutluluk getiren kadınlardandı. Kafasında evlilik falan bulunmayan, delişmen, bön bir genç kız; tam yeni yetme çocukluğu; Fransa’da gençlerin özelliği olan ince, kimi vakit de pek derin, bir ruh. Bunun üzerine Listomere Markizi kesin olarak kafasına koydu: Son derece olduğu gibi davranışı içine girilemez bir yapmacığın tıpkısı olan bu ruhun sırlarını deşecekti.
 
Teyze artık  iyice biliyordu ki bu kadın Victor’u sevmiyordu; önün başka birini de sevmediğini anlayınca şaşırdı kaldı. Ürperdi, karşısında gönlü kararmış bir genç kadın vardı. Bir günlük, belki de bir gecelik deneme Victor’un hiçliğini anlatmaya yetmişti ona. Teyzenin söylediklerini Julie şaşkın şaşkın alık alık dinliyordu. Hiç beklemediği sözlerdi bunlar; babasının Victor’a verdiği yargıyı, daha tatlı bir biçimde, görmüş geçirmiş bir kadının azgından işitmekle korkar gibi de olmuştu. Belki kendisini nasıl bir geleceğin beklediği birden içine doğdu, üzerine çökecek felaketlerin ağırlığını mutlaka derinden duydu ki hıçkırıklarla boşandı, ”Annem olun benim! ”diyerek kendini yaşlı kadının kolları arasına attı. Kontes uyudu. Artık kendisine her şeyini söyleyebileceği bir dost, bir anne bulduğu için mutluydu.
 
Ertesi sabah, teyzeyle gelin, duygularda bir ilerleme iki ruh arasında tam bir bağdaşma olduğunu gösteren derin içtenlikle, karşılıklı anlaşma havasıyla birbirlerine sarılırken, bir nal sesi işittiler. Atı da sahibinin uyarmasına kalmadan Adımını yavaşlatıyordu; at yemek odasının iki penceresi arasındaki açıklığı geçinceye dek de Arthur içeriye baygın baygın bir göz süz odasının iki penceresi arasındaki açıklığı geçinceye dek de Arthur içeriye baygın baygın bir göz süzüyordu. Gelgelelim Julie’nin daha çekeceği varmış. Sofradan daha yeni kalkmışlardı ki Victor’un uşağı çıkageldi. Dolambaçlı yollardan geçerek, atını çatlatırcasına sürerek, Bougers’den gelmiş Kontes’e kocasından mektup getirmişti. Victor imparatorun yanından ayrılmıştı; imparatorluk yönetiminin çöktüğünü, Paris’in düştügünü,Fransa’nın dört bir köşesinde Bourbon’lara karşı sevgi gösterileri yapıldığını haber veriyordu.
 
Karanlık basarken, Blois’nin ilerisinde bir konak yerine geldiler. Julie Ambrose dan dan beri arkalarına düşen bir arabanın gürültüsünü duydukça kaygılanmıştı. Bu yol arkadaşlarının kimler olduğunu anlamak üzere, kapıya dogru uzandı. Kontes teyzenin öğüdünü hatırladı, yol boyunca dışarı çıkmamaya, köşesinden hiç ayrılmamaya karar verdi. Yalnız, at değiştirmek için durdukları her konak yerinde, iki arabanın çevresinde dönüp duran İngiliz’in ayak seslerini duyuyordu; sonra, yolda giderken de, delikanlının arabasının o can sıkıcı gürültüsü kulaklarında uğuldayıp duruyordu.
 
Kontes elleri titreye titreye, kâğıdı aldı, belli belirsiz bir iki söz kekeledi. Generalin yanında, subay giysisiyle, Anthur görüyordu çünkü .Birdenbire salıvermesini ona borçluydu besbelli. Krallara benzerler bunlar. Kralların da gerçek boyu bosu, huyu suyu, geleneği göreneği hiçbir zaman ne iyice biçilir; çünkü herkes onları ya çok uzaktan görür ya da çok yakından. Bu gibi yapmacıklı kişiler konuşacak yerde soru sorarlar; kendilerinin ortaya çıkmasını önlemek için başkalarını sahneye koymasını çok iyi bilirler; sonra da, büyük bir ustalıkla her birini tutkularının, çıkarlarının ipinden çekerler; böylece, gerçekte kendilerinden üstün olan kimselerle oynarlar onları kukla durumuna getirirler, kendilerine dek alçalttıkları içinde küçük sanırlar.
Şimdi düşünün: Bu türden bir kocanın karşısında kafalı, duygulu bir kadına ne büyük bir görev düşer, değil mi? Gözünüzün önünde acılarla, kendini kul köle etmelerle dolu bir yaşayış canlanıyor mu? Sevgiyle ,incelikle dolu öyle kalpler vardır ki onların bu kul köle oluşları yeryüzündeki hiçbir şeyle karşılaşamaz.
 
Bir kadın bu korkunç durumlarla karşı karşıya gelsin, işin içinden ancak birini öldürmekle çıkabilir, yine de Büyük adı verilmiş olan II.Katerina’nın yaptığı gibi.
Bu düşüncelerin hepsi Julie’nin gizli hikâyesine uygun düşer. Napoleon ayakta kaldıkça. Aiglemont Kontu ,sıradan bir albay olarak  ,kimsenin kıskançlığını çekmemişti, iyi bir emir subayıydı, tehlikeli bir görevi yerine getirme de ustaydı ama ,önemli bir komutanlığın başına geçecek yetenekte değildi; İmparator’un tuttuğu gözü de pek subaylardan biri sayılmış, Askerlerden iyi çocuk dediklerinden biri olarak katılmıştı.
Hepsi incelik biçimleri içine gömülüp siper alıyor, birtakım hazır örneklerle donanıyor, basmakalıp lakırdıları Paris’te aptallara büyük düşünceleri, olayları anlatabilmek için, bozuk para gibi, boyuna basarlar. Yine de,Aiglemont Markisi evde alçak gönüllüydü. Orada, karısının ne kadar genç olursa olsun, kendisinden üstün olduğunu içinden gelen bir duyguyla seziyordu.
Markiz bu acı yaşayımın bütün felaketlerini kendi üzerine yüklemişken yine de o budala efendisine gülümsemek, yas evini çiçeklerle donatmak gizli azaplarla sararıp solmuş yüzüne mutluluk maskesi takmak zorundaydı. Kısacası içinde daldığı o üzgünlük varlıkların üzgünlüğündendi, Aiglemont Markizi kökünü kara bir böcek kemiren güzel bir çiçek gibiydi. Ara sıra kalabalık arasına katılıyordu ama hoşlandığından değil, kocasının can attığı yüksek yerin gereklerine uymak zorundan.
Julie kalkıp da Desdemona’nın şarkısı calip söylemek üzere piyanonun başına geçince, bütün salondan erkekler uzun süredir işitilmeyen bu ünlü sesi dinlemeye koştular, derin bir sessizlik oldu. Julie Arthur’da hep bunları hayal etmişti; çılgıncasına, şaşkınca sına.
Sonra, birdenbire, düşünün gerçekleştiğini görür gibi oldu. Julie şimdi kendini küçük görüyor, evliliğe lanet okuyordu: ölse daha iyiydi.
 
Ertesi gün, Julie şen şakrak davranmasını bildi. Mutlu göründü; yalnız üzgünlüğünü eğilicindeki o yenilmez ürküntüyü  bile gizleyecek gücü kendinde buldu. Yine de.Lord Grenville’e ancak ,onun sessiz sessiz acı çekmek iyi yürekliliğini gösterebileceğine inanabilmek üzere sözlerini davranışlarını iyiden iyiye inceledikten sonra güvenebildi.
İki yıl geçti, bu iki yıl içinde B.Bn.d’Aiglemont’Lar kibar çevreler insanlarının yaşayışını sürdüler: Her  biri kendi havasına gidiyor ,evlerinden çok başkalarının salonlarda karşılaşıyorlardı; yüksek tabaka arasında birçok evliliklerin son bulduğu kibarca bir boşanma.
Kahvesini içmiş, fincanı masanın üzerine koyarken: Pek sevineceksiniz, Markiz Hanımefendi….dedi. Burada yarı şeytanca, yarı üzgün bir halle Bn.Wimphen’e baktı. Arthur’un sesi Julie’nin yüreğini öyle amansızca çarptırıyordu ki, üzerindeki güçlülüğün derinliğini açıga vurmaktan korkarak, onun sözlerine karşılık konuşmaktan çekiniyordu.
Julie’den uzaklaşmak istedi. Bu sert davranışlardan dolayı, cebinden tabancası düştü. Julie silaha öyle bir baktı ki bu bakışta ne bir tutku vardı, ne de bir düşünce.
 
Loung çayı ile seine ırmağı arasında geniş bir ova uzanır; bu ovanın çevresinde de Fantainebleau ormanı, Maret, Nemours, Mantereau şehirleri bulunur. Köyün bitiminde, Nemours’dan gelen yolla Morei’den gelen yolun birleştiği yerde, hınzır bir hancı kadının avlusunda, bir alay kişi toplanmış, ağır ağır ilerleyen, önü açık hafif arabaya bakıyorlardı.
Adamlardan hiçbiri içeri alınmıyordu, iş görmesinden hoşlandığı tek kişi hizmetçisiydi. Şatoda tam bir sessizlik olmasını istedi, kızı ondan uzaklarda oynamak zorunda kaldı.
Bu kadın 28 yaşındaydı. Bu yaşta, ozanca düşlerle daha dopdolu olan bir ruh ölümün tadını çıkarmak ister; ölüm ona iyilik edici görünürse.
 
O zaman acı büyük bir yara açar; kıvranma çok derindedir. Bu dertten de kimse ozanca bir değişiklik geçirmeden sıyrılamaz: Ya göklerin yolunu tutar; ya da, yeryüzünde kalırsa, kalabalık içinde kalabalığa yalan söylemek için, onlar arasında üzerine bir görev almak için girer; girer girmez de oranın perde arkasını tanır. Orada, kımıldamadan, ayakta dururken, pek aptalca görünüşü vardı; çünkü acısının uğultuları doğanın güzelliklerine de, düşüncenin büyülerine de onu sağır kılıyordu.
Julie küçük yaşta annesinden öksüz kalmıştı; onun için, eğitimi de. Devrim sırasında Fransa da din bağlarını çözen o gevşekliğin etkisi altında kalmıştı elbette.
Markiz hanımefendi, varlıklar ancak acı çektiklerimizde bizim malımız olurlar. Ne çocuğu ölmüş, ne ana babası, genç, güzel, evli, varlıklı bir kadın acı çekince de bunun neden ileri geldiği anlaşılır.
Papaz bu kadına, durumu kötü bir hastaya hekimin bakışı gibi, şöyle bir baktı, kafasına koydu: ne yapıp yapıp onu şeytanın elinden kurtaracaktı; şeytan kadıncağıza el atmak üzereydi çünkü.
Bu derin perişanlık içinde, acılar engini ortasında, diye yeniden konuşmaya başladı, azıcık kumluk bulmuştum da oraya ayaklarımı basmıştım, istediğim gibi acı çekiyordum; bir bora geldi, hepsini aldı götürdü.
-Ah,aşk bana daha büyük, daha tam bir aralık düşürdü. Silinip giden bir düşte, daha doğmadan önce isteklerin tasarladığı bir çocuğu gün ışığına çıkmadan önce ruhta doğmuş bir cam çiçeği okşadım.
 
İşte yüreğimin içi, diye yeniden konuşmaya başladı. Çocuğum ondan olsaydı, en korkunç mutsuzlukları bağrıma basardım.
Gerçekten olduğu gibi görünen kadının öpüşlerinde öyle tanrısal bir hal vardı ki bu okşayışa bir ruh, gönlünü kapısını açan derin bir ateş katar sanki. Bu tatlı merhemden yoksun öpüşler kurudur.
 
Akşamları, hizmetçiler, uşaklar uyurken, gözümü kırpmadan çaya dek iniyordum; tam kıyıya geldim mi, güçsüz yaradılışım kendini yok etmekten korkuyordu. Markiz’in arabası köyden geçerken, papaz, kiliseden çıkmış evine gidiyordu; selam verdi. Julie, selama karşılık verirken, gözlerini önüne eğdi; adamı bir daha görmemek için de, başını yana çevirdi. Papaz bu yaban kişilik tanrıçasına karşı ne söylese haklıydı.
Tarihe geçmiş aileler vardır ki, yasalara ayıkın bile olsa. İşte bu ailelerden birinden geleceği pek Parlak bir genç de Bn.Firmiani’nin balosundaydı.
 
Dans edilen salonlara son bir kez göz gezdiriyordu. Balodan ayrılırken, oranın imgesini yanında alıp götürmek istiyordu besbelli; bir seyircinin en son levhaya bakmadan Opera’mdaki locasından çıkmayacağı gibi. Onun bu karşılaş çok çabuk değişen, çoktan beri de incelenmiş Fransa ile, geleneklerini, kentlerini ancak birbirini tutmaz, kulaktan kapma bilgilerden, ya da çoğu derme çatma yazılmış kitaplarda okuduklarından tanıdığı bir ülkeyi yan yana getirir gibiydi.
Kendi kendine: işte Paris’in en zayıf en varlıklı, en anlı şanlı kadınları! Diyordu. Şurada günün tanınmış kişileri, kürsünün ünlüleri, kibar çevrelerinin, edebiyat çevrelerinin ünlüleri: orada oyuncular; ötede, güçlü kimseler.
Julie, bütün bunlarla birlikte, eline, ayağına titiz bir önem göstermekle yine de kadın hiç şaşmaz güçlüklerini açığa vuruyordu belki.
 
Öyle düşünceler vardır ki bilmeden onlara boyun eğeriz; bizim haberimiz olmadan içimizdedir onlar. Bu düşünce, doğru olmaktan çok, saçma gibi görünürse, her doğru dürüst insan kendi yaşantısında da bunun binbir kanıtını bulur.
Otuzunda bir kadında genç bir erkek için dayanılmaz çekicilikler vardır. Markiz gibi kadınlarla Charles De Vandenesse gibi genç erkekler arasında benzerini çok gördüğümüz bağlanmalardan daha doğal, daha sıkı örülmüş, daha iyi biçimde önceden tasarlanmış bir şey olamaz.
 
Gelgelelim, ondan sonra her geçen gün bu kemik çatısına bir takım renkler ekledi, onu gençliğin güzelliklerine bürüdü, kaslarını güçlendirdi, kımıldanışlarını canlandırdı, ona parlaklık, güzellik verdi, duygunun baş döndürmelerini, yaşamın çekiciliklerini kazandırdı.
Charles Markiz’i düşünceli buldu. Gönlün tatlı büyülerinin inandırıcı kıldığı o içten gelme sesle: neyin var? Diye sorunca da Julie buna karşılık vermekten çekindi. Bu tatlı dilli soru tam bir ruh anlaşmasını belirtiyordu; Markiz de, kadının o şaşılası içgüdüsüyle, anladık sızlanırsa, ya da gönlün gizli mutsuzluğunu açıklarsa bir bakıma karşısındakine yol açmış olacaktı. Charles kendisi için verilen bu yargıyı işitince elinde olmadan öyle bir ürperdi ki Markiz’in yüreğini bu, delikanlının ondan önce gelip geçmiş bütün direnmelerinden daha çok etkiledi.
 
Charles birkaç gün görünmedi. Markiz, her akşam, alışılmış saatte pişmanlıklarla dolu bir sabırsızlık içinde bekledi. Mektup yazarsa sevgisini açıkça dile getirmiş olurdu. Kaldı ki içgüdüsü ona: ’gelecek’ diyordu. Charles içinden: ne! Diyordu. Demek, ben tek başıma, mutsuz yaşarken o halinden memnun kimseleri görmüş, onlarla konuşmuş.
Bir akşam, iki sevgili baş haşaydılar. Yan yana oturmuşlar, hiç konuşmuyorlardı; gökyüzünün en güzel görünüşlerinden birini seyre dalmışlardı; güneşin son ışınlarının altın sarısı, ateş kızılı incecik renklerini üzerine serptiği o arı göklerden biri. Günün bu saatinde, ışığın ağır ağır sönükleşmesi tatlı duyguları uyandırır gibidir.
 
Genç kontes sanıyordu ki annesi ona sertçe bir ’para vermek ’hevesine kapılmıştı, akşama bir okşamayla, ya da birazcık ilgi göstermekle durumu düzeltebileceğini düşünüyordu. Bu canlı pişmanlığım görünce, herkes dilsiz kesildi. Markiz’in kaskatı kesilmiş, ölüm döşeği üzerine kıvrana kıvrana uzanmış ayakları kolayca görülüyordu.
Morina kapıya dayandı, ayaklarına baktı, belli belirsiz bir ses tonuyla konuştu:
-annemi kaybettim.!
ÖZET : DERYA BALTACI
 
 
 
[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Honor%C3%A9_de_Balzac
[2] http://www.idefix.com/kitap/otuzunda-kadin-honore-de-balzac/tanim.asp?sid=PMKDSOHKVK3KCXUVOPFE





Sitedeki yazıların tüm hakları ve sorumluluğu yazı sahiplerine aittir. Yazıların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Aksi davranışlara karşın yasal işlemlere başvurulacaktır.

Yapılan Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapınız...