AMAN AVCI VURMA BENİ
Ali Dayı kahvenin önünden salına salına geçen kadınlara baktı:
“Eskiden buralardan böyle uluorta geçmeye utanırlardı. Şimdi öyle mi ya? Şuna bak hiç çekindikleri yok. Aldırmıyorlar bile. Üstelik saçları başları görünüyor. Erkekler gibi pantolon giyiyorlar. Kabahat onlarda değil, erkeğim diye gezen bizim gençlerde. Çok yüz veriyorlar. Bu gidişle tepelerine çıkaracaklar bunları” diye başını salladı.
“ Dayınızın hakkı var, diye söze karıştı Selim Dede. Kadın kısmına dişini göstermeyeceksin, ciddi olacaksın, kasıp kavuracaksın. Gülüm balım dedin mi yandın. Sakalı ele verirsin hemen. Zamanında sen onu dövmezsen yaşlanınca o seni döver. Yol yakınken gözünü korkutmalı, höt demeli, yoksa maskara olursun konum komşuya.”
Gençlerden biri alayla güldü:
“ Tecrübe konuşuyor, dedi. Başına gelmeyen bilmez bunları.”
Dede kızdı köpürdü:
“ Haltetmişsin, diye bağırdı. O kadar elden ayaktan düşmedik daha. Sen beni kendi baban mı sandın? Sizin yaşınızdayken karıya bir ben vururdum bir de yer! Allah yarattı demezdim vallahi. Karımın benden ödü kopardı.”
“ Aman dede, ufak at da civcivler yesin. Geçenlerde evinizden kötek sesleri geliyordu. Sizinki geçmiş dayakların öcünü alıyordu herhalde.”
“ Halı dövüyorduk biz oğlum. Bilip bilmeden konuşma bakalım.”
“ Peki o ah of sesleri neyin nesiydi?”
“ Halı döverken yorulmuştum da ondan. Eskisi gibi dinç değiliz tabii.”
Ali Dayı lafın direksiyonunu eline aldı:
“ Bu işin şakası olmaz beyler, dedi. Gençlere öğüdüm olsun. Karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin, sonra haylaz olur, sırtına çıkar. Karısını dövmeyen dizini döver. Bunu bilir, bunu söylerim ben.”
“ Karısını değil kızını dövmeyen olacaktı o.”
“ Ha karı ha kız, ikisi de dayak delisidir. Kızını dövmezsen elin oğlanlarıyla fingirdeşmeye kalkar. Karını dövmezsen akşama kadar gezer, pencereden ona buna göz eder.”
Genç Ercan dayanamadı:
“ Sözleriniz mantıksız, dedi. Dayak kadını yıpratır, çirkinleştirir. O da insan. Dayaktan anlayan insan değil hayvandır. Baba evinde dayak, koca evinde dayak, sapıtır, aklı bir hoş olur. Döveyim derken bir yerini sakatlarsın. İşin yoksa doktor doktor gezdir artık. Sıpa meselesi de yanlış. Nüfus planlaması olmalı.”
Ali Dayı dudak büktü:
“ Döv dediysek öldür demedik ya. Usturuplu döv. Usta işkenceciler nasıl iz bırakmıyorlarsa, sen de öyle yap. Hem dokuz canlıdır onlar, korkma, bir şey olmazlar. İçlerinde dayak yemekten zevk alanlar bile vardır. Dövülmek için yapmadıklarını bırakmazlar, dikine dikine giderler, kaşınırlar. Kaşınan da kaşınılır. İşte o kadar!”
“Peki hiç suçu, günahı yoksa ne olacak, durup dururken de dövülür mü?”
“Suçu, günahı olsun diye beklersen hem sen gevşersin hem de o.Nasrettin Hoca çocuğunu testiyi kırmadan dövmüş. Testiyi kırdıktan sonra babam da döver. Önceden kulağını bükeceksin. Bizim millete iyilik yaranmaz zaten. Basacaksın sopayı.”
“ Karı halı gibidir, dövdükçe kıymetlenir.”
“ Arı petekten karı kötekten anlar.”
“ Arı ile karının sırrına akıl ermez. Ağzından bal akarken kuyruğu zehir saçar.”
“ Kedi ağzı şapırdayanın, karı cebi şıkırdayanın yüzüne bakar.”
Genç Ercan yaşlıların bu sözlerine ne diyeceğini bilemedi:
“ Döven dövülür, seven sevilir, diye konuştu. Kadın haklarından haberiniz yok galiba. Hayvan bile lafla yola geliyor. Bırakın bu çağdışı lafları.”
Selim Dede burnunu kaşıdı:
“ Canım döv dedikse sabah akşam döv demedik. Erkek dediğin karısını hem döver hem sever. Kadın kocasını saymalıdır, kendini saydırmak için de gözünü korkutacaksın. Kocasını saymayan kadın her haltı işler, üstelik zeytinyağı gibi üste çıkar.”
Genç Ercan güldü:
“ Peki her haltı işleyen erkekse ne olacak?”
“ Erkek yapar. Bu işler hep böyledir aslanım. Erkek çapkın diye övülür, kadın kahpe diye yerin dibine geçirilir. Kadını gözü dışarıda olmamalı.”
Kahvedeki yaşlılar, orta yaşlılar ne kadar güçlü erkek olduklarını kanıtlamak için atıp tutmaya, bire bin katmaya başladılar...
“ Geçenlerde bizimkini bir yere yollamak istedim, gitmedi. Eşek sudan gelinceye kadar dövdüm, anasından emdiği sütü burnundan getirdim. Pabucun pahalı olduğunu anladı.”
“ Ben de döverken hiç acımam. Anam mı doğurdu be?”
“ Sen benim gençlimi görecektin. Şimdi ağız tadıyla bir kadın dövemiyorum, yoruluyorum. Bereket versin ki gözünü önceden korkuttum.”
“ Ben bizim karıyı dinlene dinlene döverim.”
“ Elini yorma, benim gibi sopa kullan. Önceden birkaç değnek hazırladım, biri kırılınca öbürünü alırım elime. Hıncımı almadan bırakmam.”
“ Ben sizin kadar şiddete başvurmam. Önce lafla yola getirmeye çalışırım. Baktım anlamadı, bağırır çağırırım, tehdit ederim. Gene anlamazsa dayağı hak etmiştir artık.”
“ Sen de çok sabırlıymışsın canım.”
“ Ziya Paşa ne demiş: Nasihatla uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Büyük adamların sözlerini dinleyeceksin.”
Bir süre sonra Ali Dayı ayağa kalktı, eve gideceğini söyledi. “İzin süren doldu mu?”diye laf attılar. Dayı dikleşti, hindi gibi kabardı:
“ Ne izni bu? Diye bağırdı. İşim var da ondan kalktım. Kazak erkeğiz biz oğlum. Karısını şımartan kılıbıklardan mı sandınız beni? İsterseniz gelip bakın eve.”
Ertan Güleç yeni evliydi. Evleneli birkaç ay olmuştu ama karısını hiç dövmemişti. Böyle bir şeyi aklına bile getirmemişti. Bu konuşmaları duyunca içine bir kurt düştü. Erkekliğinden utandı, “Eve gidip şu işi bir an önce bitireyim” diye düşündü. Geç kalmış olmamak için hemen eve koştu. Bugünün işini yarına bırakmamalıydı.” Vur,kır, parçala, bu maçı kazan” diye mırıldanarak kapıyı çaldı. Hele bir geç açsın kapıyı, bahane hazır. Ne iyi!
Düşündüğü olmadı, kapı hemen açıldı. Karısı kendisini gülerek karşıladı, dövmek için kaldırdığı elini yakalayıp öptü, sarıldı, öpücükle yağdırdı. Ertan dövmek için bir gerekçe aradı, bulamadı. Her taraf tertemizdi. Suçlayıp dövecek bir şey yoktu ne yazık ki. Karısı yüzüne sevgiyle bakıyor, bir dediğini iki etmiyordu. Üstünde de güzel bir giysi vardı. Pek de yakışmıştı kerataya. Dövmeye kalksa güzelim giysi parçalanırdı. Bu işi yarına bırakmalıydı.
İkinci gün kapıdan hışımla girdi, etkilenmemek için yüzüne bile bakmadı onun. Ters bir laf etse tokadı yapıştıracaktı ama nerde, fırsat vermiyordu ki. Şuna bak sanki bir pervane, böyle birini döven ya deli ya divane. Ama gene de aradı bir bahane. Yemek soğuk der demez karısı koştu ısıttı geldi. Çok ısındığını söyleyince tabağın altına su koyup ılıttı. Hele yemekten sonra kahve pişirmeyi bir unutsun, gösteririm ben ona gününü. Karısı içinden geçeni sezmiş gibi kahveyi eline tutuşturdu. Kahveden bir yudum alınca, “Bunun şekeri niye çok?” diye gürledi, yumruğunu hazırladı. Karısı işveyle yüzüne baktı, fıkırdadı. İnsan sevdiği kişiye şekerli kahve yapar. Eve görücülerin gelince de öyle yapmıştım. Anla artık değerini, sana olan sevgimi” dedi, bir kahkaha attı. Gülünce yüzünde güller açtı, Ertan bu gülü koklamak için eğildi, gülün dalına bülbül kondurmak istedi, karısını öpüp okşamaya başladı.
Üçüncü gün eve biraz erken geldi. Evde karısını bulamadı. Sevinçle ellerini çırptı. Bugün kurtulamayacaktı elinden. Karısı koşarak geldi, özür diledi, niçin evde olmadığını anlatmaya başladı. Ertan etkilenmemek için kulaklarını tıkadı, karısını dövmeye hazırlandı ama aksilik bu ya, tam bu sırada kapı çalındı, konuklar geldi, bir türlü gitmek bilmediler, içindeki dayak hevesini söndürdüler. Zaten uykusu gelmişti. Sabah erkenden işe gidecekti. Hemen yatağa attı kendini. “Allahın günü çok nasıl olsa” diye düşündü.
Dördüncü gün artık kararlıydı. Ne olursa olsun dövecekti karısını. Bu işi daha fazla sürüncemede bırakmaya gelmezdi. Dövme isteği soğur, karısının elinde oyuncak olurdu. Cesaret bulmak için meyhaneye gitti, kadehleri birbiri arkasına devirdi. Karısını da böyle devirecekti işte. Eve gelince hele bir nerede kaldın, niye bu kadar içtin desin. “Sana hesap mı vereceğim ulan!” der, basardı yumruğu. “Çok merak ettim de ondan sordum. Bir haber verseydin bar” demesine aldırmaz, sürdürürdü köteği. “ Şimdiye kadar niye dövemedim ben onu? Neden olacak, yüzümün yumuşaklığından, soyadım gibi güleç olduğumdan. Yüz buldu mu astar ister böylesi. Yüz dedim de aklıma geldi. Onu dövemeyişimin bir nedeni de bu. Yüzüne bakınca güzelliğiyle aklımı başımdan alıyor, içimden dövmek değil, sevmek geliyor. Eve gidince hiç yüzüne bakmayacağım yosmanın, suratımı da asacağım. Beni baştan çıkarmasına izin vermeyeceğim. Hem yüzüne bakınca ağlar sızlar da kendine acındırır. Merhametten maraz doğar. Acımak yok. Kodun mu oturtacaksın, işte o kadar!”
Düşe kalka eve geldi, kapıyı tekmeyle açtı. Kaşlarını çattı, yüzünü buruşturdu. Karısı kolundan tutmak istedi ama izin vermedi buna. “ Melek yüzlü şeytan beni gene yolumdan çevirmeye kalkar belki” diyerek kendini kurtardı, içeri daldı, karısını konuşturmadı, “Sana hesap mı vereceğim be!” diye bağırarak bir yumruk attı ama tutturamadı. Kadın başına gelecekleri anladı, “Yapma” diye yalvardı. “Yaparım ulan! Erkek var senin karşında. Bana ne karışıyorsun? Canın dayak istiyor galiba” diye bir yumruk daha savurdu. O da hedefini bulamadı, sıyırdı geçti. Karısı kaçarken ayağı takılıp düştü. Ertan sevinerek oraya koştu ama o da yere yuvarlandı, “Ulan gene dövemeyeceğim galiba kılçıklının kızını. Hevesim kursağımda kalacak” diyerek duvara tutunup ayağa kalktı, karısına vurmak amacıyla köşedeki süpürgeyi almak istedi, başı döndü, kafa üstü kapaklandı, başı duvara hızla çarptı, hareketsiz kaldı. Kadın güçlükle ayağa kalktı, ağlayarak kocasının üstüne eğildi, başından akan kanları sildi. “Sakın ölme. Zararı yok, döv ama beni yalnız bırakıp gitme, diye bağırdı. Hadi kalk vur, öfken içinde kalmasın, gözün açık gitmesin. Niçin hareketsiz duruyorsun, niye bir şey demiyorsun? Sensiz yaşayamam ben. Beni de götür gittiğin yere. Hayır, ölme, ölemezsin!
Ali Dayı kahvenin önünden salına salına geçen kadınlara baktı:
“Eskiden buralardan böyle uluorta geçmeye utanırlardı. Şimdi öyle mi ya? Şuna bak hiç çekindikleri yok. Aldırmıyorlar bile. Üstelik saçları başları görünüyor. Erkekler gibi pantolon giyiyorlar. Kabahat onlarda değil, erkeğim diye gezen bizim gençlerde. Çok yüz veriyorlar. Bu gidişle tepelerine çıkaracaklar bunları” diye başını salladı.
“ Dayınızın hakkı var, diye söze karıştı Selim Dede. Kadın kısmına dişini göstermeyeceksin, ciddi olacaksın, kasıp kavuracaksın. Gülüm balım dedin mi yandın. Sakalı ele verirsin hemen. Zamanında sen onu dövmezsen yaşlanınca o seni döver. Yol yakınken gözünü korkutmalı, höt demeli, yoksa maskara olursun konum komşuya.”
Gençlerden biri alayla güldü:
“ Tecrübe konuşuyor, dedi. Başına gelmeyen bilmez bunları.”
Dede kızdı köpürdü:
“ Haltetmişsin, diye bağırdı. O kadar elden ayaktan düşmedik daha. Sen beni kendi baban mı sandın? Sizin yaşınızdayken karıya bir ben vururdum bir de yer! Allah yarattı demezdim vallahi. Karımın benden ödü kopardı.”
“ Aman dede, ufak at da civcivler yesin. Geçenlerde evinizden kötek sesleri geliyordu. Sizinki geçmiş dayakların öcünü alıyordu herhalde.”
“ Halı dövüyorduk biz oğlum. Bilip bilmeden konuşma bakalım.”
“ Peki o ah of sesleri neyin nesiydi?”
“ Halı döverken yorulmuştum da ondan. Eskisi gibi dinç değiliz tabii.”
Ali Dayı lafın direksiyonunu eline aldı:
“ Bu işin şakası olmaz beyler, dedi. Gençlere öğüdüm olsun. Karının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin, sonra haylaz olur, sırtına çıkar. Karısını dövmeyen dizini döver. Bunu bilir, bunu söylerim ben.”
“ Karısını değil kızını dövmeyen olacaktı o.”
“ Ha karı ha kız, ikisi de dayak delisidir. Kızını dövmezsen elin oğlanlarıyla fingirdeşmeye kalkar. Karını dövmezsen akşama kadar gezer, pencereden ona buna göz eder.”
Genç Ercan dayanamadı:
“ Sözleriniz mantıksız, dedi. Dayak kadını yıpratır, çirkinleştirir. O da insan. Dayaktan anlayan insan değil hayvandır. Baba evinde dayak, koca evinde dayak, sapıtır, aklı bir hoş olur. Döveyim derken bir yerini sakatlarsın. İşin yoksa doktor doktor gezdir artık. Sıpa meselesi de yanlış. Nüfus planlaması olmalı.”
Ali Dayı dudak büktü:
“ Döv dediysek öldür demedik ya. Usturuplu döv. Usta işkenceciler nasıl iz bırakmıyorlarsa, sen de öyle yap. Hem dokuz canlıdır onlar, korkma, bir şey olmazlar. İçlerinde dayak yemekten zevk alanlar bile vardır. Dövülmek için yapmadıklarını bırakmazlar, dikine dikine giderler, kaşınırlar. Kaşınan da kaşınılır. İşte o kadar!”
“Peki hiç suçu, günahı yoksa ne olacak, durup dururken de dövülür mü?”
“Suçu, günahı olsun diye beklersen hem sen gevşersin hem de o.Nasrettin Hoca çocuğunu testiyi kırmadan dövmüş. Testiyi kırdıktan sonra babam da döver. Önceden kulağını bükeceksin. Bizim millete iyilik yaranmaz zaten. Basacaksın sopayı.”
“ Karı halı gibidir, dövdükçe kıymetlenir.”
“ Arı petekten karı kötekten anlar.”
“ Arı ile karının sırrına akıl ermez. Ağzından bal akarken kuyruğu zehir saçar.”
“ Kedi ağzı şapırdayanın, karı cebi şıkırdayanın yüzüne bakar.”
Genç Ercan yaşlıların bu sözlerine ne diyeceğini bilemedi:
“ Döven dövülür, seven sevilir, diye konuştu. Kadın haklarından haberiniz yok galiba. Hayvan bile lafla yola geliyor. Bırakın bu çağdışı lafları.”
Selim Dede burnunu kaşıdı:
“ Canım döv dedikse sabah akşam döv demedik. Erkek dediğin karısını hem döver hem sever. Kadın kocasını saymalıdır, kendini saydırmak için de gözünü korkutacaksın. Kocasını saymayan kadın her haltı işler, üstelik zeytinyağı gibi üste çıkar.”
Genç Ercan güldü:
“ Peki her haltı işleyen erkekse ne olacak?”
“ Erkek yapar. Bu işler hep böyledir aslanım. Erkek çapkın diye övülür, kadın kahpe diye yerin dibine geçirilir. Kadını gözü dışarıda olmamalı.”
Kahvedeki yaşlılar, orta yaşlılar ne kadar güçlü erkek olduklarını kanıtlamak için atıp tutmaya, bire bin katmaya başladılar...
“ Geçenlerde bizimkini bir yere yollamak istedim, gitmedi. Eşek sudan gelinceye kadar dövdüm, anasından emdiği sütü burnundan getirdim. Pabucun pahalı olduğunu anladı.”
“ Ben de döverken hiç acımam. Anam mı doğurdu be?”
“ Sen benim gençlimi görecektin. Şimdi ağız tadıyla bir kadın dövemiyorum, yoruluyorum. Bereket versin ki gözünü önceden korkuttum.”
“ Ben bizim karıyı dinlene dinlene döverim.”
“ Elini yorma, benim gibi sopa kullan. Önceden birkaç değnek hazırladım, biri kırılınca öbürünü alırım elime. Hıncımı almadan bırakmam.”
“ Ben sizin kadar şiddete başvurmam. Önce lafla yola getirmeye çalışırım. Baktım anlamadı, bağırır çağırırım, tehdit ederim. Gene anlamazsa dayağı hak etmiştir artık.”
“ Sen de çok sabırlıymışsın canım.”
“ Ziya Paşa ne demiş: Nasihatla uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. Büyük adamların sözlerini dinleyeceksin.”
Bir süre sonra Ali Dayı ayağa kalktı, eve gideceğini söyledi. “İzin süren doldu mu?”diye laf attılar. Dayı dikleşti, hindi gibi kabardı:
“ Ne izni bu? Diye bağırdı. İşim var da ondan kalktım. Kazak erkeğiz biz oğlum. Karısını şımartan kılıbıklardan mı sandınız beni? İsterseniz gelip bakın eve.”
Ertan Güleç yeni evliydi. Evleneli birkaç ay olmuştu ama karısını hiç dövmemişti. Böyle bir şeyi aklına bile getirmemişti. Bu konuşmaları duyunca içine bir kurt düştü. Erkekliğinden utandı, “Eve gidip şu işi bir an önce bitireyim” diye düşündü. Geç kalmış olmamak için hemen eve koştu. Bugünün işini yarına bırakmamalıydı.” Vur,kır, parçala, bu maçı kazan” diye mırıldanarak kapıyı çaldı. Hele bir geç açsın kapıyı, bahane hazır. Ne iyi!
Düşündüğü olmadı, kapı hemen açıldı. Karısı kendisini gülerek karşıladı, dövmek için kaldırdığı elini yakalayıp öptü, sarıldı, öpücükle yağdırdı. Ertan dövmek için bir gerekçe aradı, bulamadı. Her taraf tertemizdi. Suçlayıp dövecek bir şey yoktu ne yazık ki. Karısı yüzüne sevgiyle bakıyor, bir dediğini iki etmiyordu. Üstünde de güzel bir giysi vardı. Pek de yakışmıştı kerataya. Dövmeye kalksa güzelim giysi parçalanırdı. Bu işi yarına bırakmalıydı.
İkinci gün kapıdan hışımla girdi, etkilenmemek için yüzüne bile bakmadı onun. Ters bir laf etse tokadı yapıştıracaktı ama nerde, fırsat vermiyordu ki. Şuna bak sanki bir pervane, böyle birini döven ya deli ya divane. Ama gene de aradı bir bahane. Yemek soğuk der demez karısı koştu ısıttı geldi. Çok ısındığını söyleyince tabağın altına su koyup ılıttı. Hele yemekten sonra kahve pişirmeyi bir unutsun, gösteririm ben ona gününü. Karısı içinden geçeni sezmiş gibi kahveyi eline tutuşturdu. Kahveden bir yudum alınca, “Bunun şekeri niye çok?” diye gürledi, yumruğunu hazırladı. Karısı işveyle yüzüne baktı, fıkırdadı. İnsan sevdiği kişiye şekerli kahve yapar. Eve görücülerin gelince de öyle yapmıştım. Anla artık değerini, sana olan sevgimi” dedi, bir kahkaha attı. Gülünce yüzünde güller açtı, Ertan bu gülü koklamak için eğildi, gülün dalına bülbül kondurmak istedi, karısını öpüp okşamaya başladı.
Üçüncü gün eve biraz erken geldi. Evde karısını bulamadı. Sevinçle ellerini çırptı. Bugün kurtulamayacaktı elinden. Karısı koşarak geldi, özür diledi, niçin evde olmadığını anlatmaya başladı. Ertan etkilenmemek için kulaklarını tıkadı, karısını dövmeye hazırlandı ama aksilik bu ya, tam bu sırada kapı çalındı, konuklar geldi, bir türlü gitmek bilmediler, içindeki dayak hevesini söndürdüler. Zaten uykusu gelmişti. Sabah erkenden işe gidecekti. Hemen yatağa attı kendini. “Allahın günü çok nasıl olsa” diye düşündü.
Dördüncü gün artık kararlıydı. Ne olursa olsun dövecekti karısını. Bu işi daha fazla sürüncemede bırakmaya gelmezdi. Dövme isteği soğur, karısının elinde oyuncak olurdu. Cesaret bulmak için meyhaneye gitti, kadehleri birbiri arkasına devirdi. Karısını da böyle devirecekti işte. Eve gelince hele bir nerede kaldın, niye bu kadar içtin desin. “Sana hesap mı vereceğim ulan!” der, basardı yumruğu. “Çok merak ettim de ondan sordum. Bir haber verseydin bar” demesine aldırmaz, sürdürürdü köteği. “ Şimdiye kadar niye dövemedim ben onu? Neden olacak, yüzümün yumuşaklığından, soyadım gibi güleç olduğumdan. Yüz buldu mu astar ister böylesi. Yüz dedim de aklıma geldi. Onu dövemeyişimin bir nedeni de bu. Yüzüne bakınca güzelliğiyle aklımı başımdan alıyor, içimden dövmek değil, sevmek geliyor. Eve gidince hiç yüzüne bakmayacağım yosmanın, suratımı da asacağım. Beni baştan çıkarmasına izin vermeyeceğim. Hem yüzüne bakınca ağlar sızlar da kendine acındırır. Merhametten maraz doğar. Acımak yok. Kodun mu oturtacaksın, işte o kadar!”
Düşe kalka eve geldi, kapıyı tekmeyle açtı. Kaşlarını çattı, yüzünü buruşturdu. Karısı kolundan tutmak istedi ama izin vermedi buna. “ Melek yüzlü şeytan beni gene yolumdan çevirmeye kalkar belki” diyerek kendini kurtardı, içeri daldı, karısını konuşturmadı, “Sana hesap mı vereceğim be!” diye bağırarak bir yumruk attı ama tutturamadı. Kadın başına gelecekleri anladı, “Yapma” diye yalvardı. “Yaparım ulan! Erkek var senin karşında. Bana ne karışıyorsun? Canın dayak istiyor galiba” diye bir yumruk daha savurdu. O da hedefini bulamadı, sıyırdı geçti. Karısı kaçarken ayağı takılıp düştü. Ertan sevinerek oraya koştu ama o da yere yuvarlandı, “Ulan gene dövemeyeceğim galiba kılçıklının kızını. Hevesim kursağımda kalacak” diyerek duvara tutunup ayağa kalktı, karısına vurmak amacıyla köşedeki süpürgeyi almak istedi, başı döndü, kafa üstü kapaklandı, başı duvara hızla çarptı, hareketsiz kaldı. Kadın güçlükle ayağa kalktı, ağlayarak kocasının üstüne eğildi, başından akan kanları sildi. “Sakın ölme. Zararı yok, döv ama beni yalnız bırakıp gitme, diye bağırdı. Hadi kalk vur, öfken içinde kalmasın, gözün açık gitmesin. Niçin hareketsiz duruyorsun, niye bir şey demiyorsun? Sensiz yaşayamam ben. Beni de götür gittiğin yere. Hayır, ölme, ölemezsin!