Aydını Kaybetmek 4
Bayram Kaya · 21.12.2012
· Makale
Bu Eser 13.10.2013 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir
4-İktidar olan kendi yasa teklifini sunarken, sanki bir
proje oluşturmak ve bir proje sunmak erki parti tüzel liginin, kendi zaman ve
zeminini; toplumun öngöreceği ve toplumun boyun büküp kabul edeceği bir zaman
zeminmiş gibi görmek olur. Böyle kabul ettiğiniz an kabul filim kopar. Partiler
diktası başlar. Oysa iktidarın bu kabilden olacak kendi teklifini sunma işi
genele mal oluş anlamında şuna benzer.
Robert Fulton kendi plân ve projesini (buğu gücünü
hareket enerjisine çevirme sunusunu) insanlığa armağan etti. Bu armağan edilişin kimi hakları mahfuz
kalmak şartıyla; insanlığın düşünme girişmesi kendisine armağan olan aynı
ilkeyi çeşitli şekillerde geliştirip, değiştirip, dönüştürerek; gerek karada
denizde, havada vs. farklı zaman zemin kullanımı haline getirdiler. Artık
şimdiki teknik proje ne Robert Fulton’un ilk sunduğu projedir. Ne de Fulton’un
ilkesel deviniş projesinden (bir enerji şekli olan ısıyı hareket enerjisi
şekline ne çevirmeden) apayrı oluşla, Robert Flutun’un ana temasından
başkadırlar.
İşte parlamentoya gelen bir iktidarın kendi projesi de;
mahfuz hakları dışında; değişim, gelişme
ve girişmeye uğrayacak olmakla, artık iktidarın projesi değildirler. Ama bu son
haliyle ve ana ilkeleriyle iktidar projesinden ayrı bir şey olmamakla da
genelde parlamentonun başarısı, özelde de iktidarın eseridirler. İşte bizim
aydının görmek istemediği noktalar burasıdır. Bu kör noktayı bir kez es
geçtiniz mi, iktidar ilahlaşır. Ve siz iktidara her şeyi yaptırırsınız. Bu,
toplumun kendisine yabancılaşması olur.
Televizyonlarda, bıkmadan tekrarlanışla olan bir başka aydın
yanıltması da, şudur. 'Laiklik bir inançlar özgürlüğüdür' derler. Bu lafız,
söylem olarak ne kadar güzel! Ne kadar da özlemimizi örtüyor gibi değil mi?
Hâlbuki ki bu söylem, tam bir düşünememe ve akıl karartmanın prangasıdır.
Neden mi? Bir kere laiklik inançların özgürlüğü için
değildi. Aksine laiklik; aklın ve toplumun; inançlar baskı ve tasallutundan,
kurtulması içindir. Aklın ve toplumun inançtan bağımsız işlerleşmesi ve özgür
olabilmesi için laiklik vardır. Bunu göremedik mi; yukarıdaki gibi “laiklik
inanç ve vicdan özgürlüğü için vardır” demenin deli saçmasını söylersiniz.
İnançlar, özellikle de dini inançlar var oluşundan bu yana,
hem sosyal hayatın; hem toplumsal hayatın,
her alanını düzenlemişlerdir. Çelişki şuradaydı; yaşamın kendi pratiğinden neşetle ortaya
konan kılgın pragmatik çıkarımlar, halk alan içinde inanılıştı. İnanandı olmada
sakınca yoktu. Sakınca şuradaydı: Dinler aynı kalırken, sosyo toplumsa hayat
ilerleyen süreçlerle değişiyordu.
Yani toplumsa alan içinde, düzenci olan dini anlamaların
baskı ve basıncı ilk düzen oldukları dönemki gibi sosyo-toplumsal hayatı
düzenlemede stabil kalamıyorlardı. Bu çelişkiyle İnançlar, sosyo-toplumu
düzenler olmaları gibi İnsan aklının düşünme kulvarını ve insan aklının düşünme
çerçevesini de belirtir oluyordu. Toplum ve düşünceler inanç eksenli olmaktan
kurtulamıyordu. İşte bu nedenle, toplumsal düşünüşün ileri tarihsel süreçleri,
inanç baskısına karşı çareyi, bu laiklikti anlayışla bulmuşturlar.
Üstelik “laiklik bir inanç ve vicdani kanaat özgürlüğüdür ,”
diyen bu söylemin kendisi, hem laikliğin tanımına, hem de özgürlüğün tanımına
uymamaktadır. Böylece bu söz, bu iki yanlışı birden kendi içerisinde taşıyordu.
Bu söz irdelenirse; 'Laiklik sanki insanın inancını, ibadetini, vicdanlı olması
gibi düşünce serbestliklerinin, toplumlar tarafından güvence altına alınmasıdır
denebilirdi!
Yine, 'bir din veya mezhep mensuplarının, başka din veya
mezhep mensuplarına karşı; ya da her bir kişilerin inanç, ibadet, vicdan ve
kişi düşünceli hürriyetlerinin yaşamasına yönelik olacakla; inançların inançlar
üzerinde türlü olası baskı ve tahakkümlerini önlemek, laik devletin görevidir'
derler! Aydınlar bu gibiden boş söyleyişler içinde oluşlarıyla abuk sabuk
olmaktadırlar.
Laikliği, inanç ve mezhep serbestliği oluşla anlayanların bu
abuk sabuklarından birisi de şudur. Derler ki “laikliğin birçok tanımları
vardır.” Bu nedenle, laikliğin tanımına
dek olan tüm laiklik tanımları da; bilmezlikti bir abuk sabukluk olmaktan öteye
gitmezdi.
Yukarıda açıklandığı üzere bu kabil aydınlar; bilmezlikti
tanımlarıyla ya da halk bilmezliği demagojisi dâhilinde oluşla; kendilerini
kanıtlamaya, ispatlamaya ve haklandırmaya kalkışma, reaksiyonları içine hep
girmişlerdir.
Sözün özü şu; suyun bir kaldırma kuvveti vardı. “ Suyun bu kaldırma kuvveti; siz, gemileri
yüzdürmek istediniz diye, gemileri yüzdürmeniz için mi vardılar? Yoksa suyun
kaldırma kuvveti olduğu için mi, siz gemileri yüzdürüyordunuz?” Suyun kaldırma
kuvvetinin, gemiler yüzdürmek için var olduğu tanımı ve bu tanım çerçevesinde
oluşan mihaniki düşünce oluşturmak ve toplumsal iradeyi de bu gibi mihaniki
düşünce çerçevesine oturtmak; inancı anlamanın, imanı akılcılığın gereği
oluşla, teokratik anlamaydı.
Suyun kaldırma kuvveti olduğu nedenle sizin gemiler
yüzdürüyor olduğunuza dek olan akılcı düşünme yönteminde ise nesnel, deneycilik
vardır. En önemlisi de sizin dışınızda, sizden bağımsız oluşların yasa
zorunluluğu vardı. Sizler bu yasallığı fark ederek, kendi öznel yansımalarınızı
da işin içine katarak bu oluşumları insan ve toplumunuzun yararına oluşla
düzenleyip kullanıyordunuz.
Tarih boyunca, birinci yol ve yöntemin basıncı; egemenlikçi
oluşla ve akıllara pranga vuruşuyla cariydi. Başta düzgün işleyen sistem ve
kurumlaşma; yeni olanın şekline sokulacağına; var olanın değişmezliği üzerine,
gelişen şeyleri sığdırmaya uğraşmanın bir ters mantığı yüzünden işler bu hale
getirilmişti. Bu mantığın zorunlu sonucu, insanın deneyci aklını; bir istisna,
bir büyü, bir sihir oluşla anlayacaktı. Ta ki M.S. 1789 hareketinin dünya
genelinde sembolcü tabu kılınışına dek, bu böyle oldu.
Sürecek
♡
0 beğeni · 0 yorum
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!