Bu Eser 13.10.2013 Tarihinde Günün Yazısı Seçilmiştir

4-İktidar olan kendi yasa teklifini sunarken, sanki bir proje oluşturmak ve bir proje sunmak erki parti tüzel liginin, kendi zaman ve zeminini; toplumun öngöreceği ve toplumun boyun büküp kabul edeceği bir zaman zeminmiş gibi görmek olur. Böyle kabul ettiğiniz an kabul filim kopar. Partiler diktası başlar. Oysa iktidarın bu kabilden olacak kendi teklifini sunma işi genele mal oluş anlamında şuna benzer.

 

Robert Fulton kendi plân ve projesini  (buğu gücünü  hareket enerjisine çevirme sunusunu) insanlığa armağan etti.  Bu armağan edilişin kimi hakları mahfuz kalmak şartıyla; insanlığın düşünme girişmesi kendisine armağan olan aynı ilkeyi çeşitli şekillerde geliştirip, değiştirip, dönüştürerek; gerek karada denizde, havada vs. farklı zaman zemin kullanımı haline getirdiler. Artık şimdiki teknik proje ne Robert Fulton’un ilk sunduğu projedir. Ne de Fulton’un ilkesel deviniş projesinden (bir enerji şekli olan ısıyı hareket enerjisi şekline ne çevirmeden) apayrı oluşla, Robert Flutun’un ana temasından başkadırlar.

 

İşte parlamentoya gelen bir iktidarın kendi projesi de; mahfuz hakları dışında; değişim,  gelişme ve girişmeye uğrayacak olmakla, artık iktidarın projesi değildirler. Ama bu son haliyle ve ana ilkeleriyle iktidar projesinden ayrı bir şey olmamakla da genelde parlamentonun başarısı, özelde de iktidarın eseridirler. İşte bizim aydının görmek istemediği noktalar burasıdır. Bu kör noktayı bir kez es geçtiniz mi, iktidar ilahlaşır. Ve siz iktidara her şeyi yaptırırsınız. Bu, toplumun kendisine yabancılaşması olur.

 

Televizyonlarda, bıkmadan tekrarlanışla olan bir başka aydın yanıltması da, şudur. 'Laiklik bir inançlar özgürlüğüdür' derler. Bu lafız, söylem olarak ne kadar güzel! Ne kadar da özlemimizi örtüyor gibi değil mi? Hâlbuki ki bu söylem, tam bir düşünememe ve akıl karartmanın prangasıdır.

 

Neden mi? Bir kere laiklik inançların özgürlüğü için değildi. Aksine laiklik; aklın ve toplumun; inançlar baskı ve tasallutundan, kurtulması içindir. Aklın ve toplumun inançtan bağımsız işlerleşmesi ve özgür olabilmesi için laiklik vardır. Bunu göremedik mi; yukarıdaki gibi “laiklik inanç ve vicdan özgürlüğü için vardır” demenin deli saçmasını söylersiniz.

 

İnançlar, özellikle de dini inançlar var oluşundan bu yana, hem sosyal hayatın; hem toplumsal hayatın,  her alanını düzenlemişlerdir. Çelişki şuradaydı;  yaşamın kendi pratiğinden neşetle ortaya konan kılgın pragmatik çıkarımlar, halk alan içinde inanılıştı. İnanandı olmada sakınca yoktu. Sakınca şuradaydı: Dinler aynı kalırken, sosyo toplumsa hayat ilerleyen süreçlerle değişiyordu.

 

Yani toplumsa alan içinde, düzenci olan dini anlamaların baskı ve basıncı ilk düzen oldukları dönemki gibi sosyo-toplumsal hayatı düzenlemede stabil kalamıyorlardı. Bu çelişkiyle İnançlar, sosyo-toplumu düzenler olmaları gibi İnsan aklının düşünme kulvarını ve insan aklının düşünme çerçevesini de belirtir oluyordu. Toplum ve düşünceler inanç eksenli olmaktan kurtulamıyordu. İşte bu nedenle, toplumsal düşünüşün ileri tarihsel süreçleri, inanç baskısına karşı çareyi, bu laiklikti anlayışla bulmuşturlar.

 

Üstelik “laiklik bir inanç ve vicdani kanaat özgürlüğüdür ,” diyen bu söylemin kendisi, hem laikliğin tanımına, hem de özgürlüğün tanımına uymamaktadır. Böylece bu söz, bu iki yanlışı birden kendi içerisinde taşıyordu. Bu söz irdelenirse; 'Laiklik sanki insanın inancını, ibadetini, vicdanlı olması gibi düşünce serbestliklerinin, toplumlar tarafından güvence altına alınmasıdır denebilirdi!

 

Yine, 'bir din veya mezhep mensuplarının, başka din veya mezhep mensuplarına karşı; ya da her bir kişilerin inanç, ibadet, vicdan ve kişi düşünceli hürriyetlerinin yaşamasına yönelik olacakla; inançların inançlar üzerinde türlü olası baskı ve tahakkümlerini önlemek, laik devletin görevidir' derler! Aydınlar bu gibiden boş söyleyişler içinde oluşlarıyla abuk sabuk olmaktadırlar.

 

Laikliği, inanç ve mezhep serbestliği oluşla anlayanların bu abuk sabuklarından birisi de şudur. Derler ki “laikliğin birçok tanımları vardır.”   Bu nedenle, laikliğin tanımına dek olan tüm laiklik tanımları da; bilmezlikti bir abuk sabukluk olmaktan öteye gitmezdi.

 

Yukarıda açıklandığı üzere bu kabil aydınlar; bilmezlikti tanımlarıyla ya da halk bilmezliği demagojisi dâhilinde oluşla; kendilerini kanıtlamaya, ispatlamaya ve haklandırmaya kalkışma, reaksiyonları içine hep girmişlerdir.

 

Sözün özü şu; suyun bir kaldırma kuvveti vardı.  “ Suyun bu kaldırma kuvveti; siz, gemileri yüzdürmek istediniz diye, gemileri yüzdürmeniz için mi vardılar? Yoksa suyun kaldırma kuvveti olduğu için mi, siz gemileri yüzdürüyordunuz?” Suyun kaldırma kuvvetinin, gemiler yüzdürmek için var olduğu tanımı ve bu tanım çerçevesinde oluşan mihaniki düşünce oluşturmak ve toplumsal iradeyi de bu gibi mihaniki düşünce çerçevesine oturtmak; inancı anlamanın, imanı akılcılığın gereği oluşla, teokratik anlamaydı.

 

Suyun kaldırma kuvveti olduğu nedenle sizin gemiler yüzdürüyor olduğunuza dek olan akılcı düşünme yönteminde ise nesnel, deneycilik vardır. En önemlisi de sizin dışınızda, sizden bağımsız oluşların yasa zorunluluğu vardı. Sizler bu yasallığı fark ederek, kendi öznel yansımalarınızı da işin içine katarak bu oluşumları insan ve toplumunuzun yararına oluşla düzenleyip kullanıyordunuz.

 

Tarih boyunca, birinci yol ve yöntemin basıncı; egemenlikçi oluşla ve akıllara pranga vuruşuyla cariydi. Başta düzgün işleyen sistem ve kurumlaşma; yeni olanın şekline sokulacağına; var olanın değişmezliği üzerine, gelişen şeyleri sığdırmaya uğraşmanın bir ters mantığı yüzünden işler bu hale getirilmişti. Bu mantığın zorunlu sonucu, insanın deneyci aklını; bir istisna, bir büyü, bir sihir oluşla anlayacaktı. Ta ki M.S. 1789 hareketinin dünya genelinde sembolcü tabu kılınışına dek, bu böyle oldu.


Sürecek