bu eser 27.07.2013 tarihinde günün yazısı seçilmiştir.
CAN SUYU
Yorgun bir gecenin ardından öyle bir
uyumuşum ki sabah çok geç uyandım. Haliyle de okula geç kaldım. Kahvaltı
yapmaya bile fırsat bulamadan kendimi sokağa attım. Beni okulda nelerin
beklediğini çok iyi biliyordum. Aksi bir müdürümüz vardı. Beni hiç sevmiyor hatta benden gıcık
kapıyordu. Bunun nedeni öğrencilerimle çok fazla haşır neşir olmam onlarla
arkadaşlık etmemdi. Müdür Beye kalırsa öğretmen öğrenci ilişkisi kışladaki er, erbaş ilişkisinden farksız olacak onlara gereğinden
fazla ilgi gösterilmeyecek ve bu böyle sürüp gidecekti. Ama ben yeni mezun
olmuş heyecanlı bir öğretmen olarak bu tabuları yıkmak ve kışlaya dönmüş okulu
gerçek bir eğitim yuvasına döndürmek ve çağdaş bir eğitim anlayışıyla öğrencilerime
neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstermek ve onları en iyi şekilde eğitmek ve
sonunda yarınlara en iyi şekilde hazırlamaktı. Bu düşünceler içerisinde okula
gittim. Sabah ilk saat dersim vardı ama malesef geç kalmıştım. Öğretmenler
odasına girdim. Matematik öğretmeni Çelebi Bey, Felsefe öğretmeni Songül Hanım
Sanat Tarihi öğretmeni Nilüfer Hanım oturmuş sohbet ediyorlardı. Günaydın
temennileriyle geçtim bir kenara oturdum. Hizmetli Eyüp Efendi odaya girerek
‘’Murat Hoca seni müdür Bey istiyor’’ dedi. Zaten bunu bekliyordum. Hemen yerimden kalktım. Kafamda
kendime savunma hazırlayarak Müdür Bey’in odasına geldim. Kapı çalarak içeriye
girdim.
Müdür alaylı bir tavırla ‘’Ooooo! Murat Bey
hoş geldin buyur otur. Ne içersin çay mı? kahve mi? Dedi ve devam etti.
‘’Bak delikanlı gençsin heyecanlısın ama burası da senin babanın
çiftliği değil istediğin saatte gel istediğin saatte git. Burası bir eğitim
yuvası senin sorumsuzluğunun bedelini biz değil, küçücük yavrular ödüyor. Bundan
sonra ders programını ihlal edecek olursan külahları değişiriz ona göre! Dedi.
Müdür Bey ilk defa çok haklıydı. Utana sıkıla ‘’özür dilerim Müdür Bey ne kadar
yanlış bir şey yaptığımın farkındayım ama gerçekten keyfi yapılmış bir hareket
değil. Biliyorsunuz ki ben bir edebiyatçıyım yakın da çıkacak olan ’Can Suyu’ öykü kitabımı tamamlayabilmek için
geç saate kadar yazmak zorunda kaldım. Ama size yemin ederim ki bundan sonra
böyle bir şey olmayacak. Bu kaçırdığım dersi de bir şekilde telafi edeceğim.’’
Diyerek kendimi savundum ama nafile ne söylesem de bir kere kötü bir intiba
bırakmışız Müdür Bey’in gözünde.
Müdür rahat bir tavırla’’Umarım öyle olur Murat Bey!
Yalnız şunu da unutma öğretmenlik iki satır yazı yazıp da edebiyatçıyım demeye
benzemez. Öğretmenlik zor bir meslektir. Özveri ister, fedakarlık ister,
tecrübe ister. On yedi yıllık şerefli öğretmenlik hayatımda ben bunları
öğrendim. Sen de bir an önce öğrensen çok iyi olur’’ dedi.
İzin isteyerek huzurundan ayrıldım ve
öğretmenler odasına geri döndüm. Teneffüs zili çalmış bütün öğretmenler odaya
gelmişti. Meslektaşım Edebiyat öğretmeni Kemal Ağabey beni çok severdi. Bana
seslenerek dışarıya davet etti. Okul bahçesine çıktık. Kemal ağabey ‘’hayırdır, Murat neden geç kaldın? Bir sorun mu? Var dedi. Başımı
kaldırmadan’’Yok be Kemal Ağabey, ne sorunu olacak yazdığım kitabı bir kaç güne
kadar yayınevine teslim etmem gerekiyor. Onun için geç saatlere kadar yazmak
zorunda kaldım. Normal olarak da sabahki derse geç kaldım. Tabii ben gelmeyince
ders boş kaldı. Bunu gören Müdür Bey küplere binmiş sabah sabah çekti zılgıtı.
Zaten benden hiç haz etmiyor. Hiçbir şeye üzülmüyorum da beni tanımadan
yazdığım kitaba dil uzattı. Biraz ona bozuldum.’’ Dedim. Kemal Ağabey
babacan tavırla ‘’üzüldüğün şeye bak Muratçığım
Müdür, üniversitede fizik okumuş bir kaç yıl öğretmenlik yapmış sonra idareci
olmuş ve şimdiye kadar da idarecilik yapan edebiyat, sanat düşmanı, okuyan cahilin teki toplasan on tane
kitap okumamıştır. Ne anlar edebiyattan, edebiyatçıdan böyle küçük şeyleri
kafana takarsan bir arpa boyu yol alamazsın. Diyerek beni teselli etmeye
çalıştı. Kemal ağabeyin yüzüne bakarak ‘’öyle deme Kemal Ağabey
ben üniversitede nice Fizikçi, Matematikçi
tanıdım. Hepsi birer edebiyat
sevdalısıydı. Biz üniversitede edebiyata gönül vermiş gençler olarak ’’Edebiyat pınarı’’ adlı edebiyat sanat dergisi çıkartıyorduk. Birçok sayısal bölüm okuyan arkadaşlar Öykü,
şiir ve denemeleriyle katkı sağlıyordu. Yani her Fizikçi ya da Matematikçi
edebiyat düşmanı değil bu bizim Müdür’e has bir durum sanırım.’’ Dedim. Bir süre okulun bahçesinde hiç konuşmadan
yürüdük. Ders saati yaklaşmıştı. Hiç konuşmadan sınıflarımıza gittik. 10.sınıfların Edebi metinler dersi vardı. Konumuz Eski Türk
Edebiyatına damgasını vuran büyük şahsiyet Fuzuli’ydi. Derse girdim. Masama
oturdum yoklama fişini kontrol ettikten sonra sınıfa’’ evet çocuklar verdiğim ödevi kimler hazırladı. Parmakları
görebilirmiyim’’. Dedim. Bir an da bütün sınıf parmak
kaldırınca duygulandım doğrusu. Okula ilk geldiğimde derse pek önem vermeyen
öğrencilerim günden güne derse daha fazla ilgi gösteriyor ve verdiğim ödevleri
günü gününe yapıyorlardı. Benden önce ki meslektaşım edebiyat dersini sanırım
pek sevdirememişti. Öğrencileri edebiyat dersinden tamamen soğutmuştu. Bir gururla tahyata
kalkarak Fuzuli’nin ‘’Su kasidesinden’’ tahtaya bir beyit yazarak başladım divan denizinden ders
anlatmaya ;
‘’Saçma ey göz eşkten gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü
dutuşan odlara kılmaz çare su’’
Öğrencilerimle tartışarak bu beyiti
açıkladık. Teneffüs zili çalmaya yakın bütün ödevleri topladım. Teneffüs zili
çaldı. 9. sınıflara edebiyat dersim
vardı. Sabahattin Ali’nin ‘’Değirmen’’ öyküsünü
okumalarını ve özet çıkarmalarını söylemiştim. Nerdeyse sınıfın yarısından çoğu
ödevi hazırlamıştı. Diğerleri de kitabı bulamadıklarını bahane ederek
yapmadıklarını söylediler. Başarlı öğrencilerimden Sevinç parmak kaldırarak
öyküyü özetlemek istediğini söyledi ve ortalama 17 sayfalık öyküyü uzun uzun
açıkladı. Sevinç okuma sevdalısı bir öğrenciydi. O kadar iyi tahlil etmiş ki
öyküyü özetlemeyi bitirdikten sonra’’öğretmenim hala dünya da ‘’Atmaca’’ gibi seven ve sevdiği için hayatını feda
edebilecek kadar büyük aşk var mıdır acaba?’’ dedi.
Bende içinde aşk ateşi yanan bir genç
olarak’’ tabii ki vardır Sevinç, dünyanın her tarafında aşk ateşiyle yoğrulmuş Aslı
ile Kerem’ler, Tahir ile Zühre’ler, Leyla ile Mecnun’lar yaşamaya, ediyor.’’
Dedim. Gerçekten de Sabahattin Ustanın
kaleme aldığı ‘’Değirmen’’ öyküsü aşkın en yoğun halini anlatıyordu. Çingene genci
Atmaca’nın bütün Ağa ve Bey
kızlarını elinin tersiyle itmesi ve fakir bir değirmencinin kolu olmayan kızına
aşık olması, onunla evlenmek istemesi fakat kızın da atmacaya aşık olmasına
rağmen evlenmeyi kabul etmeyişi, Atmacaya ‘’ben eksik bir insanım seni mutlu
edemem bana her sarılışında bu eksikliği hissedecek ve acı çekeceksin’’ sözleri
üzerine atmacanın sağ kolunu bilerek değirmene kaptırması ve sonra Atmaca’nın’’
işte evlenmemiz için hiçbir engel kalmadı şimdi eşitiz’’ sözü gerçek aşkı ve
aşk için nelerin yapılabileceğini gözler önüne seriyordu. Teneffüs zilinin
çalmasıyla konuşmama son verdim. Öğretmenler odasına gittim. Dolabımdan küçük
el çantamı alarak okuldan çıktım. Hemen eve gidip artık sonuna geldiğim öykü
kitabım ‘’Can Suyu’nu’’ yazma devam etmem gerekti. Eve gelir gelmez hemen
bilgisayarımı açtım. Üzerimi bile değiştirmeden öyküleri tamamlamaya giriştim.
O gün yine gece yarısına kadar öykü yazdım. O gece nihayet kitaba noktayı
koymayı başardım. Huzur içinde hemen
kendimi yatağa attım. Yarın dersim vardı. Eğer yine geç kalırsam gerçekten de Müdür’le
başım derde girerdi. Müdür hakkımda rapor tutmak için fırsat kolluyordu.
Telefonumun alarmını kurdum. Telefonun alarmının çalmasıyla vaktinde uyanıp
dersime yetiştim. 9. Sınıflara edebiyat dersim vardı. Konumuz Necip Fazıl ve
şiirleri idi. ‘’Kaldırımlar’’ şiirini okuyup sınıfta tahlil ettik. Öğrencilerim
can kulağıyla dinliyor ve yerli yerince sorular soruyor derse katkıda
bulunuyordu. Günlerden cumaydı. Müdür Bey öğretmenler odasında hafta sonu veli
toplantısı yapılacağının duyurusunu yaptı. Bütün öğretmenlerin sınıflarda
duyuru yapmasını istedi. Sınıfa girdim müdür beyin isteği üzerine veli
toplantısının duyurusu yaptıktan sonra okumanın önemi üzerine yirmi dakikalık
konuşma yaptım. Akşama kadar üç ayrı sınıfta derse girmiştim. Öğrencilerimin
edebiyata ve edebiyatçıya olan ilgisi artmış ve benimle edebi tartışmalara
girecek kadar bilgi sahibi olmuşlardı. Bu beni çok sevindiriyordu. Akşam paydos
zili çaldı. Üstadım, ağabeyim Kemal Hoca’yla birlikte bir yerlere bir şeyler
içmeye gittik.
Kemal Ağabey ’’Haydi
bakalım! Murat yazdığın
‘’Can Suyu’nun şerefine dedi ve devam etti. Bak ben yirmi üç yıllık
edebiyat öğretmenim senin yaptığını yapamıyorum. Seni gerçekten takdir ediyorum
ve oğlum gibi seviyorum’’ dedi.
Elimdeki kadehten bir yudum aldıktan
sonra’’Sağ ol Kemal ağabey bende seni çok seviyorum’’ dedim. O gün kitabı
bitirmenin rahatlığı ve ertesi günün hafta sonu olması nedeniyle geç saatlere
kadar Kemal Ağabey’le demlendik. Çakır keyif olmuş bir şekilde Kemal ağabeyle evlerimize
döndük. Günlerden pazardı. Saat ikide veli toplantısı vardı. Hemen okula
gittim. Öğrencilerimin velileriyle görüşmek için sabırsızlanıyordum. Okula vardığımda
konferans salonunda Müdür Bey bir konuşma yapıyordu. Muhtemelen okul aile
birliği ya da katkı payı hakkındaydı. Çünkü Müdürümüz genellikle mali
durumlarla daha ilgiliydi. Konuşması bittikten sonra velilerle görüşmeye geçtik. Başarılı öğrencilerimden Sevinç’in
babası gelmişti. Babası sert bir adama benziyordu. Sevincin babası bana
yaklaştı ve ’’bana bak Murat Hoca kızım kendisini okumaya verdi. Ders çalışma saatlerinde
bile roman okuyor. Okuduğu kitapları veriyormuşsun. Okuduğu kitaplara
dikkat ettim. Hepsi zararlı ve ideolojisi aile yapıma uymayan yazarlar. Elbette
ki okumak güzeldir. Rica ederim doğru dürüst kitaplar okutun. Dikkatlice Sevinç’in
babasını dinledikten sonra’’bakın Beyefendi Sevinç çok akıllı ve çok çalışkan
bir kız. Okumayı da çok seviyor ben de ona yardımcı oluyorum. Sizin zaralı
dediğiniz yazarlar Türk Edebiyatının seçkin yazarlarıdır. Yaşar Kemal, Kemal
Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Orhan Pamuk Türk edebiyatımızın
çıtasını yükseltmiş değerli şahsiyetlerdir. Bu açıdan ben size katılmıyorum’’ Dedim.
Sevinç’in babası ‘’ister
katıl, ister katılma kızıma bu kitapları okutmanı istemiyorum. Ben ülkesine
ihanet etmiş insanın kitabını evimde istemiyorum. Sizi ilk ve son
uyarışım, bir daha ki sefere bu kadar sakin olmam ve sizi de muhattap almam. Sizi
amirlerinize şikayet ederim. Okulda komünist propaganda yapıyor diye hakkınızda
rapor tuttururum. Gerisini siz düşünün’’ dedi.
Sesimi çıkarmadan diğer velilerle görüştüm. O gün
eve zor gittim. Gerçekten de insanlar çok ön yargılıydı. Bahsettiği yazarlar ın kitapları başka
dillerde yayınlanmış gerçekten Türk edebiyatına önderlik etmiş yazarlardır. Yaşar
Kemal’in ‘İnce Memed’’romanı Avrupa Üniversitelerinde okutulmuş bir eserdi.
kitapları onlarca dile çevrilmiş kültür elçimizdi Yaşar Kemal. Aynı keza Orhan
Pamuk Nobel Edebiyat ödülünü ülkemize
getirmiş ve ‘bir çok kitabı farklı dile
çevrilmiş bir edebiyat üstadıydı. Ama biz insanlar edebiyatla siyaseti
karıştırdıkça bu tür olaylar sürekli olacaktı . Aradan haftalar geçti ve şubat
tatili yaklaştı. Son yazılı sınavların sonuçlarını ilan ediyorduk. Dersine
girdiğim sınıflardaki öğrencilerimden %75 başarı elde etmiştim. Bu olaya benim
kadar diğer öğretmen arkadaşlarımla Müdür Bey de şaşırmıştı. Önceki yıllarda %40’ları geçmeyen başarı ortalaması gözle
görülür bir şekilde artmıştı. Bu beni o kadar sevindirdi ki anlatamam. Artık
karne günü gelmiş çatmıştı. Öğrencilerimle ara tatili nasıl değerlendirebilecekleri
konusunda sohbet ettim ve karnelerini dağıtarak sınıftan ayrıldım. Öğretmenler odasında
oturmuş gazete okurken Hizmetli Eyüp Efendi geldi. Yüzünde suç işlemiş ve
suçunu gizleyen çocuk ifadesi ‘’Murat Bey
sizi Müdür Bey istiyor dedi.
Acaba okulun son günü yine ne kabahat
işlemiştim. Hemen müdür Beyin odasına gittim. Kapıyı çalarak içeri girdim. Düğmemi
ilikleyerek ‘’buyurun efendim beni istemişsiniz’’ dedim.
Müdür Bey kafasını kaldırdı ve mağrur bir
edayla ’’bir velinin
şikayeti üzerine hakkınız da soruşturma başlatılmış ve bu soruşturma sonucunda Hakkari’nin
Yüksekova ilçesine tayininiz çıkmış. Buyurun, Milli Eğitim Bakanlığından gelen
tayin emri. Üzgünüm Murat Bey ben size daha önce söylemiştim. Öğrencilerle
fazla yüz göz olmayın diye ama beni dinlemediniz. Yapacak bir şey yok şeriatın
kestiği parmak acımaz. Size hayırlı yolculuklar’’ dedi. Müdür bey sonunda
emeline ulaşmış savaş kazanmış bir kahraman gibi yüzündeki alaylı bir tavırla’’
büyük sözü dinlemezseniz daha çok sürgün yersiniz haydi size uğur ola’’ diye
alay etti. Bir an içimden müdüre yumruk atmak geçtiyse de yapamadım. Bir anıt
gibi donup kalmıştım olduğum yerde.
Birkaç dakika sonunda kendime geldim.
Müdüre bu ülkede siz ve sizler gibi idareciler var oldukça bu ülkenin eğitim
sistemi hiçbir zaman düzelmeyecek ve bu halk her zaman cahil kalmaya mahkum
olacaktır. Ben Türk bayrağının dalgalandığı ya da dalgalanmadığı her yerde
görevimi yaparım. Hiçbir zamanda bildiğim yoldan dönmem’’ dedim. Başım dik bir şekilde Müdür Bey’in odasından
çıktım. Sürgün yemiştim. Buna alışmak kolaydı ama öğrencilerimden nasıl
ayrılacaktım. Ya arkadaşlarımdan, Kemal
Ağabey’den, Songül Hanım’dan ayrılmak bana çok zor gelecekti. Bu ülkede
bürokrasi hala kafa kol ilişkisi üzerinden devam eder ve kendini bilmez bir
veli yüzünden bir öğretmen ülkenin bir ucundan diğer ucuna sürülürse bu ülkede
ne değişir çok merak ediyorum. Onlara göre bu kadar basitti bir hayatı harcamak.
Türk toplumu olarak bu kafayla gerçekten bir arpa boyu yol alamayız. Sessizce
öğretmenler odasındaki bütün eşyalarımı toplayıp kimselere veda etmeden okuldan
kaçar bir şekilde çıktım. Çünkü veda etmesini hiç sevmez ve hiçbir zamanda
ayrılıklara dayanamazdım. Islıklı bir türkü tutturup evimin yolunu tuttum. Zira
yapılacak çok iş vardı.
MURAT ÖLMEZ