DİLİMİZİN MİMARLARI
“Üze Türk tengrisi ıduk yiri subı ança itmiş erinç. Türk budun yok bolmazun tiyin budun bolçun tiyin kangım İltiriş Kaganıg ögüm İlbilge Katunug tengri töpüsinde tutup yügerü kötürti erinç…”
( Bilge Kağan Anıtı’nın Doğu Cephesi’nden)
Günümüz Türkçesiyle:
“Yukarıda Türk tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş Kağan’ı, annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır…”(1)
8.yüzyıla ait olan ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olarak kabul edilen Göktürk Yazıtları’nda, Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişi, Türkçemizin bugün de devam eden yolculuğunun ilk ayak sesleridir. Göktürk alfabesinin kullanıldığı bu anıtlarda, Göktürklerin tarihinden kesitler yer almaktadır. Katışıksız bir Türkçe hâkimdir anıtlarda. Göktürk Anıtları, yabancı etkilerden uzak ve saf Türkçemizin ilk yazılı örnekleri olarak edebiyatımız ve dilimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Türkçenin İslamiyet öncesi döneme ait ilk yazılı ürünleri olarak da her zaman ayrı bir öneme sahip olmaya devam edecektir.
Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişi ve o dönemin zihniyetini yansıtan bütün unsurlar, dil aracılığıyla ve bu dili çözüp okumayı başaran dil bilimcilerin gayretleriyle günümüze kadar ulaşmıştır. Danimarkalı bilgin Thomsen, anıtları okumayı başaran bilgin olarak Türkçemizin tarihsel sürecindeki yerini almıştır. Bugün, çeşitli kaynaklarda yer alan metin örnekleriyle, Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişinden haberdar olabiliyoruz. Her anıt o döneme ışık tutuyor. “Dil, hem kültürü kurar hem de taşır. Çeşitli rivayetler, dinsel ayinlerde söylenen sözler, atasözleri, deyimler, şiirler, töreler, edebî ve estetik değerler hep dille oluşturulmuş ve aktarılmıştır.”(2) Bu cümleler, dille ilgili son derece önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. İnsana dair ne varsa, her şey, dil aracılığıyla gelecek kuşaklara ulaşır. Böylece dil, sağlam bir köprü olur kuşaklar arasında.
Türkçemizin yolculuğu, Türklerin 10.yüzyılda İslam dinini kabul etmesinden sonra verilmeye başlanan İslamiyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın ilk örnekleriyle devam etmiştir. Ancak yeni bir kültür ve medeniyetin etkileri de eserlerde kendisini göstermeye başlamıştır. Artık, katışıksız bir Türkçe geride kalmaya başlamıştır. Bu dönemin eserlerinde, Arapça ve Farsçanın kelime dağarcığı ve bu dillerin bağlı olduğu kültürün etkisi görülür. “İlk eserlerde Arapçanın etkisi sınırlı düzeyde iken, daha sonraki eserlerde bu etki giderek ağırlığını hissettirir.”( 3)
“ Bayat atı birle sözüg başladım
Törütgen igidgen keçirgen idim” ( Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip)
…
Günümüz Türkçesiyle:
“Tanrı adıyla söze başladım; üreten, besleyen, bağışlayan Tanrım!”( 4)
Bu dönemin en önemli ve en geniş kapsamlı eseri; Türkçemizin ilk sözlüğü olarak bilinen ve İlk Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divanü Lügati’t- Türk’tür. “Eserde yalnız sözcükler yer almaz; çok sayıda şiir örneği, deyimler ve savlar da ( günümüzün atasözleri) vardır. Eser, halk edebiyatı ve halk bilimi açısından da önemli malzemeler içerir.” Eser, kelimenin tam mânâsıyla bir kültür ve dil hazinesidir. Türkçenin değerli dil bilimcisi Kaşgarlı Mahmut, bu eseriyle hem dilimize hem de kültürümüze büyük bir hizmette bulunmuştur.
“… Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi silah kullananı olduğum halde onların şehirlerini, çöllerini baştan başa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini, kafiyelerini belleyerek faydalandım; öyle ki, bende onlardan her boyun dili, en iyi yolda yerleşmiştir…” (5)
Türkçemizin uğradığı duraklardan biri de Divan edebiyatı geleneğidir. Her durakta dilimiz biraz daha saf halinden uzaklaşmış ve bambaşka bir kelime hazinesiyle tanışmıştır. Türkçemiz, Arapça ve Farsçanın kelime dağarcığıyla birleşerek, Osmanlıca olarak varlığını sürdürmeye başlamıştır. Bu üç dilin birleşimi olan Osmanlıca, Divan edebiyatı dönemi eserlerinde, biraz sadeleşerek Batı etkisindeki Türk edebiyatı dönemlerinde de varlığını devam ettirmiştir. Bu edebiyat dönemleri süresince, Türkçe’nin sadeleşmesi adına güzel girişimlerde bulunan değerli sanatçılarımız olmuştur. 13. yüzyıldan 19.yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren Divan edebiyatı döneminde her ne kadar Arapça ve Farsçanın kullanımı yaygınlık kazanmış olsa da Türkçe adına güzel adımlar atılmıştır. Örneğin, 14.yüzyıl sanatçılarından Âşık Paşa, eserlerini yalın bir dille yazmıştır. En önemlisi de Türkçenin Anadolu’da bir edebiyat dili olarak yerleşmesinde büyük emeği geçmiştir.“
…
Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
…
Bu kitâb anın için geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mânâ bile
…” ( Âşık Paşa, Garipname)
(Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere asla gönül akmaz idi
Bu kitâb onun için geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mânâ bile) ( 6)
Türkçemiz yeni bir kültürle tanıştıkça, o kültürün dil hazinesiyle yan yana yürümüş ve bazı sanatçılarımızın Türkçe sevgisiyle varlığını sürdürmüştür. Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçı ve aydınları, dilimizin sadeleşmesi yönünde gayret göstermişler ve bunun sonucunda Türkçe yeniden güç kazanmaya başlamıştır.
Dilimizin sadeleştirilmesi onların en önemli ideallerinden biri olmuştur. Tanzimat Edebiyatı sanatçılarından Şinasi, dilin sadeleşmesi yönünde, bu dönemde ilk ciddi adımları atan sanatçımız olmuştur. Halkın genelinin anlayabileceği bir dilin kullanılmasına ve daha birçok ilke öncülük etmiştir.
“...Değil mi ki akıl, kalp ve lisan Tanrı’nın bağışıdır.
İnsan bu bağışı düşünmeli, şükretmeli ve anmalıdır.”
(Mukaddime, Şinasi) (7)
Aslında edebiyatımızın her dönemi, Türkçemiz için yeni bir sayfa olmuştur. Dilimiz, tanıştığı her yeni dille bir bütün olmuş ve böylece farklı bir ifade zenginliğiyle, farklı kültürlerle zenginleşmiştir. Her yeni kültür ve dil, hem dilimize hem edebiyatımıza hem de gönül dünyamıza yeni kapılar açmıştır. Hepsi kimliğimizin bir parçası olmuştur. Adeta birbirimizi tamamladık ve besledik. Her yeni dil, duygu, düşünce ve hayalleri; idealleri ifade etmede yeni olanaklar sundu. Türkçemiz özümüz olsa da tanıştığımız dillerin de zenginliğiyle gönül ve fikir dünyamızı zenginleştirdik.
O dillerin dilimizin önüne geçmemesi için mücadele etmiş olsak da bu topraklar, Mevlana’yı da Fuzuli’yi de Yunus Emre’yi de sevdi. Cahit Sıtkı’yı, Nazım Hikmet’i, Özdemir Asaf’ı ve ve daha birçok şairini ayrı ayrı kucakladı. Hepsinden ayrı bir tat aldı. Reşat Nuri Güntekin’i, Halide Edip Adıvar’ı, Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i yetiştirdi bu topraklar. Her biri, bu toprakların sesi, ruhu oldular. Hepsi dilimize farklı bir tat ve zenginlik katarak, dilimizin mimarları oldular. Dilimiz onlarla daha bir serpildi, güzelleşti. Kültürümüzün, dilimizin başka coğrafyalarda da hayat bulması ve başka gönülleri fethetmesi yönünde güçlü kalemleriyle hizmet verdiler.
Her dil, edebiyatıyla ebedîliğe ve evrenselliğe uzanabilir. Fransız deneme yazarı Montaigne, “Dil Üstüne” adlı denemesinde bu konuda bakın neler söylüyor: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü arttırmak yoluyla yaparlar. Yeni kelimeler getirmezler. Onları zenginleştirir, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirirler; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar…”
Geçmişten günümüze ve günümüzden geleceğe doğru uzanan yolda, dil, edebiyatın malzemesi olmaya ve edebiyat da dilin taşıyıcısı olmaya devam etti ve edecek de. Dil, edebiyata ve edebiyat da dile hayat vermeye devam edecek. Bizler, dilimizi, hangi kültürün izlerini ve dil hazinesini kuşanırsa kuşansın sevdik, sahip çıktık ve dilimiz yeri geldi davamız, idealimiz oldu. Kimi zaman süsledik kimi zaman da sadeleştirdik. Ama dilimizden asla vazgeçmedik. Hangi dille yan yana yürüse o dili de kardeş bildik ve zenginliği zenginliğimiz oldu. Arapça, Farsça veya Batı dilleri…Hepsiyle yazdık, konuştuk, muhabbet ettik. Âşık olduk, öfkelendik, davamızı seslendirdik ve ağıt yaktık…
Nihad Sami Banarlı’nın, “Bir Dil Konferansı” adlı yazısında, dilimize, Türkçemize dair söyledikleri her şeyi özetler nitelikte:
“…Ataların bize miras bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise, ikincisi Türkçedir. Bu dili seveceksin!.. Hem de her hâliyle sevecek ve koruyacaksın!..Vaktiyle, Birinci Türk Dili Kurultayı’nda, büyük edip Halid Ziya Uşaklıgil, bir tebliğde, aydınlarımıza ‘Türkçeyi sevme dersi’ vermişti: ‘Ben, Türkçenin ezeli bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde, muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim. ..’Türkçeyi sevmek budur. Bir dil, kendi öz evlatları tarafından, ancak böyle sevilir. Biz asla unutmamalıyız ki Türk dilinin son inkılâbı, Atatürk’ün sarıldığı hamledir.
Bu hamlenin de son noktası, o inkılâp içinde yine Atatürk’ün yükselttiği Güneş Dil teorisiyle ifade edilmiştir. Bu teori dilimizi, Türkçeleşmiş her sözü Türkçe sayan, şuurlu ve tabiî anlayışa götürmüştür.
Atatürk, bu anlayış içerisinde ölmüştür. Bu sebeple, aynı anlayış, bize yalnız tarihimizdeki sayısız ataların değil, son olarak Atatürk’ün de mirasıdır.”
( Bir Dil Konferansı adlı metinden, Kubbealtı Yayınları 2015)
Dilimizin mimarları, her devirde dilimize yeni bir estetik ve derinlik kazandırmışlardır. Böylece, bizler de her dizede, her satırda Türkçemizin güzellikleriyle buluştuk ve dilimizi daha çok sevdik. Dilin edebiyatla buluştuğu her dönem, Türkçemiz zenginleştikçe zenginleştik ve zenginleştikçe çoğaldık. Kimi zaman hayatı ve insanı keşfettik. Kimi zaman gamla dolduk. Kimi zaman da coştuk…Dilimiz, bizi birleştiren en önemli değerlerden biri oldu ve bizler sahip çıktıkça Türkçemiz bizi aynı gök kubbede buluşturmaya devam edecek.
Kaynaklar: (1) 10.Sınıf Türk Edebiyatı Dil ve Anlatım, Birey Yayınları 2008
(2) Bilfen Yayıncılık, 9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı 2017
(3) Birey Yayınları 2008
( 4) Birey Yayınları 2008
(5) Birey Yayınları ( Divanü Lügati’t-Türk’ten bir bölüm)
(6) Birey Yayınları 2008
(7) 11.Sınıf Türk Edebiyatı 2017-2018 MEB
Ekim 2017
( Bilge Kağan Anıtı’nın Doğu Cephesi’nden)
Günümüz Türkçesiyle:
“Yukarıda Türk tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş Kağan’ı, annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır…”(1)
8.yüzyıla ait olan ve Türk edebiyatının ilk yazılı örnekleri olarak kabul edilen Göktürk Yazıtları’nda, Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişi, Türkçemizin bugün de devam eden yolculuğunun ilk ayak sesleridir. Göktürk alfabesinin kullanıldığı bu anıtlarda, Göktürklerin tarihinden kesitler yer almaktadır. Katışıksız bir Türkçe hâkimdir anıtlarda. Göktürk Anıtları, yabancı etkilerden uzak ve saf Türkçemizin ilk yazılı örnekleri olarak edebiyatımız ve dilimiz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Türkçenin İslamiyet öncesi döneme ait ilk yazılı ürünleri olarak da her zaman ayrı bir öneme sahip olmaya devam edecektir.
Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişi ve o dönemin zihniyetini yansıtan bütün unsurlar, dil aracılığıyla ve bu dili çözüp okumayı başaran dil bilimcilerin gayretleriyle günümüze kadar ulaşmıştır. Danimarkalı bilgin Thomsen, anıtları okumayı başaran bilgin olarak Türkçemizin tarihsel sürecindeki yerini almıştır. Bugün, çeşitli kaynaklarda yer alan metin örnekleriyle, Bilge Kağan’ın Türk milletine seslenişinden haberdar olabiliyoruz. Her anıt o döneme ışık tutuyor. “Dil, hem kültürü kurar hem de taşır. Çeşitli rivayetler, dinsel ayinlerde söylenen sözler, atasözleri, deyimler, şiirler, töreler, edebî ve estetik değerler hep dille oluşturulmuş ve aktarılmıştır.”(2) Bu cümleler, dille ilgili son derece önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. İnsana dair ne varsa, her şey, dil aracılığıyla gelecek kuşaklara ulaşır. Böylece dil, sağlam bir köprü olur kuşaklar arasında.
Türkçemizin yolculuğu, Türklerin 10.yüzyılda İslam dinini kabul etmesinden sonra verilmeye başlanan İslamiyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın ilk örnekleriyle devam etmiştir. Ancak yeni bir kültür ve medeniyetin etkileri de eserlerde kendisini göstermeye başlamıştır. Artık, katışıksız bir Türkçe geride kalmaya başlamıştır. Bu dönemin eserlerinde, Arapça ve Farsçanın kelime dağarcığı ve bu dillerin bağlı olduğu kültürün etkisi görülür. “İlk eserlerde Arapçanın etkisi sınırlı düzeyde iken, daha sonraki eserlerde bu etki giderek ağırlığını hissettirir.”( 3)
“ Bayat atı birle sözüg başladım
Törütgen igidgen keçirgen idim” ( Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacip)
…
Günümüz Türkçesiyle:
“Tanrı adıyla söze başladım; üreten, besleyen, bağışlayan Tanrım!”( 4)
Bu dönemin en önemli ve en geniş kapsamlı eseri; Türkçemizin ilk sözlüğü olarak bilinen ve İlk Türk dilcisi Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Divanü Lügati’t- Türk’tür. “Eserde yalnız sözcükler yer almaz; çok sayıda şiir örneği, deyimler ve savlar da ( günümüzün atasözleri) vardır. Eser, halk edebiyatı ve halk bilimi açısından da önemli malzemeler içerir.” Eser, kelimenin tam mânâsıyla bir kültür ve dil hazinesidir. Türkçenin değerli dil bilimcisi Kaşgarlı Mahmut, bu eseriyle hem dilimize hem de kültürümüze büyük bir hizmette bulunmuştur.
“… Ben onların en uz dillisi, en açık anlatanı, akılca en incesi, soyca en köklüsü, en iyi silah kullananı olduğum halde onların şehirlerini, çöllerini baştan başa dolaştım. Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma, Kırgız boylarının dillerini, kafiyelerini belleyerek faydalandım; öyle ki, bende onlardan her boyun dili, en iyi yolda yerleşmiştir…” (5)
Türkçemizin uğradığı duraklardan biri de Divan edebiyatı geleneğidir. Her durakta dilimiz biraz daha saf halinden uzaklaşmış ve bambaşka bir kelime hazinesiyle tanışmıştır. Türkçemiz, Arapça ve Farsçanın kelime dağarcığıyla birleşerek, Osmanlıca olarak varlığını sürdürmeye başlamıştır. Bu üç dilin birleşimi olan Osmanlıca, Divan edebiyatı dönemi eserlerinde, biraz sadeleşerek Batı etkisindeki Türk edebiyatı dönemlerinde de varlığını devam ettirmiştir. Bu edebiyat dönemleri süresince, Türkçe’nin sadeleşmesi adına güzel girişimlerde bulunan değerli sanatçılarımız olmuştur. 13. yüzyıldan 19.yüzyılın ortalarına kadar varlığını sürdüren Divan edebiyatı döneminde her ne kadar Arapça ve Farsçanın kullanımı yaygınlık kazanmış olsa da Türkçe adına güzel adımlar atılmıştır. Örneğin, 14.yüzyıl sanatçılarından Âşık Paşa, eserlerini yalın bir dille yazmıştır. En önemlisi de Türkçenin Anadolu’da bir edebiyat dili olarak yerleşmesinde büyük emeği geçmiştir.“
…
Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
…
Bu kitâb anın için geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mânâ bile
…” ( Âşık Paşa, Garipname)
(Türk diline kimse bakmaz idi
Türklere asla gönül akmaz idi
Bu kitâb onun için geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mânâ bile) ( 6)
Türkçemiz yeni bir kültürle tanıştıkça, o kültürün dil hazinesiyle yan yana yürümüş ve bazı sanatçılarımızın Türkçe sevgisiyle varlığını sürdürmüştür. Tanzimat Dönemi Edebiyatı sanatçı ve aydınları, dilimizin sadeleşmesi yönünde gayret göstermişler ve bunun sonucunda Türkçe yeniden güç kazanmaya başlamıştır.
Dilimizin sadeleştirilmesi onların en önemli ideallerinden biri olmuştur. Tanzimat Edebiyatı sanatçılarından Şinasi, dilin sadeleşmesi yönünde, bu dönemde ilk ciddi adımları atan sanatçımız olmuştur. Halkın genelinin anlayabileceği bir dilin kullanılmasına ve daha birçok ilke öncülük etmiştir.
“...Değil mi ki akıl, kalp ve lisan Tanrı’nın bağışıdır.
İnsan bu bağışı düşünmeli, şükretmeli ve anmalıdır.”
(Mukaddime, Şinasi) (7)
Aslında edebiyatımızın her dönemi, Türkçemiz için yeni bir sayfa olmuştur. Dilimiz, tanıştığı her yeni dille bir bütün olmuş ve böylece farklı bir ifade zenginliğiyle, farklı kültürlerle zenginleşmiştir. Her yeni kültür ve dil, hem dilimize hem edebiyatımıza hem de gönül dünyamıza yeni kapılar açmıştır. Hepsi kimliğimizin bir parçası olmuştur. Adeta birbirimizi tamamladık ve besledik. Her yeni dil, duygu, düşünce ve hayalleri; idealleri ifade etmede yeni olanaklar sundu. Türkçemiz özümüz olsa da tanıştığımız dillerin de zenginliğiyle gönül ve fikir dünyamızı zenginleştirdik.
O dillerin dilimizin önüne geçmemesi için mücadele etmiş olsak da bu topraklar, Mevlana’yı da Fuzuli’yi de Yunus Emre’yi de sevdi. Cahit Sıtkı’yı, Nazım Hikmet’i, Özdemir Asaf’ı ve ve daha birçok şairini ayrı ayrı kucakladı. Hepsinden ayrı bir tat aldı. Reşat Nuri Güntekin’i, Halide Edip Adıvar’ı, Sabahattin Ali’yi, Yaşar Kemal’i yetiştirdi bu topraklar. Her biri, bu toprakların sesi, ruhu oldular. Hepsi dilimize farklı bir tat ve zenginlik katarak, dilimizin mimarları oldular. Dilimiz onlarla daha bir serpildi, güzelleşti. Kültürümüzün, dilimizin başka coğrafyalarda da hayat bulması ve başka gönülleri fethetmesi yönünde güçlü kalemleriyle hizmet verdiler.
Her dil, edebiyatıyla ebedîliğe ve evrenselliğe uzanabilir. Fransız deneme yazarı Montaigne, “Dil Üstüne” adlı denemesinde bu konuda bakın neler söylüyor: “Düşünce ve sanat adamları sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar. Bu işi, dile yenilikler getirmekten çok onu bükmek, imkânlarını çoğaltmak, gücünü arttırmak yoluyla yaparlar. Yeni kelimeler getirmezler. Onları zenginleştirir, anlamlarını ve kullanımlarını sağlamlaştırır, derinleştirirler; onlara alışılmamış bir çeşni verirler; ama bunu da dört bir yanı düşünerek, ustalıkla yaparlar…”
Geçmişten günümüze ve günümüzden geleceğe doğru uzanan yolda, dil, edebiyatın malzemesi olmaya ve edebiyat da dilin taşıyıcısı olmaya devam etti ve edecek de. Dil, edebiyata ve edebiyat da dile hayat vermeye devam edecek. Bizler, dilimizi, hangi kültürün izlerini ve dil hazinesini kuşanırsa kuşansın sevdik, sahip çıktık ve dilimiz yeri geldi davamız, idealimiz oldu. Kimi zaman süsledik kimi zaman da sadeleştirdik. Ama dilimizden asla vazgeçmedik. Hangi dille yan yana yürüse o dili de kardeş bildik ve zenginliği zenginliğimiz oldu. Arapça, Farsça veya Batı dilleri…Hepsiyle yazdık, konuştuk, muhabbet ettik. Âşık olduk, öfkelendik, davamızı seslendirdik ve ağıt yaktık…
Nihad Sami Banarlı’nın, “Bir Dil Konferansı” adlı yazısında, dilimize, Türkçemize dair söyledikleri her şeyi özetler nitelikte:
“…Ataların bize miras bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise, ikincisi Türkçedir. Bu dili seveceksin!.. Hem de her hâliyle sevecek ve koruyacaksın!..Vaktiyle, Birinci Türk Dili Kurultayı’nda, büyük edip Halid Ziya Uşaklıgil, bir tebliğde, aydınlarımıza ‘Türkçeyi sevme dersi’ vermişti: ‘Ben, Türkçenin ezeli bir âşıkıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde, muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim. ..’Türkçeyi sevmek budur. Bir dil, kendi öz evlatları tarafından, ancak böyle sevilir. Biz asla unutmamalıyız ki Türk dilinin son inkılâbı, Atatürk’ün sarıldığı hamledir.
Bu hamlenin de son noktası, o inkılâp içinde yine Atatürk’ün yükselttiği Güneş Dil teorisiyle ifade edilmiştir. Bu teori dilimizi, Türkçeleşmiş her sözü Türkçe sayan, şuurlu ve tabiî anlayışa götürmüştür.
Atatürk, bu anlayış içerisinde ölmüştür. Bu sebeple, aynı anlayış, bize yalnız tarihimizdeki sayısız ataların değil, son olarak Atatürk’ün de mirasıdır.”
( Bir Dil Konferansı adlı metinden, Kubbealtı Yayınları 2015)
Dilimizin mimarları, her devirde dilimize yeni bir estetik ve derinlik kazandırmışlardır. Böylece, bizler de her dizede, her satırda Türkçemizin güzellikleriyle buluştuk ve dilimizi daha çok sevdik. Dilin edebiyatla buluştuğu her dönem, Türkçemiz zenginleştikçe zenginleştik ve zenginleştikçe çoğaldık. Kimi zaman hayatı ve insanı keşfettik. Kimi zaman gamla dolduk. Kimi zaman da coştuk…Dilimiz, bizi birleştiren en önemli değerlerden biri oldu ve bizler sahip çıktıkça Türkçemiz bizi aynı gök kubbede buluşturmaya devam edecek.
Kaynaklar: (1) 10.Sınıf Türk Edebiyatı Dil ve Anlatım, Birey Yayınları 2008
(2) Bilfen Yayıncılık, 9.Sınıf Türk Dili ve Edebiyatı 2017
(3) Birey Yayınları 2008
( 4) Birey Yayınları 2008
(5) Birey Yayınları ( Divanü Lügati’t-Türk’ten bir bölüm)
(6) Birey Yayınları 2008
(7) 11.Sınıf Türk Edebiyatı 2017-2018 MEB
Ekim 2017