Edebiyat Ve Sanat Akademisinin 4. Sayısının Tahlili
Edebiyat ve sanat Akademisinin 4 sayısı çıkmış, hemen okumak için ilk sayfasından başladım, heyecanla okurken Şahamettin kardeşimin de başyazısı ile benim kadar heyecanlı olduğunu anladım. Şöyle diyordu satır aralarında: Zaman geçiyor değil mi dostlar… Daha dün bir dergi çıkarsak nasıl olur derken bu gün bir yılı doldurmuşuz. Dün denilen zaman dilimine dört sayı sığdırmışız. Kendi imkânlarımız çerçevesinde, sitemizin siz değerli üyelerinin katkıları ile tamamen bize ait dört sayı. Bazen ufak tefek eleştiriler alsak da genelde olumlu ve yapıcı eleştiriler aldık diyebilirim. Ancak henüz okunma ve tanıtım adına çok fazla bir yol kat ettiğimizi söylemek zor. Bunu da başardığımızda bir hayli mesafe kat edeceğimizi düşünüyorum. Ben bu temennisine katılıyorum, gönüllere talip olmak gönül güzelliğiyle yol almak çok çaba emekle olur bununda bilincinde olduğunun farkında olduğunun farkındaydı, okurken gülümsedim yolunuz açık olsun diyorum içimde.
Maupassant Tarzı Olay Hikâyeciliği ve Ömer Seyfettin yazısını Şahamettin kardeşimin kalemin de zevkle okudum kısaca ve özü ile: Maupassant tarzının bu dil anlayışı, Türk Edebiyatında “Yeni Lisan“ adlı makaleleri ile dilde sadeleşmeyi, “sokakta konuşulan dili edebiyatın dili haline getirmeyi” gaye edinen Ömer Seyfettin’in dil anlayışı ile bire bir örtüşmüştür. Her şeyin “Türk’e has ve Türk’e göre” olması gerektiğini savunanlardan biri olan Ömer Seyfettin, yazdığı öyküleri de bu düşünme biçimi ile yazmıştır. Kardeşime gönülden katıldığımı bildirmekten memnunluk duyduğumu dile getireyim. Ayrıca Ömer Seyfettin’in üç nasihatini de zevkle okudum belirtmek isterim.
Halit Yıldırım kardeşimin: Necip Fazıl’ın Hikâyelerinin Genel Özellikleri yazısını da zevkle okudum. Özetleyecek olursak, Necip Fazıl’ın hikâyelerinde ölüm, yalnızlık, korku başlıca temalardır. Ama bu öykülerdeki ölüm, korku ve yalnızlık temaları, yalnızca psikolojik bir daralmadan, bunalmadan ve soyutlamadan öte, hayatın, ölümün anlamını arama, anlamlandırma, insanların boğuşup durduğu varlığı bir kaos olarak görmekten çok, o giriftlik içindeki uyumun, ahengin zorluğu ve güzelliği ile derinleşme çabasıdır. Üstat Necip Fazılı bilmeyenimiz yoktur, ondaki insana gönül’e olan aşkı Mevla’nın verdiği akar kurumaz bir pınar gibi olduğunun ve hala aktığını susayan gönüllerin başına giderek yudum yudum susuzluğunu giderdiği bir pınar olduğunu hatırlatmasıyla zevkle okudum. Ayrıca Necip Fazıl hikâyelerinde de hem yaşadığı çağdaki insan ve toplumun içinde bulunduğu sıkıntıları, çatışmaları, psikolojik hâlleri, bunalımlarını eşya ve tabiatın künhüne vâkıf olmak için yaşanan hafakanları, ölüm gerçeği karşısında kulun aczi yetini, mustarip “ben”in yalnızlığını, “ben” içinde yaşanan çatışmaları, hesaplaşmalarını ifade etmiş ve hem de çağın bunalımına karşı çıkış yollarını, çözüm yollarını sorgulayarak bir kez daha mütefekkir yönünü ortaya koymuştur.
Diğer bir sayfada yakından tanıdığımız Sevim Kınalı kardeşimizin Hikâye Tahlili: Sanatçıyı, Hayatı Ve İnsanı Keşfetme Yolculuğu yazısı var. Bu yazısı ile gönlümüze doğru hareket ettiğine vakıf oldum. Çok güzel bir tahlil girişi ile tahlilin tanımını çok güzel yazmış kardeşim: Hikâyelerdeki yaşanmışlığı, yaşamdan izleri keşfetmek; belki yazarının bile fark edemediği güzellikleri ortaya çıkarabilmektir bir hikâyeyi tahlil etmek. Hikâyeyi tahlil etmek için o hikâyenin içine girmek ve onu yaşamak gerekir. Ama esas olan, objektif bir yaklaşım ve sanatsal bir birikimle eseri değerlendirmektir. Olay örgüsünü çözmek, kahramanların ruh hallerini iyi tahlil etmek, hikâye tahlilinde doğru yöntemler izlemek önemlidir. Hikâyeyi hem edebî duyarlılık hem de eleştirmen profesyonelliğiyle tahlil etmeliyiz. Bir anlamda, hikâyenin içinde olabildiğimiz kadar hikâyeye dışarıdan da bakabilmeli ve hakkını vermeliyiz eserin. Bu konuda kendisine gönülden katılıyorum. Katılmamak mümkün değil mi sizler ne dersiniz?
Üstat Kemalettin Tuğcunun tüm eserlerini okumuşluğum vardır bu konuda kardeşim çok yerinde bir tahlille son noktayı koymuş: “… Tuğcunun gönderme yaptığı bir başka sosyal mesele erken yaşta evliliklerdir. Şu an bile önemli bir sosyal yara olan bu konu, o dönemde daha yoğundur. Tuğcu, erken yaştaki evlilikleri hem erkekler hem de kızlar açısından ele almıştır. Eserde geçen ‘Körpecik kızları ziyan ediyorlar. Yaşamın ne olduğunu anlamaya bırakmadan, bir iş güç sahibi olmadan delikanlılara yükünü yüklüyorlar.’ Cümleleri erken yaştaki evliliklerin çocuklara yükledikleri ağır sorumlulukları aktarır…”
Ahmet Zeytinci kardeşimin yazılarına her zaman bayılırım diğer kardeşlerimin yazısı gibi. Ahmet Kardeşim: Bir Kahkaha Çok Pirzola yazısı ile şöyle giriş yapmış,” Büyüklerimiz öyle derdi ''Bir kahkaha bir kilo pirzola'' Rahmetli babaannem de ''Allah gülmekten ayırmasın.'' diye dua eder dururdu. Bir bilimsel araştırmada gülümseme için şu tespit yapılmıştır. "Göz, tüm vücuttaki en hızlı tepki veren kastır. Saniyenin 100'de biri sürede kasılır. Gülümsemek için 17 kas kullanırken, kaş çatmak için 43 kas harekete geçer.'' Öyle ise ne duruyoruz ki gülmeye ve güldürmeye çalışmak yapacağımız işlerin başında geliyor... Her şeyden önce hayata gülümseyelim... O bunu hak ediyor çünkü...”Doğru söze ne denir, doğru denir. Aynı dönemleri aynı yıllarda yaşadık aynı duygu ve hisleri beraber yaşadık, şöyle devam ediyor” Bizler seksen kuşağı olarak anılırız. On iki eylül askeri darbesine kadar geçen zaman diliminde ortaokul ve lise tahsili yapıyorduk. Gırgır Dergisi, Fırt Dergisi, Çarşaf Dergisi yeni yeni çıkmaya başlamış ve çok kısa süre içinde de dünyanın sayılı mizah/gülmece dergileri ile boy ölçüşecek seviyelere ulaşmışlardı... Amerika Birleşik Devletlerinde Mad, O zaman ki Sovyetler Birliğinde Krokodil ve Türkiye'de Gırgır Dergisi, Dünya Mizahının üç güzeliydi onlar. Zamanın iyi karikatürist ve mizah yazarları başta Oğuz Aral ve Tekin Aral, Altan Erbulak, Hasan Kaçan, Engin Ergönültaş, Nehar Tüblek, Turhan Selçuk, gibi isimler kendilerine has üslupları ile birçok tipi karikatürize etmişlerdi... Bizler de yeni yetme gençler olarak o dergilerin çıktığı günleri iple çeker ve sabah erkenden de o dergileri almak için bayilere koşar adım giderdik. Daha sonrasında başlayan günde oradan cımbızladığımız esprileri okulda arkadaşlarımıza parasız pulsuz satardık. ''Aynı beni benim o güzel günlerimi anlatıyordu kesitler sunuyordu.
Diğer bir sayfada Şahamettin kardeşimin “ÇEHOV TARZI ÖYKÜCÜLÜK” üzerine incelemesini okumaya devam ediyorum. Bize öykücülüğün ne olduğunu o berrak anlatışı ile okuyorum. Şöyle diyordu” 19 yy’ın iki büyük öykücüsü, öykücülük alanında iki ayrı öykü tekniğinin oluşmasını sağladı. Birisi Fransız öykücü Guy de Maupassant, diğeri Rus yazar Antuan Çehov olan bu iki yazar dünya edebiyatındaki belli başlı iki tarzı meydana getirmişlerdir. Bunlar Maupassant’ın tarzı olan Olay hikâyeciliği ile Antuan Çehov tarafından oluşturulan “ Durum veya kesit “ hikâyeciliğidir. Maupassant Tarzı‘nın önerdiği şekil klasik öykücülüğün sistemli hale getirilmesidir.. Öyküde olay esastır. Zaman, mekân ve kişi unsurları bu esasa bağlı olarak ve vakanın anlatılmasının gerektirdiği şekliyle öyküde önem kazanır. Olay öykücülüğü vakanın serim düğüm çözüm bölümlerinde olması gereken aşamalar içinde ve nasıl biteceği merak ettirilecek bir plan içinde sıralanır. Öyküleri romanları çok severim gençlik yıllarımda çok şükür bolca okudum ve kardeşimin dediği gibi” Olay öykücülüğü vakanın serim düğüm çözüm bölümlerinde olması gereken aşamalar içinde ve nasıl biteceği merak ettirilecek bir plan içinde sıralanır “ sözüne her kitapta öyküde şahit olmuşum ve beni sürükleyerek bir çırpıda okumama vesile olmuştur. Devam ediyordu “ihtişama yer vermemek bu tarzın bir özelliği sayılabilir. Şaşalı olaylar, tüm turaklı laflar, yüce duygular, abartılı coşkular bu tarz öykücülerin sevdiği şeyler değildir. Aksine Gündelik hayatın doğallığı, kişilerin sıradan oluşu, vakaların basitliği bu tarzdaki öykülerin temel özelliği olmaktadır “ katılmamak mümkün değil.
Diğer bir bölümde öykü roman dalında bir pınar olan bol bol yazan Faik Sait Abasıyanık “Sinağrit Baba” eseriyle giriş yapılmış.” “Cehennem Nişanı”nda beş sandaldık. Güzel bir Ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki hayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor. Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayalara yedi rengin en koyusu girer mi şimdi. Sinağrit baba döner mi avdan. Pırıl pırıl, eleğimsağma rengi pullarıyla ağır ağır, muhteşem, bir İlkçağ kralı gibi zengin, cömert, asil ve zalim mantosu ile dolaşır mı kim bilir. Altunu, zümrüdü, incisi, mercanı, sedefi lacivertliğin içinde yanıp yanıp sönen sarayını özlemiş acele mi ediyordur “
Daha sonra ki sayfada Nurcan Ören kardeşimizin” "SİNAĞRİT BABA" HİKÂYESİNİN İNCELENMESİ “ okumaya devem ediyoruz. Nurcan Kardeşim çok güzel cümlelerle giriş yapmış “Konusu hayatı güzel zaferlerle geçen bir sinağrit balığının, kendi seçtiği bir balıkçının oltasına yakalanarak ölmesidir. Sait Faik Abasıyanık'ın deniz ve balık kokan hikâyelerinden biridir. Yazar sandal, balık, balıkçı, adalar, adalılar konulu, hayatın normal akışı içinde, her zaman karşılaşılabilecek durumları hikâye olarak yazmış, "Çehov Tarzı" dediğimiz durum hikâyeciliğinin örneklerini vermiştir. Sinağrit Baba, yaşadığı derin sularda, oltayla balık tutmaya gelenleri izlemiş, bütün hayatını gözden geçirmiş, yeteri kadar yaşadığına karar vermiştir. Bir gün bir vatozun veya başka bir deniz canavarının midesine inmektense güzel bir sofrada, su dışında yaşayan başka canlılara yemek olmanın daha iyi olacağını düşünmüştür. Beyaz şarap ve mayonezle birlikte yenecek etiyle, son yolculuğunda insanlara zevk vereceğini hayal eder. Gelen balıkçıların sırayla oltalarını koklayarak, onların kim olduklarını tahmin eder. Kendini yakalayacak balıkçının, diğerlerinden daha iyi karakterde olmasını istemektedir. Her birinin kötü özelliklerini görebilen Sinağrit Baba, oltalara yakalanmadan geri çekilir. Bir kenarda, suyun yüzüne sahte yakamoz yapan fenerlerin ışığına koşan diğer balıkları görür. Oltalara yakalanan balıklar " Kurtar bizi" der gibi ona bakarken, o kimseyi kurtarmaz. O, oltanın ipinin koparılmasının herkesi kurtaracağını bilir ama hiç bir âlemde, bir kişinin aklıyla hiç bir şeyin halledilmesinin mümkün olmayacağını da bilir. Eğer herkes birleşip olta ipini keserlerse kurtulurlar. Kendisi yakalanırsa bunu bilecek kimsenin kalmayacağını düşünüp hiç bir şey yapmaz. Bir ara yeni bir olta salınır denize. Sinağrit Baba oltaya yaklaşır, koklar. Tam aradığı insan olduğunu sanır ve oltadaki yemi yutar. O anda kepçeyle sandala alınır. Sinağrit Baba, kendini yakalayan kişiye mutlulukla baktığı anda, onun aslında, sandığı gibi, diğer insanlardan daha iyi özelliklere sahip, mağrur, cesur ve cömert olmadığını görür. Hayatın hiç bir imtihanıyla sınanmamış, her daim şanslı yaşamış, ikiyüzlü biri olduğunu anlayıp, seçiminden pişmanlık duyar. Böyle bir kimsenin sofrasında hayatını bitirmek istemez. Ama yapacak bir şey yoktur, mecburen ölür. Sinağrit Baba; güngörmüş geçirmiş, yaşlı bir balık. Rengârenk pulları olan, otuz sekiz kulaç derinlikte, kayalıkların arasında yaşayan bir balıktır. İnsanların karakterlerini anlama özelliği vardır. Yazar "Ömrü boyunca hiç konuşmamış, evlenmemiş, yalnız yaşamış" şeklinde ihtiyar bir balıkçıdan bahseder gibi anlatmıştır. Kaçınılmaz ölümün bile iyi bir insanın elinden olmasını ve o iyi insana, ölümünün yarar sağlamasını ister. Bu uğurda seve seve canını verecektir. Sinağrit Baba'nın gözüyle bizim de sevdiğimiz karakter özellikleri şöyledir: İnsan, fukara da olsa gururlu olmalı Cesur olmalı Kıskanç olmamalı Cömert olmalı Gururu kibirle karıştırmamalı En sevmediği şey de ilk bakışta aslında ne olduğu anlaşılmayan ikiyüzlü insanlardır. Hikâyenin bütününde hayatta her zaman seçim yapmak zorunda olduğumuz fikri de mevcuttur. Hatta ölürken bile nasıl ve ne şekilde öleceğimizi seçebiliriz. Ancak her seçim sonunda - gerçekleri önceden göremediğimizden - büyük bir pişmanlık da yaşayabiliriz. Son olarak kardeşimizin Durum hikâyelerinde kişiler, mümkün olduğu kadar azdır. Özelliklerinden de uzun uzun bahsedilmez. Olay hikâyelerinde kişilerin tasvirlerine ve karakter özelliklerine çok önem verilir. Sinarit Baba hikâyesinin kişileri, balık tutmaya gelen insanlardır. Birer kelime veya kısa birer cümleyle tanıtılmıştır. Zevkle okudum.
Diğer bir sayfada Tanzimat Dönemi Dilde Sadeleşme Çabalarına Genel Bir Bakış yazısı ile Nurcan Çelebi kardeşimizin yazısıyla devam ediyorum. “Dil, bir milletin ortak değeri ve yaşam felsefesidir. Bir ülkede birlik ve beraberliği sağlamanın en önemli göstergesi olan dil, birey açısından mensup olunan o millete ait izler taşımasının en önemli sembolüdür. Bir milletin sosyal olarak varlığını hissettirmesi için duygu ve düşünce tarzı tarih, dil ve kültürü arasında bir bağ kurması gerekir. Bu sebeple ki milli bir dil anlayışı kurmak ve gerçekleştirmek adına eğitim dili ve resmî dil olarak Türkçenin sorunlarını çözme yolunda çeşitli adımlar atılmıştır Türklerin Arapçayı ve Farsçayı öğrenmeleri, İslâm medeniyetini tanımları açısından gerekliydi, ama zamanla Arapça ve Farsça yazmak tercih edilmiştir. Dildekiler unutulmaya başlanmıştır. Türkçenin ilmî ve edebî metinlerde yeterince kullanılmaması Türkçenin gelişimine engel olsa da aslında Türkçe hiçbir dönemde etkisini kaybetmemiştir… Ahmet Midhat Efendi, hemen hemen her yazısında dilde sadeliği savunarak sadeleştirmenin nasıl olacağını anlatmaya çalışmıştır. “Osmanlı’’nın bir unvan olduğunu, dilin devletten önce var olduğunu, “Osmanlı lisanı’’ tabiri yerine doğrusunun “Lisân-ı Türkî’’ olduğunu ifade eden Şemseddin Sami, dil ilminin esaslarından hareketle Türkçenin, Arapça ve Farsçadan mürekkep olduğu görüşünün yanlış olduğunu belirmiştir, ama tasfiyecilik taraftarı da değildir. 1900’de çıkardığı Kamûs-ı Türkî’si ile Türkçeye büyük bir hizmet vermiştir. Şemseddin Sami Arapça ve Farsça kelimelere de yer verdiği halde sözlüğüne bu adı vermesine itiraz edilebileceğini, ama lisanımızda kullanılan kelimelerin hangi dilden alınmış olurlarsa olsunlar, gerçekten müstamel ve malum olmak şartıyla Türkçe sayıldıklarını belirtmiştir. Şemseddin Sami’nin eserini “Osmanî’’ değil de, “Türkî’’ olarak adlandırılması ve önsözünde Osmanlıların kullandığı Türkçe için “bizim garp Türkçemiz’’ demesi önemlidir “
Diğer sayfaya geçerken Nurcan Ören kardeşimin “YOL ARKADAŞI “Öyküsünü okumaya başlıyorum. ” Sonbahar kendini keskin rüzgârlar, bu rüzgârla dallarından koparılıp atılmış sarı yapraklar, dumanlı bacalar, topladıkları elmalar gibi yanakları kıpkırmızı olmuş insanlar şeklinde iyice göstermeye başlamıştı. Köy mü şehir mi ilk bakışta belli olmayan bu küçücük -kazârâ kaza olmuş- ilçenin tek caddesinde rüzgâr, düşürdüğü yapraklarla yerde de oynamaya devam ediyordu. Bazen bir hortum edasıyla kıvırıp yükseltiyor, bazen hepsini bir yerde topluyor, sonra birden bir üflemeyle tekrar dağıtıyordu. Yaprakların, bu oyundan mutlu oldukları ıslığı andıran kahkahalarından belliydi. Siyah paltosunun yakalarını yukarı kaldırmış, yanakları soğuktan kızarmış, kirpikleri ıslak, gözyaşları akmaktan o an için vazgeçmiş gibi duran biletçi, taze ceviz soymaktan simsiyah olmuş parmaklarını saklamak için ellerini cebine soktu. -Hocam yerinize otursanız... -Tamam, geliyorum. Bizi Niğde'ye götürecek otobüs, her zaman kalabalık olurdu. Geçerken uğradığımız köy yollarından da çok yolcu iner veya binerdi. Niğde'ye gidene kadar otobüs tıklım tıklım dolardı. Neyse ki gönülleri geniş köylü ağabeyler ve emmiler önce hanımları ve çocukları oturtur, sonra kendileri yerleşirdi. Kısa bir süre sonra ayakta, sadece tutunacak bir yer bulmuş, birbirlerine yaslanan, yanındakinin omzundan dışarıyı görmeye çalışan, ilk bakışta çok samimiymiş gibi duran insanlarla ortak bir hedefe doğru yol aldık “ diyerek akıcı bir dil ile okudum.
Daha sonra ki sayfada Songül Özel kardeşimin”Ölümle Gelen Diriliş” öyküsünü okumaya başladım.” Her sonbahar gelişinde içimi bir hüzün kaplar. Ağaçlar, çiçekler kurumaya yüz tutan acıklı halleriyle sanki ağlıyorlar. Kuşları büyük bir telaş alır, kara düşüncelere dalarlar acaba nereye göç etsek diye. Börtü, böcek yerin altına çekilir sırtlarında taşıdıkları kışlık yiyecekleriyle. Tabiat kışa hazırlanır üzgün bir eda ile. Ya insanlar? Onlar da soğuk günlere hazırlanır elbet. Kışlık yiyecekler, konserveler hazırlama mevsimidir sonbahar. Fasulyeler, domatesler, biberler, patlıcanlar bir bir ayıklanır, pişirilir. Sebzelerin uzunca sürecek olan dostlukları derin dondurucularda başlar. Bazılarının daha kışın ilk aylarında biter dostluğu; bazılarının da ilkbahara hatta yaza kadar sürer dondurucudaki dostlukları. Tabiat tümden hazır kışa. İnsan ise telaşta, meşakkatte. İnsanoğlu kışa hazırlanır durur ancak bir gün ömrünün kışını yaşayacağını hiç hatırına getirmez. Ölüme hazırlanmaz bir kerecik. İyilikler, güzellikler, sevaplar, hayır dualar, sadakalar, salih ameller biriktirip de ahiret bohçasını bir türlü hazırlamaz. Hep dünyada kalacağını sanki hiç ölmeyeceğini sanır insan. Oysaki ölüm denen gerçek her an başımızda bekler sessizce. Yüce dinimizin peygamberi bize ölümü sıkça hatırlamamızı tavsiye etmiştir. Hazret-i Ömer günde yirmi defa ölümü kendisine hatırlatması için bir kişiyi görevlendirmiştir. Allah’ı seven ölümü sever. Bilir ki ölümü tatmadan sevgiliye ulaşılmaz. Mevlana ölümü sevgiliye kavuşma anı olarak şeb-i arus yani düğün gecesi olarak anlatır. Gelin ve damat düğün gecesi nasıl mutluysa Mevlana da Allah’a kavuştuğu için sevinçlidir. Gerçek bir sevinçtir onunki gerçek sevgiliye götüren. Yunus Emre de şiirlerinde bize ölümü sevdirir. Hakk yolunda olanların asla ölmeyeceğini söyler. Âşıkların her zaman diri olduğunu şöyle belirtir: Ölür ise ten ölür Canlar ölesi değil Bir başka dizesinde de Yunus ölümle gelen dirilişi bizlere şu mısralarıyla anlatmıştır. Âşık öldü diye salâ verirler Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez Edebiyatımızda ölümü hatırlatan şiirler oldukça fazladır. Yahya Kemal “Rindlerin Ölümü” adlı şiirinde, ölümü âsûde bir bahar ülkesine benzetmiştir. “zevkle sonuna kadar okudum.
Diğer bir sayfada Ekrem Konur kardeşimin” GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE "İYİ" KELİMESİ “ yazısı ile devam ediyorum. Girişe şöyle giriyor” Sözcük, tek başına bir anlama sahip olan, birbirine bağlı bir ya da daha fazla biçim birimden (morfem) oluşan ve ses değeri taşıyan dil birimidir. Günümüzdeki her milletin bir geçmişi olduğu ve o milletin birçok yüzyıl içinde şekillenerek günümüze ulaşması gibi diller ve dilin birimi olan sözcükler de bir geçmişe sahiptir ve çeşitli şekillenmeler sonucu günümüz şekilleri ortaya çıkmıştır. İşte bu kelimelerden birisi de sık sık kullandığımız ve araştırmacılar tarafından genellikle sıfat işlevli olduğu söylenen "iyi" kelimesidir. Bu makalede, “iyi” kelimesinin tarihsel içindeki serüvenine odaklanacak ve tarihsel serüven içindeki değişimini göstereceğiz. Bir dilin ne kadar köklü ve güçlü olduğu o dilin geçmişiyle ölçülmektedir. Şüphesiz Türkçe, bilinen ilk yazılı kaynağı (Orhun Abideleri) ele alındığında, bin yıldan fazla geçmişiyle köklü ve güçlü bir dildir. İnsanların belli bir yaşı olduğu gibi dillerin ve bu dillerin, ses değeri taşıyan, dil birimi olan, kelimelerin de belli bir yaşı vardır. Bu kelimelerden birisi de bin yıldan fazla olan geçmişiyle ”iyi" kelimesidir. Bu makalede, Türkçe bir kelime olan,1283 yaşındaki "iyi" kelimesinin tarihsel gelişimini, elimizdeki mevcut eserlerden yola çıkarak anlatacağız. "İyi" kelimesini ilk kez 8.yüzyılda "edgü" olarak Orhun Abideleri'nde görmekteyiz. İyi kelimesi, hem şekil hem de anlam bakımından 8. yüzyıldan günümüze kadar takip edebildiğimiz, önemli işlevler ve anlamlar üstlenen kelimelerden biridir. Bu veri, araştırmacılar tarafından Orhun Abideleri’nden itibaren geçtiği tüm yazılı metinlerde "iyi" kavramının göstereni olarak değerlendirilmiş ve anlamlandırılmıştır. (Karagöz:2 006:127) İyi kelimesinin, yaklaşık olarak 1283 yıllık bir kelime olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu kelimeyi, yukarıda da belirtildiği üzere ilk kez, Türkçenin ilk yazılı kaynağı olan Orhun Abideleri'nde görmekteyiz. Bilge Kağan tarafından 732 yılında, kardeşi Kültigin adına diktirilen yazıtta bu kelimeyi birçok yerde görmemiz mümkündür: "Edgü bilge kişig edgü alp kişig yorıtmaz ermiş." "İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş." (OA, KT G6) "…ıraḳ erser yablaḳ aġı birür, yaġuḳ erser edgü aġı birür tip ança boşġurur ermiş." "...uzak ise kötü mal verir, diyip öyle öğretiyormuş."(OA, KT G7) Eski Türkçe döneminin Köktürkçe'den sonra ikinci kısmını oluşturan Eski Uygur Türkçesiyle yazılmış eserlerde de bu kelimeyi görmemiz mümkündür: Günümüz kelimelerinin de, günümüz devletleri ve milletleri gibi mutlaka eski bir geçmişi vardır. Bu kelimeler, birçok dönem içinde şekillenerek günümüze kadar ulaşırlar. Bu makalede, yukarıdaki kurala uyan binlerce kelimeden biri olan ve günümüzde en çok kullandığımız "iyi" kelimesini seçtik. Günümüzde daha çok sıfat işlevli kullanılan bu kelime, yukarıda da görüldüğü gibi birçok aşamadan geçerek günümüz şeklini almıştır. Sonuç olarak "iyi" kelimesi, tarihî metinlerde ilk kez 8.yyda Türkçenin bilinen ilk yazılı kaynağı olan Orhun Abidelerinde ve Eski Türkçe döneminin ikinci aşaması olan Eski Uygur Türkçesi dönemi metinlerinde "edgü" olarak görülmektedir. " zevkle okudum.
Ahmet Süreyya kardeşimin öyküsü Halit Yıldırım kardeşimin” Rötarda Makas Değiştiren Hayaller “ öyküsü. Mısra Şahin kardeşimizin” DUYGULARIN TERCÜMANI: ŞİİR “ yazısında “İnsanoğlunun duygularını kaleme alması bir sanattır. Duyguları kaleme alırken, okuyucu o duygunun içine sürükleniyorsa bu bir şiirdir… Özgün ve özgür olmalıdır bir şiir. Anlatımı kolay gibi durur ama iz taşır şairinden. Okuduğunda bilirsin kimin yazdığını, hatta kime yazıldığını. Ulaşamazsın sevdiğine, görmez seni gözleri, başkasındadır belki de... Bilmezsin, bilemezsin. Sen yine de yazarsın. Bu yüzdendir ki, aşk kokar bir şiir. Ansızın aklına düşüverir anneye yazarsın, babaya, kardeşe... Bu yüzdendir ki, özlem kokar bir şiir. Ayrısındır doğup büyüdüğün yerden, aklına düşüverir yazarsın. Bu yüzdendir ki vatan kokar bir şiir. Sen görmezsin, bilmezsin ama bir yerlerde hep bir duygular alev alır. Bu duyguların dışa vurumu keşke sadece şiir olsa. Keşke insanlar sadece şiir yazsa. Örneğin, sevginin büyüklüğünü ve kutsallığını şiirlerle ifade etseler. Özlemenin ne kadar sabır işi olduğunu şiirle ifade etseler. Doğduğun yere, ayrı düşmenin ne kadar mücadele gerektirdiğini şiirle ifade etseler. Keşke insanlar şiirin yalnızca şairler tarafından yazılabileceğini düşünüp sanattan uzaklaşmasalar. Gitmek, kaçıp gitmek en uzaklara. Kimselerin olmadığı, sadece sen ve şiirlerinin olduğu… Sadece duygularını içten içe yaşayabileceğin bir yere… Gitmek ne kadar güzeldir ki? Ne kadar rahatlatabilir? Çok uzaklara gitmek, belki de yakınlara… Belki de hiçbir yere… Olduğun yerde kalarak gitmek… İnsan olduğu yerde kalarak, gidemez mi? Cevabı sizin içinizde saklı… Ne de olsa ünlü şairimiz ne demiş; “ Başkalarının aklıyla yaşayanlar, kendi yüreklerinde yabancılaşırlar “
M.Oğuz Dursun kardeşimin o güzel şiiri “Bahardan Sonra Gelen” mısralarıyla devam eden o güzel şiirini okuyorum.” Ben sonbaharları severdim Yağmur dünyayı ikiye bölmezden evvel Genleşmemiş ilişkilerden, terlememiş sokaklardan Kavrulmamış ahlaktan bahseden bulutlarda Ne aldanışın ne pişmanlığın resmi görünmezdi Yalnız sonsuzluğun huzura işlediği motiflerdi Kabarıp kabarıp yüzümüze çarpan “
M. Nihat Malkoç kardeşimizin “OKUNACAK EN BÜYÜK KİTAP İNSANDIR “ yazısı,”Aynadaki Aynılar” enfes şiiri “Bir dedenin torunuyuz Kökün de dalın da bizim… Bir mâzinin yarınıyız Morun da alın da bizim… Aynı güneşin ışığı… Aynı ülkenin âşığı… Aynı şimşirin kaşığı… Ovan da çal’ın da bizim… Bir kemanın teliyiz dost! Bir acının diliyiz dost! Bir bahçenin gülüyüz dost! Zehrin de balın da bizim… “devam ediyorum.
Kemal Çevik kardeşimin “Kırlangıç Okulu” öyküsü ile devam ediyorum.” Yumurtalarını kırıp, dünyaya gözlerini açtıklarında; yüksek bir ağacın dalları arasına kurulmuş, şirin bir yuvadaydılar. İki minik kırlangıç; geldikleri yeni âlemi keşfetme, olup biteni kavrama telaşındaydılar. Altlarında ipek misali otlar; yukarıda mas mavi uçsuz bucaksız gökyüzü vardı. Anne kırlangıç yuvaya nefis yiyecekler taşırken; Güneş, minik kırlangıçların çatallı kuyruklarını, sivri kanatlarını ve siyah beyaz tüylerini parlatıp; iliklerine dek ısıtıyordu. Ve dünya bir yandan güneşin etrafında dönerken bir yandan da kendi ekseni etrafında dönmekteydi. Kendi etrafındaki 12 saatlik turunu bitirdiğinden; gündüz de ağır ağır geceye dönüşüyordu. Hızını yükselten rüzgâr, ağacın dallarını sallarken: cırcır böceklerinin sesleri ormanı çınlatıyordu “.
Erkan Tığlı kardeşimin “ İŞGALİYE VERGİSİ... “ Tuğba Kan Kardeşimizin “ Hiç” yazısı Mustafa Berçin kardeşimin Şiiri ve Arakan kan ağlıyor Bu ZULMÜ unutma diyerek, araştırma yazılarını sonuna bu ayki sayının sonuna geliyorum. Öykü adına başlı başlına bir kütüphane mihenk taşı araştırma ve görselliği ile edebiyat dünyasına öykü yazmaya okumaya yeni başlayanların dünyasına, geniş bilgi birikimini aktararak, ışık tutmaya devam ediyor. Onların öykü yazmaya ve okurken daha bilgili olmasını temenni ediyorlar. Çünkü emek harcayanların başarılı olmalarına gayret ederek gönüllerini bu yönde çalıştırarak, emeklerin boşuna değil başarı ile yükselmesi için gece gündüz çaba sarf ediyorlar, bende bu yönde emeği geçenlere sizlerin adına teşekkürler ediyorum. Selamlarımla.
Mehmet Aluç
Yorumlar 0
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!