Eskici Hikayeleri- Bir lira
-Ençoldigun... was kan man für ayn frank kaufen?
Dükkanın büro kısmındaydım, bu sesle irkildim:
-Afedersiniz... Bir franka ne alınır?
Olduğum yerden kalkıp kapıya yönelirken, çocukluğumdan beri karşılaştığım bütün bakkal amcalar, özellikle dedem ve ninem, gözlerimin önünden hızla geçtiler.
-Hal’lemmi... bil liyaya ne oluy?
Çocukların en çok merak ettiği şey... Bizim zamanımızda 1 liraya bir çok şey olurdu. Büyük bir honide leblebi-çekirdek veya bir dal şeker sucuğu belki bir paket şekerli leblebi... belki de “Üstü benden olsun, bu defalık sen ne istersen...”
Yıllar sonra ilk görev yerimde de bakkal Mustafa’nın dükkanında aynı soruyla karşılaşmıştım. O zaman bir liraya bir şey olmuyordu ama Mustafa, gözleri parlayarak “Neğadar gocaman paran varmış, ne olmaz ki...” deyip bir kutu meyve suyu vermişti.
Acaba biz ne yapacağız... büyük bir heyecanla çocukların yanına geldim. Eşim:
-Hmm... ben size balon vereyim.
Ben:
-Balonlar çok sert... onlar çocuk için değil. Şişiremezler.
-Öyle mi?
Zarif eşim torbadan çıkardığı bir balonu şişirmeye çalıştı. Nasıl yaptı bilmiyorum ama şişirdi.
-Gerçekten zormuş... Çocuklar size bunları veririm ama babanız şişirsin. Siz yapamazsınız.
-Bence babaları da yapamaz. Herkes senin gibi Toroslar’ın yaylalarında büyümedi ki... ciğerlerinin maşallahı var. Hem sen bu yaşına kadar kaç nefes sigara çektin sanki... Ben top bulayım çocuklara...
Oyuncaklar, bizim dükkanda en sevmediğim eşyalardır. Onları kutularında, eksiksiz saklamak çok zordur. Çocuklar, anne-babaları eşya seçerken, oyuncaklarla döke saça oynarlar. Hepsini bir sepete veya kutuya doldurduğum da olur, çok dağılmışlar diye toplayıp çöpe attığım da... Genelde satmak için değil de çocuk sevindirmek için bulundururuz.
-Top bul da... çocukları bedavacılığa alıştırmayalım.
İşte bu... yaptığımız her davranış onların geleceğini, karakterini de şekillendiriyor. Aradaki ince çizgiyi silmeden hareket etmek lazım.
-Üç çocuk... üç top... merak etme bunlarla bedavacı olmazlar.
Tenis topu büyüklüğünde üç plastik top buldum. Amcaları da sert balonlardan bir avuç kadar verdi.
-İst okey?... Alles ayn frank...
-Okey
Biri sarışın yeşil gözlü, diğer ikisi esmer... Sarışın büyük ihtimal Balkanlı ama diğer iki çocuk Anadolu’dan kopup gelmiş, iki yağız delikanlı gibiydi. Birinin kapkara saçlarını okşayıp sordum.
-Siz hangi ülkelisiniz? Kosova...?
Sarışın olanı eline göğsüne koyup;
-İh bin Albaner... (Ben Makedonyalıyım)
Esmer olanlardan biri, hem kendini hem diğer çocuğu gösterip
-Wir zind İtalyaner... (Biz İtalyanız)
Konuştukları, birbirleriyle anlaştıkları dil, Almanca... Büyük ihtimal üçüncü kuşak...
Anne-babaları da burda büyümüş, buranın okullarına gitmişlerdir. Okulda zorluk çekmesinler diye henüz bebekken, çocuklara Almanca öğretmeye başlamışlardır. Artık öyle... ana dil sadece dede-nine dili...
Bugün bir daha gördüm ki çocuk, her zaman çocuk... yetiştiği kültür, taşıdığı genler ne olursa olsun... hangi ülkede hangi dille konuşursa konuşsun.
-Bakkal amca bir liraya ne olur?
-Senin ışıl ışıl bakan masum gözlerin, ter temiz yüreğin olur. O kadar paha biçilmezsin ki çocuk...
Yorumlar 2