ESKİCİ HİKAYELERİ

  

 ÇANTA

   

   Bazı eşyalar, yolculukları sırasında bizim dükkana da uğruyorlar. 

   Geçenlerde yaşlı bir hanım, anne-babasının evini boşaltmamız için bizi çağırdı.

   Eski insanlar, hatıralarına önem verirlerdi. Gittiğimiz anne-baba evinin de kendi anne-babalarından kalan eşyaları vardı mutlaka. İlk bakışta bir zaman yolculuğu yapmış gibi olduk. Sanki bir trene binmişler, 1910’lar, 30’lar, 50’ler, 80’ler... duraklarına uğramışlar her istasyondan bir şeyler almışlar ve sergilemişlerdi. Böylesi şaşkınlıkları yaşamaya alıştık sanıyordum ama hâlâ alışamamışız. 

   Arka odada saklı tüfek, bir kaç porselen çay takımı, el yapımı bakır mutfak eşyaları, masiv mobilyalar, dantellerle süslü bebek beşiği -ki aşağı yukarı 80’li yaşlarında olduğunu sandığım hanım o beşikte büyümüş- daha bir çok eski eşya...Evet olay bu, “Eski eşya” yani ata- dede hatıraları veya ülke tarihinin şahitleri değil, hepsi eski eşya...    

   Hanımefendi, istediğimizi alabileceğimizi, geri kalanını çöpe atacağını söyledi. Bu durumda gördüğümüz her şeyi alamıyoruz. Çöpe atmanın da bir maliyeti var çünkü. Madem ki o atacak, biz de ancak yükte hafif pahada ağır olanları seçebiliriz. Tabii ki onun da farkındaysak... 

   Bir sırt çantası buldum. Çok eskiydi, hakiki deriyi postuyla birlikte kullanmışlar. Genelde o tip çantalar “Fastnacht” bayramlarında, kostüm partilerinde aranıyor. Onu da aldık. 

   Eskici olalı beş yıl olmuş ama hâlâ gerçek değerini bilemediğimiz eşyalar var. Topkapı Sarayı’ndaki kaşıkçı elmasının dört tahta kaşık karşılığında satılmasına benzer çok olaylar yaşıyoruz.    

    Bilmediklerimizi bazen sorarız. Hiç yüksünmeden oturup uzun uzun anlatırlar, eşyaların özelliklerini, gerçekte ne olduklarını... “Bu porselenlerin fabrikası kapanalı 40 yıl oluyor, gelirse ucuz vermeyin, bakın şu markalar el yapımıdır, bu mobilyalar özel dizayndır...” gibi. 

   Duvar saatlerine bakma bahanesiyle, içini boşaltıp çalan bir adama, “ Siz saatlerden anlıyorsunuz, çalışmayanları tamir eder misiniz ücreti karşılığında... “ deyip adama iş verdik. Şimdi çalmıyor. Üstelik bize saatlerin özelliklerini anlatıp, tarihî değerlerinden de bilgi veriyor. 

   Bir de ilk günden beri, işe gelir gibi, aksatmadan her gün dükkanı ziyaret eden iri yarı bir adam var. Zamanla tanışıp arkadaş olduk. Kendi imkanlarıyla, askerî eşyaları toplamış bugüne kadar. Şimdi bir müze kuruluyormuş. Bütün eşyaları oraya bağışlamış. Biz de eski mekanik eşyaları, gazlı ocakları, kamp araç- gereçlerini, el âletlerini önce ona gösteririz. Bilmediklerimizi uzun uzun anlatır. Üniformalar, madalyalar, manyetolu telefonlar, cızırtılı telsizler, taşınabilir yemek kapları, metal bardaklar, ustura takımları... hatta bir gün iyice kararmış tahta kaşıkları çöpe atarken elimden almış, “müzeye veririm bunları, asker de yemek pişirirdi.” demişti. Bazen öyle eşyalar geliyor ki “ Bunlar çok değerli, ödeyecek kadar zengin değilim, siz müzeye bağışlar mısınız?” diye rica ediyordu. Tarih sevgimiz mi, yaşanmışlıklara, hatıralara önem vermemiz mi bilmiyorum sebebini ama o ricasını da kıramadık şimdiye kadar... 

   - O çantayı ne yapacaksın?

   - Fastnach dönemi arayan çok oluyor. Burda duracak, sergileyeceğim. 

   - Asker çantası...

   - Bu mu?.. iyi de yeşil değil, içi meşin dışı kalın değil. 

   - 1911 yılında yapılmış, hakiki at derisi, özel bir çanta. Bundan bizim müzede yoktu. Bütün gönüllülerce dört koldan aradığımız bir parçaydı. 

    - Pek inanamadım.

    - Bak.

   Kapağını açtı. Kahverengiye dönmüş astarında bir mühür vardı. “1911 Swiss Army” yazıyordu. İç kapağını açtı. Eliyle koymuş gibi bir matara ve bir dürbün çıkardı. Alttaki gizli bir bölmeyi açtı, bir pusula çıkardı. “Burda bir de İsviçre çakısı olmalıydı ama çocukları onu almıştır.” dedi. 

Çantayı derin derin kokladı. Gözleri yaşardı. Anlamaya çalıştığım en basit Almancasıyla;

    -Birinci Dünya Savaşı’nı görmüştür bu çanta. Daima hazır beklemiştir. İsviçre, kendi hava sahalarından uçakların geçmesine izin vermedi, savaşa da girmedi ama hep hazır bekledi. 

    - İyi baari... biz girdik savaşa. Koskoca Osmanlı Devleti’nin de sonu oldu. 

    - Şimdi söyle. O çantayı ne yapacaksın?

    - Bir müze kuruluyor olsaydı, orda çalışan bir gönüllü bulsaydık, çantayı gösterseydik, alır mıydı acaba diye sorsaydık ne güzel olurdu. 

    - Değil mi? Keşke bulsak öyle birini...

   Titreyen elleriyle çantayı büyükçe bir poşetin içine sokuştururken, göz yaşlarını saklamaya çalışıyordu.