Yine bir cumartesi günü, haftalık alış-verişimizi Almanya’da yapmış, dükkana geri dönmüştük. Taze ekmeklerin ve sıcak ezogelin çorbasının cezbedici kokusu eşliğinde kahvaltıyı hazırladım. Müşteriler yoğunlaşmadan hemen oturmak lazımdı. Dükkanın kemik kadrosunu sofraya çağırıp şu sıralar sık sık yaptığım uyarıyı yine tekrar ettim.
-Hadi bakalım eller yıkansın.
Arkadaşlar, sırayla ellerini yıkayıp masaya geçtiler. Otomatik olarak konu, korona virüsten açıldı:
-Almanya’daki durum nasıl, orda neler oluyor? Ne gözlemlediniz? Korkalım mı?
-Korona virüsünü gördüm ben. Sonu gelmeyecek gibi uzun uzun gülüyordu. Kahkahası hâlâ kulaklarımda...
-Ne... ne gördüm dedin?
-Korona virüs...
-Virüs diyorsun... gördüm diyorsun...? Hatta duydum, gülüyordu diyorsun...?
-Niye şaşırdın ki?
......
Öyle ya gözle görülemeyecek kadar küçük, insanlığı mahvedecek kadar güçlü... Gördüm deyince onu mu gördüm, onun gücünü mü yoksa onun sayesinde güçlerine güç katanları mı?
İsviçre’nin baharı karşıladığı şu günlerde, korona virüsün yankısı, kendinden önce geldi. Her şeyi araştıran İsviçreli bilim adamları, buna da çare bulurdu ne de olsa... Artık alıştık mı ne her sene bir salgın olmasına... Geçen sene değil miydi “Domuz gribi”? Her defasında aynı açıklamalar yapılmıyor mu?.. “Normal olan mevsimsel gripten dolayı daha çok insan ölüyor.”
Bir zamanlar bir “Deli” rüzgar esti Avrupa’da, sonra Türkiye’de de ölümle sonuçlanan vak’alarla bir “Kuş” oldu gribimiz. Derken H1N1, N2, N3... mutasyona uğramış, daha baskın daha ölümcül çeşitler...
İlk defa buralarda, bu kadar önlem(!) alındığını görüyorum. Şakası bile yapılmıyor düşünün gerisini.
Geçenlerde sadece ekmek almak için uğradığım o büyüük market zincirinin bir halkasında, insanların yağmalarcasına rafları boşalttığına şahit oldum. Kasaya geldiğimde, elimde ekmek, kalakaldım. Herkes, karı-koca ikişer araba doldurmuş, sırada bekliyordu. Gözlerim tanıdık birini aradı. Kendisine, her zaman ilk ismiyle hitap etmemi isteyen Herr Müller’i gördüm. Eşiyle birlikte iki araba da onlar doldurmuştu. (Bu adam benim dükkana da çok sık gelir. 1-2 frank için pazarlık yapar. Bu kadar şeyi nasıl aldı acaba?):
-Grüezi Hans Peter. Grüezi Silvia!
-Grüezi Lichtschein... (Selam ışık parıltısı)
-Savaş mı çıktı? Neden bu kadar alış-veriş yaptınız?
-Sen hiç gazete okumuyor musun?
-Gazete okuyorum da bu paniği anlayamadım.
-Ah Benim küçük Parlak Işık’ım. Korona virüs var ya... Bir gün “Evinizden çıkmayın” diyecekler, o zaman aç kalmamak için kileri doldurmak lazım.
-O zamana kadar çaresi bulunmaz mı? Yani hep öyle oldu.
-Ah ne kadar temiz düşünüyorsun. Bu defa bir kaç yüz kişi ölür. Durumlar hiç iyi değil.
-Dikkat ediyoruz. Yakın konuşmuyoruz, kalabalık yerlerde durmuyoruz, ellerimizi yıkıyoruz. Bu kadar korkmaya ne gerek var?
-Siz bir de ne dersiniz... hmmm... Gott segne uns...
-Allah korusun... doğru...(Güldüm) ama önlem almazsak Allah korumaz. “Ben size akıl dağıtırken nerdeydiniz?” der.
Bu defa o da güldü.
-Katılıyorum.
Hans Peter, ömrünün büyük çoğunluğunu Hindistan’da, Tibet’te, Bangladeş’te geçirmiş, misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuş bir din adamıydı. Bir çok dil biliyordu, Türkçe kelimeleri de tekrar ede ede öğrenmeye çalışırdı. “Günaydın”, “ İyi günler/ akşamlar”, “Merhaba, nasılsın”, “Sağol”... gibi lafları Türkçe söylerdi. Bir gün ismimin anlamını sormuştu. “Kutsal ışık, melek ışığı ve hayatın özü” demiştim. O zamandan beri bana “Lichtschein ; parıltı” der. Eşi Silvia’yla birlikte diyar diyar gezmişler, yetim yurtları inşa etmişler, gittikleri ülkelerin kimsesiz çocuklarını kendi çocukları bilmişler, şimdi de emekli olunca ülkelerine dönmüşlerdi.
- Nasılsın Silvia?
- İyiyim. Teşekkürler... Sen de büyük alış verişini yap, çocukların var, aç kalmayın sonra...
-Tamam bakarız.
-Bak... dış ülkelerden aldığımız gıda maddeleri var. Sınırları kapatırlarsa yenisini alamayız. Açlık kapımızda... sakın ihmal etmeyin.
Hans Peter:
-Siz Türkler “Bize bir şey olmaz.” dersiniz. “Öleceksek de ölürüz n’olacak” dersiniz.
Adam haklı... Bizim kilerimiz, kullanmadığımız eşyalarla doludur, belki bir derin dondurucu vardır içinde donmuş gıdalar olan. Çocukların eski oyuncakları, kayak malzemeleri, fazla valizler, oğlanın asker eşyaları... hiç yiyecek- içecek depolamadık.
Kasada sıra Hans’la Silvia’ya gelince, bana öncelik tanıyıp, yer verdiler. Ekmeği ödeyip çıktım. Hans’la Silvia mutlaka, çok yakın zamanda makarna, konserve, su alıp depolamamı ısrarla hatırlattılar.
Bütün marketler, o bir kaç gün içinde bir senede yapacakları satışı yapmış, bu virüs paniği, onlara yaramıştı.
“İtalya sınırındaki kanton, Tessin’de bir kadın ölmüş, başka bir kanton Argau’da, İtalya’ya bir kaç günlüğüne gidip gelen bir anaokulu öğretmeninde virüs bulunmuş, çocuklar aileleriyle birlikte karantinaya alınmış” diye haberler duyuyorduk.
Kalabalık toplantılara izin verilmiyor, sinema gösterimleri, konferanslar iptal ediliyordu.
Yüzlerce yıldır yapılan karnaval yürüyüşü de iptal edildi. Bütün bir sene bugün için hazırlık yapan bir çok kuruluş, kostümleri, maskeleri ve süsledikleri arabalarıyla evlerine geri döndüler. Birbirlerinden habersiz toplanan kalabalığa, keman grubunun sokak konseri vermesi olağan bir durumdu ancak İsviçre polisinin gelip müzisyenlere ceza yazması ilk defa oluyordu.
Bugün de haftalık alış-veriş için Almanya’ya gitmiştik.
Almanya’nın en meşhur iki zincir marketinden biri... Kapılarını saat 7’de açıyor. Biz gittiğimizde 7;30’du. Cumartesi olması da önemli bir etkendi ama çok kalabalıktı. Hem de sabahın o saatinde...
İçeri girdiğimde bir kaç koridorun kapalı olduğunu farkettim. Kutular üst üste yığılmış, ürünler satıldıkça onlardan takviye yapılıyordu. Başka yollardan geçerek almak istediklerimi almaya çalıştım. İşim bitince kasaya yöneldim ama ilerlemek ne mümkün... Yollar kapalı olduğundan önü açık olan üç kasa işlem yapıyordu, üçünde de uzun kuyruklar vardı.
Ordan çıkabildiğimizde saat 8;30 olmuştu bile.
Savaş çıktı gibi veya açlık tehlikesi var gibi kiler doldurma paniği, marketlere para kazanma hırsı şeklinde tezahür etmiş. Eskisinden daha fazla alım, daha fazla satım, tabii ki daha fazla kazanç... Kapitalizmin mutlu patronları, eminim virüsü çok sevmişlerdir. Belki arada evlerine misafir bile ediyorlardır.
Gülmesin de ne yapsın virüsçük...
O yolları, koridorları kapatan karton kutulardan korkunç bir kahkaha duyuluyordu kulakları sağır eden.
Yorumlar 0
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!