İnsanoğlu, doğumundan ölümüne kadar hep bir yaşam mücadelesi içindedir.  Hırsları, arzu ve istekleri doğrultusunda yaşamına yön vermeye çalışır. Tabii çevresindekilerin de istek ve beklentilerini gerçekleştirme çabası içindedir. Onları memnun ve böylece mutlu etmek de görev ve sorumlulukları arasındadır. Kimileri bu sorumlulukları pek yerine getiremez veya getirmek için yeterince çaba sarf etmez.

    Bazen yoğun bir gayret gösterenler de olur. Hayat daha çok yorar onları. Belki şikâyetçidirler bu durumdan. Ama böyle bir düzen kurulmuştur bir kere. O düzeni değiştirmek de zordur. Kendisini öyle bir yaşam mücadelesi içinde bulur ki ruhundaki isyanı ve çırpınışları duyamaz. Kendini dinleyemez bir anlamda. Hep vermek, faydalı olmaya çalışmak, hep kazanmak veya zevk almak olmuştur yaşama gayesi. Onun içindir ki bazıları son nefesine yakınken bile "yapacak daha çok işim var " der ve yaşama azmini, isteğini kaybetmez. Bu da yorar belki ruhunu ve bedenini ama bunun farkına varamaz.

     Ölümün ayak seslerine tıkar kulaklarını. Aslında ne kadar da yakınız belki  her birimiz o son ana...Ama öyle hızlı bir yaşamın içindeyiz ki birçoğumuz ancak ölümle kendimize gelebiliyor ve bir nebze olsun silkelenebiliyoruz. Bir süre de olsa "ölüm var, ölümü unutma " diyip yaşamla olan ilişkimizi gözden geçirebiliyoruz. Elbette bu sorgulamayı yeterince yapmayan ve ibret almayan da var. Ölüm herkese ibret olmuyor. Aynı etkiyi uyandırmıyor. "Can çıkmadan huy çıkmaz " sözünü söyletir bazı insanlar. O çarpıcı ve kesin gerçek karşısında bile kendilerini gözden geçirme ihtiyacını duymazlar.

       Kimimiz de ölümü sorgular. O acı  sahnelerin arkasındaki sır perdesini aralamaya çalışır ve öte âlemin gerçekliğini sorgular kendince. "Neden ölüm var?" diye sorar. Yani kendisini değil de kaçınılmaz sonu sorgulamaya çalışır. Ağır gelir insanoğlunun ruhuna bu soru. Aklı da taşıyamaz bunu. Sevdiklerini toprağa vermek ve sevdiklerinin bir anda hayatlarından uçup gitmeleri kaldırılması zor ve çok acı bir gerçektir.

    Kıyamadığın, toz kondurmadığın sevdiklerini toprakla buluşturmak, üstünü toprakla örtmek, sonra da onu arkanda bırakıp gitmek acı bir sınavdır. Yüzünü görememek, sesini duyamamak, konuşamamak, aynı havayı solumamak, artık hayatta olmadığını bilmek ve yola onsuz devam etmek tarifi zor bir süreçtir. Bu süreçte aklını, ruhunu iyileştirmenin belki de en  iyi yolu tam teslimiyettir. Huzur teslimiyettedir aslında. O acı gerçeği sorgulamaya çok önem vermemektir. O sırrı çözmeye çalışmak,  bizi öyle bir aşar ki ruhumuzu daha da yorar. Her birimiz o âlemin bir yolcusuyuz. Yolculuk başlamadan azığımızı hazırlamaya bakalım. Tabii yaşamı değersizleştirmeden, yaşamın da değerini yok saymadan.  

    Çünkü yaşamı değersizleştirmeden de ölümü hatırlayıp ne kadar hakiki olduğunu idrak edebiliriz. Unutmayalım ki yaşam da değerlidir. Bize bahşedilen hayatı doğru bir şekilde  yaşamalıyız. Bir taraftan isyankar olmamak bir taraftan da nisyan hali içinde olmamak için Allah'a hakiki bir bağlılık ve teslimiyet içinde olmalıyız. Bunu başaramıyorsak hayata karşı sorumluluklarımızı hatırımızdan çıkarmayalım. Unutmayalım bu acıyı ne ilk yaşayan ne de son yaşayan biz değiliz.

      Yaşamı da ölümü de değersizleştirmeden ömrümüzü geçirmeli ve yapacağımız iyi şeylerle anılmanın öneminin farkında olmalıyız ki ruhumuz huzura kavuşsun. Güzel anılanlardan olmaya önem vermek ve tüm kırgınlıklarımıza rağmen hayırla anabilmek önemli bir adımdır. Ruhumuzun huzura olan yolculuğunun başlaması için güzel bir başlangıçtır. 

     Şunu unutmayalım ki insan ölür,  yaptıkları arkasında kalır. İnsan ölür, yine yaptıkları ona eşlik eder. Ölümsüz olan yaptığımız iyi şeylerdir. Ruhumuzu huzura kavuşturacak olan da o iyi şeylerdir. Kalplerde bıraktığımız izdir. Sonsuzlukla buluşan iyiliktir.



27 Mayıs 2017