“Emine… ben gelemedim, sen benim arkamdan gel….”
“Geliyorum Hasan’ım, geliyorum.”
Ben çocukken köyümüzde kenevir ekimi yapılırdı. Kenevirin tohumlarını alır saplarını ise yakardık. Çünkü hayvanlar kenevirin saplarını ve yapraklarını yemezlerdi. Kenevirler tarlanın ortasında yanarken biz çocuklar ateşin etrafında koşuşturur oynardık. Bir müddet sonra ise baş dönmesi, hafif bir sarhoşluk ve malihülya ile kendimizi en yakın bir kaysı ağacının gölgesine atar kendimize gelinceye kadar beklerdik. Bunu niye anlattım; kenevir ekimi yasaklanınca anladık ki onun yaprakları esrarın hammaddesi imiş. Tabii yanan kenevirlerden çıkan dumanlar da bizi esrar içmiş gibi kendimizden geçirdiğinden uzun zaman kendimize gelemezdik.
Yaklaşık 40 metre yükseklikten dökülen Sutüven Şelalesi sularının çıkardığı ses ve tabana çarparak yükselen su buharına ikindi güneşinin vurmasıyla oluşan gökkuşağı rengine yakın raks eden renklere baka baka dalıp gitmişim. Şubat ayından beklenmeyecek kadar sıcak bir gün. Asma köprü üzerinde oturup ayaklarımı boşlukta sallayarak şelaleden dökülen suların serinliğini duya duya Kaz Dağlarının meşhur oksijeni bol havasını ciğerlerime doldurup tutabildiğim kadar tutuyordum. Tıpkı çocukluğumda kenevirleri yaktıktan sonraki sarhoşluk halimi burada şu an yaşıyorum. Sanıyorum bol oksijen bedenimi ve ruhumu dinginleştirdi.
Ne kadar zaman geçti bilmiyorum.
“Selamünaleyküm beyim, çok derinlere dalmışsın” diyen sesin geldiği yöne döndüğüm zaman yetmiş yaşlarında bir köylünün tebessüm dolu bakışlarıyla karşılaştım. Kendime çeki düzen vereyim diye toparlanırken teklifsizce gelip yanıma oturdu. Ayaklarını benim gibi asma köprüden saldı. Kavruk bir yüzü, ak saçlarına inat siyah ve gür kaşlarının altında parlayan iki göz dost olduğunu anlatacak sıcaklıktaydı.
“Aleykümselam, hoş geldiniz” dedim.
“ Yabancısısın buraların galiba” dedi.
He ya der gibi başımı salladım.
“Birkaç gündür buralardayız. Kaplıcaya geldik. Fırsat buldukça da ormanda yürüyüş yapıyorum. Allah buraları özene bezene yaratmış herhalde” dedim.
“Öyledir” dedi.
Alt dudağını da kaplayacak şekilde fırça gibi bıyıkları dikkat çekmeyecek gibi değildi. Gözümün bıyıklarına takıldığını görünce;
“Ben Türkmen’im” dedi. Gayri ihtiyari hilal biçimli düzgün kesilmiş bıyıklarıma gitti elim.
Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi belli belirsiz.
“Asıl Türk benim” dedi. Bir anda bütün vücudumu bir alev sardı sanki. Üniversite bitirmiş Yüksek Lisansını yapmış olmanın verdiği ukalalık bir kez daha başıma iş açmıştı.
Türkmen’im, asıl Türk benim!
Yenilgiyi peşinen kabul ettim. Bana Türkmen, Yörük, Gacal ne ise ne bunların önemli olmadığını anlatacak sıcaklıkta elini elimin üstüne koyarak sevgi dolu gözlerle baktı. Kara gözleri içimi ısıttı doğrusu.
Artık kırk yıllık dost gibiyiz. Uzattığı sigarayı teşekkür ederek reddettim. Adının Veli olduğunu, yukarılarda ta Kaz Dağlarının yukarılarında Obalı Köyünden olduğunu söyledi.
“Obalı mı?” dedim. “ Obalı” dedi.
Şelaleden sular gümbür gümbür akmaya devam ediyordu. Bir ara bu derenin adının Hasan Boğuldu olduğunu söyledi. “İlginç” dedim. “İsmini nereden almış acaba?” dememi bekliyormuşçasına başladı anlatmaya.
“Dedim ya ben Obalı Köyündenim. Bizim köyün alt taraflarında, te şu denize yakın yerde de Ovalı diye bir köy varmış vakti zamanında. Şimdilerde orası senin gibi yazlıkçılarla doldu taşıyor. Güzelim zeytin ağaçları sizlerin keyfi uğruna talan edildi. Çok değil daha on, on beş yıl öncesinde bizim tepelerden aşağıya baktığımız zaman aşağıdaki zeytinlikler orman denizini andırırdı. Yeşilin her tonunu görebilirdiniz. Mavi denizle olan uyumu ise kelimelerle anlatılacak gibi değildi. Bizim köyümüz Türkmen Köyü. Ovalı Köyü ise Yörük köyüdür. ”Anladım” dercesine yüzüne baktım. O ise sakin, kendinden emin tane tane konuşmaya devam etti.
“Köyümüzde güzelliği dillere destan Emine adında bir kız varmış. Kız ki ne kız. Gören göz Emine’ye bakmaktan kendini alamazmış. Ama en önemlisi ise ailenin tek kızı olan Emine’yi babası her güçlüğe göğüs gerecek şekilde erkek gibi yetiştirmiş. Zaten Türkmen köylerinde kız olsun, erkek olsun tabiat şartlarının zorluğundan olsa gerek bedenen güçlü olurlar. Ama Emine başka, o güzelliği ile de gönüllerde yer etmiş biri. Aynı zamanda akıllı ve çalışkan bir Türkmen kızı Emine.
Emine her zaman olduğu gibi kız haline bakmadan kır bayır dolaşırken yolu Ovalı köyüne düşmüş. Mevsim ilkbahar. Köylüler tarla tapan çalışıyorlar. Bir tarlanın kenarından geçerken üstündeki mintanı terden kirli sarıya dönmüş Hasan’ı zeytin ağaçlarını budarken görmüş. Kıvırcık saçları, uzun boyu ve güçlü kolları, ilk anda göz ardı edilemeyecek kadar yakışıklı Hasan Emine’nin dikkatini çekmiş. Göz ucuyla Hasan’ı süzerken bir an Hasan ile göz göze gelirler. Hasan ilk defa gördüğü Emine’ye aşık olur.
Gel zaman git zaman Hasan ve Emine ara sıra dağda bayırda buluşurlar. Sevdaları ilkbaharda açan çiçeklerin ağaçları donattığı gibi bütün bedenlerini sarar. Sarar, ama; aması var. Adetler, töreler belli.
Hasan her şeyi göze alır ve ailesini dünür için Emine’nin ailesine gönderir. Emine’nin babası Ali ağa;
“Olmaz, bu asla olacak bir şey değil. Ne duyulmuş ne görülmüş bir şey” diyerek kesip atar. Emine mahzun, Hasan kederli. Zaman geçtikçe Hasan ve Emine’nin aşkları dilden dile, köyden köye, yöreden yöreye yayılır. Emine’nin babası etrafta konuşulanlardan rahatsız olarak bir akşam üzeri Emine’yi alır karşısına;
“Kızım, gözümün nuru, Obamızın gururu, töremizi biliyorsun, de bana her şeyi göze alacak kadar Hasan’ı istiyor musun?” diye sorar.
Emine; kara gözlerini her zaman olduğu gibi babasının gözbebeklerine yapıştırmadan başını öne eğerek ancak kendi duyabileceği kadar bir sesle “evet” der. Posbıyıklarını sıvazlarken bıyıklarını yolarcasına çektiğinin farkında olmayan baba, canının fena halde yanmasıyla kendine gelir. Öfkeden kudursa da kızının da kendisine benzediğini, sözünü yemeyeceğini bildiğinden dudaklarını kanatırcasına ısırarak kendini dışarıya atar. Emine ise olduğu yerde kalakalmış, kalkmaya dizinde derman bulamaz.
Yaklaşık bir ay, aralarından su sızmayan baba kız tek bir kelime bile konuşmazlar. Emine içine kapanır. Baba kendisini kırlarda bayırlarda oyalamaya çalıştır. Biçare Güllü ana iki dere arasında bir o yana bir bu yana baba kız arasında koşuşturadursun, bir sabah Ali ağa;
“ Emine’yi bana çağırın” der.
Emine güzelliği kadar edep ve erkanı bilir ve eksiksiz uygulardı. Hiçbir şey olmamış gibi babasının karşısında saygıyla el pençe divan durdu. Ali ağa gözlerini yere dikmiş kızının suratına baktı baktı. İçinin acıdığını kızını ne kadar özlediğini ona sarılmamak için kendisini zor tuttuğunu her haliyle belli edecek haldeydi.
“Tamam” dedi. “Tamam, yalnız bir şartım var. Daha doğrusu Oba’nın şartı, Hasan’a haber salın yarın gelsin. Şartımızı kabul ederse sözümüz söz.” Dedi ve sert adımlarla çadırdan çıktı. Emine annesinin kollarına attı kendisini. Ne kadar zaman geçtiğini her ikisi de anlamadılar. Güllü Ana da uzun zamandır kızına bu denli sarılıp koklamamıştı.
Geniş kıl çadırın ortasında Hasan heykel gibi kıpırtısız duruyor, kendisine ne gibi şart ileri sürüleceği konusunda aklından saniyede binlerce konu gelip geçiyor birbirini kovalıyordu. Ne kadar zaman geçti bilen yok. Emine’nin babası Ali ağa, sözü eğip bükmeden bodoslama konuya girdi.
“Ova’lıdan bir çuval tuzu dinlenmeden Obalı’ya getirirsen Emine’yi alabilirsin, şartımız bu.”dedi. Ve kimseye bakmadan çadırdan çıkıp gitti. Aksakallı Türkmen’in biri “Anlaşılmayacak bir konu yoktur sanırım” diyerek kestirip attı. Hasan kıl çadırın ortasında put gibi dururken diğerleri çıkıp gittiler.
“Olacak iş değil” dedi Emine. “Bu imkansız bir şey, belli ki beni sana vermemek için imkansızı istiyorlar senden.”
Hasan geniş alnında biriken tere aldırış etmeden Emine’ye gülümsedi. Emine bu bakışın, bu gülüşün arkasında yatan şeyi bilecek kadar zeki bir kızdı.
” O zaman ben de seninle geleceğim” diyerek kestirip attı. Hasan da Emine’nin sözünden dönmeyeceğini bildiğinden sesini çıkarmadı. Sessizce ayrıldılar. Ayrılırken Hasan Emine’ye;
“Üç gün sonra” dedi fısıltıyla.
Ovalı köylüleri akşam geç saatlere kadar Hasan’ı ikna etmeye çalıştılarsa da Hasan’ın ağzından tek kelime çıkmadı. Sadece;
“Üç gün sonra götüreceğim” dedi.
Sabah güneşin doğmasıyla birlikte Hasan tuz çuvalını sırtladığı gibi yola koyulur. Tabii Emine de ona eşlik etmektedir. Hasan’ın ana ve babası, akrabaları bütün köy arkalarından sadece dua etmekle yetinirler.
Ovanın bitip Kazdağları’nın eteklerine geldikleri vakit güneş artık daha çok yakmaya, Hasan daha çok terlemeye, terledikçe de sırtında taşıdığı tuzların bedenini daha çok yakmaya başladığını hissediyordu. Ne var ki Emine de bunu görmesine rağmen töreye karşı gelmemek adına Hasan’ın dinlenmesine de müsaade etmiyordu. Bereket dereden gelen serinlik biraz olsun Hasan’ı kendine getiriyordu ama daha gidilecek yolun yarısına bile varamamışlardı. Hem artık bundan sonrası sarp ve yokuş. Patika yollardan gitmesi gerekiyordu Hasan’ın.
Bir ara başının döndüğünü, ağaçların üstüne üstüne geldiğini görür gibi oldu Hasan. Yine de Emine’ye belli etmemeye çalıştıysa da Emine’nin her hareketini dikkatlice izlediğinin farkına varacak halde bile değildi. Yan tarafta akan derede az mı alabalık tutmuştu, az mı çimmişti soğuk sularında. Şimdi içi yanıyor, kavruluyor ama bir adım ötede nazlı nazlı akan dereden su içemiyordu. Dudakları çatlamış, gözlerinin feri kaybolmuştu birkaç saat içinde. Bir ara Emine ile kırlarda koşuyorken gördü kendisini, Emine maşrapa ile soğuk ayran içiriyordu kendisine, ne hikmetse ne kadar içse doymuyordu Hasan. Sevgilinin elinden içmeye doyum olur muydu hiç.
Emine Hasan’ın yere yığıldığını görünce tuz çuvalını sırtladığı gibi arkasına bakmadan yoluna devam etti. Arkasından Hasan’ın;
“Emine… ben gelemedim, sen benim arkamdan gel….”çığlığına aldırış etmeden.
Çadırın ortasına sırtındaki çuvalı indiren Emine hiçbir şey söylemeden kıl çadırdan çıkıp gitti. O günden sonra ise Hasan’dan haber alamadılar. Hem Obalı hem de Ovalı köylüleri günlerce Hasan’ı aradılar. Ama nafile. Hasan buhar olup uçtu sanki. Ümitler gün gün azaldı. Hasan’ın anası babası ve kardeşleri ile sadece Emine’nin yüreklerini burkan bir acıyla beraber unutulmaya yüz tuttu. Emine şaşkın, biçare, gün be gün eridi zavallı. Yemeden içmeden kesildi. Kulaklarında Hasan’ın “Emine… ben gelemedim, sen benim arkamdan gel….”çığlığı beynini kemire kemire nefes almaya çalışıyordu. Tabii buna yaşamak denirse. Emine’nin ailesi de perişan. Biricik kızlarının gözlerinin önünde eriyip gitmesi canlarını nasılda yakıyordu. Pişmanlık zamanı geri getirmiyordu ne yazık ki. Ali ağa; yalnız kaldığı her an töresine de, adetlerine de sövüp saydırıyordu.
Bir sabah Emine’nin annesi Güllü ana telaşla Ali ağayı dürterek uyandırdı sabah uykusundan. Gözlerini ovuşturarak neler olduğunu anlamaya çalışan babaya çıkışarak;
“Kalk uğursuz herif kalk Emine yok”
Derenin kenarında dereye doğru bel vermiş çınar ağacında sallanan karartıyı gören Güllü ana olduğu yere yığıldı. Komşulardan bir kaçı hemen Ali ağanın koluna girdiler. Emine boynunda Hasan’ın kirli gömleği ile sanki gülümser bir eda takınmış; “Geliyorum Hasan’ım, geliyorum.”der gibi bakıyordu.
Emine o gün huzursuz bir şekilde uyanarak dere kenarında biraz ferahlarım düşüncesiyle kendisini çadırdan dışarıya attı. Denize doğru akan derenin kenarlarındaki büyük taş kütlelerinin üzerinden seke seke gönül sesini dinleyerek yürüdü yürüdü.
“Şu” dedi, “şu karşımızdaki çınar ağacı var ya” gösterdiği yöne doğru baktım, şelaleden dökülen sular daireler çizerek büyük bir kayanın dibinde dönüyordu. Hemen yanı başında da dereye doğru bel vermiş bir çınar ağacı vardı. Çınar ağacının çok yaşlı olduğu koca bedeninden anlaşılıyordu ama hayata inatla tutunmuş kuyruğu dik tutmaya çalışan bir hali de gözlerden kaçmıyordu. “Evet gördüm” dedim. “İşte o gün Emine Hasan’ın gömleğini o çınar ağacına takılı halde bulmuş. “Sonrası malum” dedi.
Şelalenin suları büyük bir gürültüyle dökülüyor, döküldüğü yerde daireler çizerek büyük kayanın dibinde dönüyordu. Bir ara el ele tutuşmuş iki sevgilinin suların içinden bana baktığını zannederek irkildim. Bu arada Veli efendi de kalkmış pos bıyıklarını burmakla meşguldü.
“Her gelen böyle irkilir aldırma” dedi.
Ayağa kalktım. Dostça tokalaştık. Elime, çantasından çıkardığı paketler halinde incir, badem, zeytin ve zeytinyağından oluşan bir şeyler sıkıştırdı. Paketleri yere bırakıp elimi cebime attım. Elimi tuttu. “Dostlar arasında paranın lafı mı olur beyim” dedi. Birkaç adım attı ve geri döndü. “O günden sonra bu derenin adı Hasan Boğuldu” diye söylenir oldu.
“Türkmen’im” diye seslendim.
Duymazlıktan geldi. Sonra döndü pos bıyıklarını burarak ” Asıl Türk benim” dedi. Ve ağaçlar arasından kaybolup gitti.
- Hasan Boğuldu: Gerçek bir aşk öyküsü
- Edremit ilçesine bağlı Güre beldesi Zeytinli Köyü sınırları içinde Kaz Dağları’ndan beslenip Edremit Körfezine dökülen bir dere.
Güre 06.03.2014