“Sevgi buyrukla olmaz. Sevgi ferman dinlemez. Onda çıkar, korku, yalan, küçülme, saygısızlık yoktur. Tersine geniş bir hoşgörü vardır. Tutarlı ve bilinçli bir düşüncenin üstüne kurulmuş baskın ve yoğun bir özveri vardır. Anlayış, yüceltme, koruma, savunma, saygı ve acıyı, sıkıntıyı, üzüntüyü, erdemi, sevinci yani mutluluğu paylaşma vardır.” Veysel Sönmez
Cengiz Bey, 250 öğrencisi, on bir öğretmeni olan bir kasabada müstakil okul müdürüydü. Mesleğinin beşinci yılını çalışmaktaydı.
Bir yıl önce, aynı İlçe’nin başka bir köyünde üç yıl sınıf öğretmenliğinden sonra müstakil müdür olmuş, dördüncü yılının sonunda da bu kasabaya atanmıştı.
Geldiği köyde elektrik yoktu. Gaz lambası kullanmıştı yıllarca. Fakat elektrikle aydınlanmak başkaydı. Bu günün özlemini duymuştu hep.
Aslında zorluklardan kaçmak yerine, çözmeyi yeğlerdi Cengiz Bey. Fakat bu sorun kendisiyle ilgili değildi. Üstelik bir an evvel de elektriğin nimetlerinden yararlanmak, daha güzel işler yapmak istiyordu eğitim adına. İşte bu yüzden buraya gelmişti.
Etrafı ihata duvarlarıyla çevrilmiş, kenarları ağaçlıklı geniş bir bahçenin içinde yeni bir binaydı okulları. Normal öğretim yapmaktaydılar. Öğle vakti öğrenciler ve öğretmenler evlerine giderken, Cengiz Bey de okulun kapı ve pencerelerini kontrol ederek evine geldi.
Daha içeriye girmişti ki, öğrencilerin feryatları ortalığı kapladı. Nahoş bir durum olduğunu anlamıştı. Geri dönerek aceleyle dışarı çıktı. Yolun üzerinde bir kalabalık vardı. Koşarak yanlarına gittiğinde, bir öğrencinin yerde yattığını gördü. Yanındaki öğrencilere:
“Ne oldu?” Diye telaşla sordu.
“Sabri traktörden düştü öğretmenim.” Dediler.
Öğrencileri, “kenara çekilir misiniz?” diyerek ikaz etti. Çocuklar kenara çekildiğinde, yerde hareketsiz yatan Sabri’yi gördü. Her tarafı toz topraktı ve kafasından kan akmaktaydı. Kalbi kütü küt atmaya başladı, durum kritikti, acele etmeliydi.
Dikkatle kucaklayarak, muhtarlık binasının önünde duran taksiye doğru koşmaya başladı. Çocuklar da, ardı sıra merak ve korkuyla kendisini takip ediyordu.
Taksinin sahibi Fevzi adında biriydi. Cengiz Beyi bu haliyle görünce, durumun vahametini anlamıştı. Hemen aracı çalıştırdı. Sabri’yi arka koltuğa itinayla yatırarak, hızla İlçe’ ye doğru yola koyuldular.
Sabri, üçüncü sınıfta okuyan, hareketli ve sevecen bir öğrenciydi. Tarladan gelen traktör yanlarından geçerken, sürünen zincirini tutmuş, ardından koşmaya çalışmıştı. Traktörün hızına ayak uyduramadığından yere düşerek sürüklenmeye başlamıştı. Zinciri bıraktığında da başını taşa çarpmıştı.
Ne kadar ve ne biçimde yaralandığı belli değildi. Durumu ciddi olabilirdi. O yüzden bir an evvel İlçe hastanesine yetiştirilmesi gerekiyordu.
Yol boyunca Sabri hiç konuşmadı, “baygın mıydı, yoksa korkudan mı?” Belli değildi. Sorulara cevap vermiyordu çünkü. Bu durum, daha çok endişelendirmekteydi Cengiz Beyi.
Taksici Fevzi teselli için: “Hocam telaşa gerek yok. Bizim köyün çocukları sağlamdır, korkma bir şey olmaz.” Dese de, Cengiz Bey üzgün ve tedirgindi.
“İnşallah öyledir” dedi. Bir an evvel hastaneye gitmek için sabırsızlanıyordu.
Sonunda hastanenin acil kapısına yanaştılar. Cengiz Bey Sabri’yi kucağına alarak aceleyle içeriye girdi. Maksadı bir sedyeye koyarak ilgililere teslim etmekti. Fakat o anda başı döndü, gözleri karardı. “Tutun, tutun, düşüyor!” feryatları arasında, ne olduğunu anlayamadan kendini kaybetti.
Cengiz Bey uyandığında, sedyenin üzerinde uzanmış halde kendisini buldu. Ortalık bir anda karışmıştı. Herkeste bir telaş ve ne olduğunu anlayamamanın verdiği bir şaşkınlık vardı.
Cengiz Beyi kan tutmuştu. Oldum olası hastanelerden uzak durur, kan ve tentürdiyot kokusundan kaçardı bu yüzden.
Öğrencinin verdiği üzüntü, hastane fobisiyle birleşince olan olmuştu tabi. Hemen kendini toparlayarak Sabri’yi sordu. Sabri de yanında bir sedyede yatıyordu. Fakat Cengiz Beyin üstü başı, Sabri’yi taşımaktan kan olunca, bayılmasıyla beraber, kendisini yaralı sanmışlardı. O yüzden hemşireler, Sabri’yi bırakarak kendisine tıbbi müdahaleye çalışıyorlardı.
Cengiz Bey kendine gelince, durumu anlamıştı. Hemen Sabri’yi göstererek: “Ben iyiyim, siz bir an evvel şu çocuğa bakın lütfen, yaralı O.” Dedi.
Hemşireler bir an tereddüt gösterince, Cengiz Bey yattığı yerden kalkarak Sabri’nin yanına gitti. Korku ve üzüntünün verdiği panikle bağırmaya başladı:
“Daha ne duruyorsunuz, çocuğun ölmesini mi bekliyorsunuz?”
Birden ortalık haraketlindi. O sırada bir doktor da gelmişti yanlarına. “Neler oluyor” diye müdahale etti.
İlgi ve yoğunluk Sabri’nin üzerinde toplanmıştı bu sefer. Doktorun da gelmesiyle, sedyeyi müdahale odasına aldılar.
Cengiz Bey dışarıda kaldı. Üzeri dağınık ve her tarafı kan lekesiydi. Bir de kolonya dökmüşlerdi bayıldığında yüzüne. Üstü başı perişan ve tuhaf kokmaktaydı. Fakat bunlara aldırdığı yoktu, telaş ve üzüntüyle içeriden gelecek haberi bekliyordu.
Geçmeyen zaman yüreğine değirmen taşı gibi oturmuş, hüzün şakaklarında zonklamaya başlamıştı. Derken doktor bey içeriden çıktı.
Yerinden fırlayarak yanına gitti, bakışları dudaklarındaydı. Doktor: “Babası mısınız?” diye tebessümle sordu.
Bu gülümsemede rahatlatan bir müjde vardı. Mesajı almanın mutluluğu ile “öğretmeniyim” dedi ellerini minnetle tutarken.
Doktor hayretle; “ya, öylemi” dedikten sonra, “kafasında açılma ve çizikler var, fakat korkacak bir durum yok, çocuk gayet iyi” diye sözünü tamamladı. Cengiz Bey şükürler etti yüreğinde uçuşan kelebeklerin verdiği ürperti muştusuyla.
Az sonra da doktorun müsaadesiyle müdahale odasına girdi. Tebessümle Sabri’nin ellerini tuttu, gözleri buğuluydu. Uyanmış fakat yorgun görünüyordu Sabri.
Doktor, Cengiz Beye gıpta ile bakarak, çocuğun önemli bir şeyinin olmadığını, kafasına birkaç dikiş attıklarını, biraz dinlendikten sonra gidebileceklerini söyleyerek ilave etti:
“Öğretmenleri anlamak mümkün değil azizim, sizi babası sanmıştım, öğrenince de hayret ettim. Sanırım çocukları anne babalarından daha çok seviyorsunuz. İmrendim doğrusu. Sevginin tedavisi bizimkinden daha etkilidir. Sizi yürekten kutlarım.” Dedi.
Cengiz Bey doktorun ellerini hararetle sıkarak minnet ve şükranlarını ifade etti. Sonra da Sabri’yi kucağına alarak hastaneden çıktı. Dışarıda Taksici Fevzi bekliyordu. Cengiz Beyin çıktığını görünce heyecanla O’na doğru koştu.
Cengiz Bey gülerek, “bir şeyi yokmuş Fevzi Abi, birazcık korkuttu bizi, azıcık da riske soktu” dedi.
Fevzi taksiye yönelerek kapısını açtı. Cengiz Beyin şok geçirdiğini bilmiyordu. O yüzden “azıcık da riske soktu” sözünden ne demek istediğini anlayamamıştı.
Sabri’yi arka koltuğa yerleştirerek uzanmasını sağladılar, sonra da yola çıktılar. Köye girdiklerinde, meydanda toplanmış, meraklı bir kalabalık gözlerine çarptı. Belli ki herkes haber beklemekteydi.
Cengiz Bey, “doğrudan Sabri’ler in eve gidelim” dedi.
Sabri’ler in eve doğru sürdü taksici, Eve vardıklarında anne babasını ve komşuları” merak ve endişe içinde” bekler buldular. Taksi durduğunda, annesi koşarak inen Sabri’ye sarıldı. Ağlayarak bir şeyler anlatmaya başladı.
Cengiz Bey, “bir şeyi yok şükür, telaşa da gerek yok, bırakın nefes alsın, içeride rahat bir yer hazırlayın, uzansın ” dedi.
Sabri’nin babası üzgün ve düşünceliydi. Cengiz Bey geçmiş olsun dileklerinde bulunarak, “şimdi okula gitmem gerek, ders bitiminde yine uğrarım” diyerek ayrıldı.
Okula geldiğinde, öğretmen ve öğrencileri de telaş içinde gördü Cengiz Bey. Olayı anlatarak, “endişe edilecek tehlikeli bir durum yok” diye herkesi teselli etti. Tabi geçirdiği şoku önemsiz görerek anlatmadı.
Son ders zili çaldıktan sonra öğrenciler evlerine dağıldılar. Cengiz Bey de öğretmenlerle birlikte Sabri’nin evine gitti.
Sabri’ye yatak hazırlamışlardı, fakat uzanmadan içinde oturuyordu. Başta sınıf öğretmeni olmak üzere bütün öğretmenler samimiyetle geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Halini ve rahat tavırlarını görerek moral buldular. Sabri dinç ve kendindeydi, korkulacak durumu yoktu.
Biraz sonra öğretmenlere çay ikram edildi. Ancak Sabri’nin babasının tavırları dikkat çekiciydi. Kaşları çatık ve yüzü somurtkandı. Sabri’nin üzüntüsünden ziyade, san ki başka şeylere tavır koymuş gibi somurtkan ve ilgisizdi. Cengiz Beye ve öğretmenlere soğuk ve uzaktı.
Bu durumu fark eden Cengiz Bey, “Celil Bey bir sorun mu var acaba, yoksa biz mi yanılıyoruz. Tavırlarınız kırgın ve kızgın gibi” dedi.
Sabri’nin babası Celil Bey, sanki bu sorunun sorulmasını bekliyordu. Yutkunduktan sonra konuşmaya başladı:
“Müdür Bey Sabri’yi hastaneye götürme telaşınızdan, buradan ayrılmamanızdaki korkudan belli ki suçlusunuz. Sabri’nin yaralanmasından siz sorumlusunuz.”
“ Çocuğumun başına bir şey gelmesinden korkuyorsunuz. Birkaç komşu da bana, “başta müdür olmak üzere bütün öğretmenlerin ihmali var. Şikâyet et, hükümet hepsini hapse atsın” dediler. Benim de vicdanım el vermiyor şikâyet etmeye. Öbür yandan da çocuğumun bu hale gelmesine dayanamıyorum. Ne yapacağımı şaşırdım. Üzüntüm ondandır.” Dedi.
Bunu duyan öğretmenler şaşkınlık ve hayretle birbirlerine baktılar. Birkaç tatlı söz ve ufak bir teşekkür beklerken, böyle bir tepki kendilerini hayrete düşürmüştü.
Cengiz Bey de bu tavır ve söylemlere üzülmüştü. Fakat o öğretmen ve aynı zamanda yöneticiydi. Kendine hâkim olarak, sakin ve kararlı bir tavırla anlatmaya başladı:
“Oğlunun kaza geçirdiği yer, okulun dışında. Kaza zamanı öğle tatiline rastlamakta. Yani hiçbir öğretmenin ihmali yok.”
“Benim telaş ve ihtimamıma gelince, korktuğumdan değil elbette. Çocuk sevgisinden, merhametten, insana verdiğim değerden, öğretmen olmanın verdiği sorumluluktan kaynaklanmaktadır.”
“Görüyorum ki üzüntünüz, mantıklı düşünmenizi engellemekte. Size “şikâyet et” diyenler ise, durumu anlayıp, doğruyu bilmeden yanlış yapmışlar.” Diye sitemkâr bir tavırla konuştu.
Bu sözleri dinleyen Celil Bey mahcup olmuş, hatasını anlamıştı. Başlangıçta yabancı birinin, babadan daha sevgi ve şefkat dolu bir tavırla, bir çocuğu sahiplenmesine, koşturmasına ve üzülmesine akıl verememişti. Böyle bir ilgi ve yakınlığı şimdiye kadar görmemişti.
Cengiz Beyin, yeni ve tertemiz elbiseleri heder olmuştu. Çektiği zahmet, telaş da cabasıydı. Üstelik taksici de kendilerinden ücret istememişti. Belli ki onu da Cengiz Bey vermişti.
Peki yabancı birisi, “suçlu değilse” nasıl bu kadar fedakar ve özverili olabiliyordu. Bir türlü anlayamıyordu Sabri’nin babası. Hele Cengiz Beyin bayılmasını da duysa, kim bilir neler düşünürdü.
Bu arada “geçmiş olsun” a gelen komşular da Sabri’nin babasının tavırlarından ve konuşmalarından rahatsız olmuşlardı. Cengiz öğretmenin bunca fedakârlığını kötüye yorduğu için kendisine çıkışarak, ayıpladılar.
Cengiz Bey, bu duruma üzülse de, eğitimciliğinin verdiği tecrübeyle etkilenmemeye çalıştı. Çünkü böylesi durumlara alışıktı. Önemli olan Sabri’nin sağlığının iyi olmasıydı.
Cengiz Bey konuyu fazla uzatmamak ve ortamı germemek için, “geçmiş olsun” temennilerinde bulunarak müsaade istedi. Öğretmenlerle birlikte evden çıktılar.
Yolda giderlerken öğretmen arkadaşları Cengiz Beyi teselli etti. O’nlar da Sabri’nin babasının konuşmalarından alınmışlardı.
Cengiz Bey, “arkadaşlar öyle sanıyorum ki Sabri’nin babası üzüntüsünden nasıl davranacağını bilemedi. Tabi bazıları da kışkırtıcı telkinde bulunmuşlar, etkilenmiş. Sakinleştiğinde daha mantıklı düşünecektir.” Dedi.
Birbirlerine iyi akşamlar dileyerek ayrıldılar. Cengiz Bey bu gün hayli yorulmuştu. Üzüntüsü de yorulmasında etkili olmuştu. Eve geldiğinde, erkenden uyudu. Uzun soluklu bir uykunun kollarında, sabahleyin gözlerini açtı.
Üzüntüsü ve yorgunluğu kalmamıştı. Kahvaltısını yaptıktan sonra okula gitti. Her günkü mutat işlerine devam ederken, birisi kapısını çaldı, “giriniz” diye seslendi. Kapı açıldığında, Sabri’nin babasını karşısında gördü.
Tebessümle yerinden kalkarak, “hoş sefa geldiniz, Sabri nasıl, umarım daha iyidir” dedi. İlgi ve iltifat ederek, oturması için yer gösterdi..
Sabri’nin babası tedirgin ve mahcuptu, ellerini ovuşturarak, “çok iyi müdür bey, evin içinde geziyor, kapıya bırakmıyoruz şimdilik. Fakat ben çok mahcubum. Dün sizi çok kırdığımı anladım. Cahilliğime verin ne olur.”
“Sizin telaşlı ve kendinizden geçercesine gösterdiğiniz gayretinizi anlayamamışım. Şimdiye kadar çocuklarımızı böylesine sahiplenen, onlar için heba olan öğretmen görmemiştik. Bu yüzden davranışlarınızı kötüye yordum. Bu sıkıntıya, ancak suçlu birisi katlanabilir sandım. Çünkü böyle fedakârlık ve sevgi örneği hiç görmedik” dedi.
Cengiz Bey mütebessimdi, böyle olacağını tahmin etmişti. Dün eleştirildiğinde de üzülmüş fakat hayal kırıklığı yaşamamıştı. O, “iyilikleri, güzellikleri, vefayı” takdir edilsin diye yapmıyordu ki. Karakteri buydu, böyleydi işte.
“Sabri bizim de çocuğumuz, ne yapsak azdır elbette ki” dedi. Sonra da, “sen tatlı canını sıkma, önemli olan Sabri’nin sağlığı, durumu anladığınıza göre konu kapanmıştır.” Dedi.
Sonra da, hadi sana bir çay ikram edeyim diye hizmetliyi çağırdı. Sabri’nin babasının çay içecek yüzü yoktu. Özrü de kabul edildiğine göre bir an evvel okuldan ayrılmayı yeğledi.
“Bana müsaade, tarlaya gitmem gerek müdür bey, çayı bizde içeriz Sabri’nin yanına geldiğinizde” diyerek kapıya yöneldi.
Cengiz Bey durumu anlamıştı, belli ki mahcuptu, daha fazla üzülmesin diye ses çıkarmadı. Kapıyı açarak güler yüzle uğurladı.
Sabri’nin babası okuldan ayrılırken teneffüs zili çalmıştı. “Şimdi öğretmenler meraktan odamı basar”, diyerek geri döndü. Koltuğuna oturmuştu ki kapısını tıklatan içeri girdi.
Az sonra öğretmenler çaylarını yudumlarken, Cengiz Bey de gelişmeleri onlara aktarıyordu.
Yüzünde tebessüm vardı, huzurlu ve müsterihti.