En sevdiğin kafedeyim şuan.  En sevdiğin yere, cam kenarına, oturmak isterdim ama orada oturan bir çift vardı. Rahatsız etmek istemedim onları. Aslında bu kafeye paramın nasıl yettiğini merak ediyor olabilirsin. Sorma işte. O kadar sorman gereken soru varken bana bunu sorma. Hakkın da yok zaten. Senin beni sevmemeye, benim seni sevmeye hakkım yok. Garson oturur oturmaz yanıma geldi. Üstümde yırtık siyah bir ceket var. Benim parasız olduğumu anladı. Soğuktu sesi.  Karşımda durup ne istediğimi sordu. ‘’Buradaki çiftler ne içiyor?’’ diye sorunca ‘’Kahve’’ dedi. Bende kahve istedim. Şaşırmıştı. Benim gibi bir adamla kim kahve içecekti. Ben bile şaşırmıştım çünkü iki tane kahve istemiştim.  Emin olup olmadığımı sordu. Değildim. Ama kahveyi yine de istedim. İki kişilikti oturduğum masa. Kahvenin ikisi de geldi. Birini karşıma koydu garson. Diğerini de önüme… Ben şu önümdeki acı kahveyi içerken yazıyorum sana bunları. Kahvelerin biri acı biri tatlıymış öyle dedi garson. Herkes benim acı kahveyi istemeyerek yudumlayışımı, diğer tatlı kahvenin soğuyuşunu izliyor. Ben acı kahveden nefret ederim biliyor musun? Ama cesaret edemiyorum tatlı kahveyi içmeye. Çünkü o ikinci kahveyi içersem… Bilmiyorum, sadece kahveyi yalnız içiyorum işte. Belki soğumadan geldiğinde fincanı boş görmeni istemiyorum. Gerçi geleceğin bir ihtimal ama olsun. Ben yine de içmiyorum kahveni. Ben sadece kahveyi yalnız içiyorum, kim bakacak falıma?