Bir zamanlar Hindistan’da muktedir bir kral ile görkemli sarayı vardı. Sarayın bahçesindeki meyve ağaçlarında yaşayan maymunlar, kralın sunduğu zengin yiyeceklerle keyifli yaşıyordu. Daha da çoğalsın diye her gün yiyecek geliyor, çalışmadan, üretmeden hazıra konuyorlardı Üstelik kralın muhafızlarından korktukları için aslan kaplan gelemiyor, güvende oluyorlardı. Ahali bu halden memnun üstelik de güvendeydi. Muz da az geliyor diye şikâyet etseler bile kimse saray ormanından çekip de gidemiyordu. Özgürlüğe düşkün olan birkaç maymun ayrılmıştı. Onlara budala denmiş, alay bile etmişlerdi.
Ancak bu huzurun gölgesinde bir felaket büyüyordu. Bu sarayın mutfağına obur bir koç dadanmıştı. Koç, o mutfağa giriyor, yiyecekleri çalıyor, aşçılar çileden çıkıp onu kovalıyorlardı. Üstelik kral, saraya daha çok at getirtmiş, bir savaş çıkacak gibi hazırlıklar çoğalmıştı.
Yaşlı ve bilge maymun, kuşkulara kapılmıştı. İnsanlar; binilmeyen beygiri, koşamayan aygırı, süt vermeyen inekleri asla da beslemezdi. Koçlar eti, yünü için, inekler de sütü için bu saraya toplanmıştı. Meyvesiz süssüz çalıya karaltısı artsın kimse gübre taşımazdı. Maymunlar kuşlardan çirkin, ördeklerden bile pisti. Eti yenmez, sütü olmaz, kılı kokmuş maymunları kral niye besliyordu?
Bilge maymun çok düşünmüş su sonuca ulaşmıştı. Maymunun yağından başka insana faydası yoktu. Kaynar kazanda pişmeden maymun yağı çıkmıyordu.
Halkını topladı ve titreyen ama emin bir sesle konuştu:
"Dostlarım, bu ormanı ve sarayı hemen bugün terk edelim! Bu koç bizim başımıza felaketler getirecek. Yine mutfağa girecek aşçılar ocakta yanan odunla koça vuracak, koçun tüyü tutuşacak! Can havliyle kaçar iken samanlık da tutuşacak, samanlık tutuşunca da yangın da çok yayılacak, samanlığın yanındaki hara da alev alacak! Haradaki atlar yanıp bir felaket oluşacak!”
Ahali öne toplanmış dinlemeye başlamıştı. Tellal maymun öne çıkmış “Ocaktan sıçrayan çıngı Tencerenin takırtısı, sarayı mı yakacakmış” diye itiraz etmişti. Bilge maymun devam etti:
" Bir kıvılcım bir samanı, tek saman bir samanlığı, samanlıklar ormanı da sultanı da yakabilir. Bu samanlık da yanarsa ahırdaki atlar yanar, ağır yaralar da alır. Bilirsiniz ki hekimlerin kitaplarında 'At yanıklarına en iyi gelen ilaç, maymun yağlarıdır.' yazar
Velhasıl işte akıl bağırıyor! Şu inekler sütü için; bu beygirler binmek için, maymunlar da yağı beslenmiyor mudur sizce! Pis pis kokmamızdan öte faydamız nedir krala?
İşte o gün geldiğinde yahut harp çıkmadan önce; kral, bizi toplatacak atları kurtarmak için kaynar kazana atacak, yağımızı çıkartarak atlara yağ yapacaktır.
Fayda görmeyen kraldan ikram ummak ahmaklıktır. Maymunun canı yağından elbette ki kıymetlidir. Haydi buradan gidelim! Yuvamıza, işimize, özümüze dönmeliyiz!
Akıl bağırdığı vakit kulağını tıkayanlar celladının palasını bileyen mahkûm gibidir. Lakin, düşman dost görünmek için ya ahmağı ya ajanı ahaliye lider yapar. Maymunların lideriyle kabinesi sinirlenmiş ama gülüp geçmişlerdi. "Sen artık bunamışsın! İttifaktan vaz geçerek yüce kralın sunduğu rahat hayat, hazır yemek, huzur dan mı olacağız? Bir koçun hırsızlığıyla yağımızın ilgisi ne?
Bilge Maymun cevap vermiş “Düşmanından ikram alan düşmanın kılıcı olur. Besleme kalıp can verip soya ihanet etmeyelim.” Diye tekrar uyarmıştı.
Lider ile kabinesiyle yandaşları öfkelenmiş: “Kral, Tanrı’nın adına konuşan sözcü değil mi? Kutsanmış kul olmasaydı Tanrı, onu seçe miydi? Demek ki kralın sözü Tanrı’nın da buyruğudur. Yüz bin asker, bunca millet krala can feda derken; bunamış bir ihtiyarın aklına mı kanacağız! Diye itiraz etmişti.
Bilge Maymun çaresizce uzun uzun yalvarmıştı: “Bu ezber doğru mu sizce? Ulu Tanrı dileseydi herkese tek inanç verir; idraksiz akılsız ve fikirsiz, ağaçtan farksız olurduk. ( İç güdü doğmadan evvel, akıl doğduktan sonra var. Ulu Tanrı inancı da aklı da bahşetmiş bize. Doğru yönde inanmalı, doğru anda düşünmeli, vakti geldiği zamanda iç güdüyü duymalıyız. ) Akıl artık bağırıyor: “Muktedirin atına yağ olmak için köle kalma? Her tercih başka kaderdir. Canımızı almak için midemizle bağladılar. Kral sözü, Tanrı emri diye bizi susturdular. İnanmak idrakten üstün diye bizi kandırdılar.
Vezir ile yandaşları, “defol! “Diye bağırdılar. Taşlar ile sopalarla onu ormandan kovdular.
Bilge Maymun, ağlayarak o ormanı terk ederken “umarım ben yanılırım” diye dualar etmişti. Lakin, kader çöl gibiydi. İşarete aldırmayan, pusulası da olmayan olsa bile anlamayan doğru yönü bulamazdı. Bilge Maymun işarete bakıp zıt yöne dönmüştü.
Aylar sonra Bilge Maymun olanı biteni duydu. Hırsız Koç mutfağa dalmış, aşçı yanan odun ile koçun sırtına vurmuştu. Tüyleri tutuşan koç da samanlığa doğru kaçmış, samanlık alev alınca, yanındaki haralarda tutulan atlar yanmıştı.
Mide için hain olan hak edermiş kaynar kazan!
O gün ile ertesin gün ormana yemek gitmedi. Sonraki gün ellerinde bir sepet muz ile gelen kralın has adamları maymunların liderini muz gösterip çağırmıştı. Lider ile kabinesi koşturup hemen gelmişler, kralın adamlarıyla o saraya gitmişlerdi.
Çığırtkan ile tellallar az sonra ormana gelmiş “kral ziyafet veriyor “diye ilan etmişlerdi. Maymunların çoğu koşmuş, yüksek duvarlı kalenin meydanına dolmuşlardı. Maymunlar muza atılmış askerler de ağlar ile maymunları toplamıştı. Kaynar kazanlar kurulmuş, kesilen maymunlar ise üçer beşer haşlanmıştı. Maymunların yağlarıyla atlar tedavi edildi.
Bilgi intikam isterse zerreden atom patlatır!
Bilge Maymun, hikâyeyi öğrenmişti. Üzüntüden hasta olmuş, intiharı düşünmüştü. Kederden gözünü açıp kendine de geldiğinde. Kraldan intikam için ant içmeyi tercih etti.
Haftalar, aylar boyunca onlarca plan kurmuştu. Bunlara aklı yatmamış daha uygun çare için kapı kapı, bilge bilge, alim alim dolaşmıştı. Kral ile ordusunu yok edecek çareleri hiçbir yerde bulamadı.
Budizm’in kadim iblisi Rakshasa’yı hatırlamış, Rakshasa’ya ulaşmanın çaresini aramıştı. Sorduğu bir âlim ona şu sözleri söylemişti. “Rakshasa güzel bir kadın, belki yaşlı bir bilgedir? Belki de gece iblisi kılığında geziyordur. Arasan bulunmaz ama azmin o yola girmişse aklında getiren o dur. Er geç yahut pek güç olur azmin ile ara onu. İşaretlerin çıktığı menzili kaçırma sakın. İzleri akılla oku azminle menzile ulaş. Eğer layık olmuş isen fırsatın yoluna çıkar. İşareti anlayanlar düz çölde vahayı bulur. Gönlün, gözün, kalbin körse Güneşi de göremezsin.
Bilge Maymun, o sözleri layıkıyla idrak etmiş, yerken, içerken uyurken işaretler beklemişti. Aylar sonra aradığı izlere denk geliverdi.
Akıl, kuşu uçak yapar, iblisle ortak da olur
Bir ormanda gezinirken hiçbir vakit görmediği güzel çiçekler görmüştü. Hiçbir zaman duymadığı kuşların sesi duydu. İleri de büyük bir göl, yakınında yemiş dolu birçok ağaç görünmüştü. Gölün içine uzanan yarımadanın içinde akan bir pınar da vardı. Bilge Maymun her nedense çok acıkmış, susamıştı
Göle giden kumlu yolun görünüşü muhteşemdi. Yol kenarı sütun gibi ağaçlarla dizilmişti. Ağaçlar meyve yüküyle dallarını suya salmış, birkaç iri balık ise kıyısında çırpınıyor, şişmanlıktan gezemeyen tavukları görüyordu. Göle doğru koşturacak bunca güzel sebep varsa bu işte iş olmalıydı. Oysaki bu güne kadar talihi hiç rast gitmemiş, hiçbir nimet bunca kolay ayağına gelmemişti.
Her şey bunca mükemmelse bunda terslik olmalıydı. Bilge maymun kumlu yolda ayak izlerine baktı. Gördüğü ayak izleri hep göle doğru gidiyor, lakin gölden geri gelen ayak izi görmüyordu.
O âlimin söylediği hikmetleri hatırladı. “Aklınla izleri oku; azminle menzile ulaş. Layık olduğun vakitte aradığın seni bulur “
Bilge Maymun, “izler hep göle gidiyor, ama dönen hiçbir iz yok. Öyleyse geleni yiyen gölde bir canavar vardır” diyerek orada durdu. Lakin açlık ve susuzluk onu bitap düşürmüştü. Neden bu kadar susamış ve böyle yer denk gelmişti. Eğer suya koşar ise öleceğine hükmetti.
Kamışları teker teker keserek boru yapmıştı. Boruları çok uzaktan pınara doğru sevk etti. Çok güç bela olsa bile pınardan suyu çekmeyi eni sonu başarmıştı.
Aniden hava kararmış, karşısına ateş gibi devasa gözler çıkmıştı. Karanlık yüzlü Rakshasa, öfke ile bağırmıştı. “Ağacımdan meyve çalan, gölümden inci toplayan, pınarımdan sular içen Kim varsa hepsini yuttum. Nice insan, nice filler nice maymunun içinde senden daha akıllısı gelmemişti şimdiye dek.” Bilge Maymun sükûnetle şöyle bir cevap vermişti. “İstemiş olsaydın eğer şu anda beni yemiştin. Bunca zaman beklediğin belki de ben olmalıyım? Eğer bana beş on inci, altın ve zümrüt verirsen, bu gölden çıkardım deyip insanlara anlatırım. Binlerce asker getirtip bataklığa gömdürürüm.”
İblis Rakshasa, Maymunun zekasına hayran kalmış, ona inciler, zümrütler, gerdanlıklar da vermişti. İkisi ittifakı kurup bir de plan yapmışlardı.
Hırs ile kararan gözü Güneş bile ayıltamaz. Hırs ile koşturan ayak peynir değil kapan bulur.
Bilge Maymun, kralın şehrine gelip elindeki inciler ve zümrütler ile dolaşır. Bunları bir gölden bulup çıkardım diye konuşur. Tüm bunlar kralın hemen kulağına gider. Bilge Maymunu alarak Krala götürmüşlerdir.
Kral: "Bunları nereden buldun?"
Maymun: "Haşmetlim, ormanda saklı bir göl var. Güneş batarken bu göle giren mücevher topluyor. Göl çok büyük incisi çok. Ordu götür çok bulunsun, başkasına da kalamasın .
Bilge Maymun Kral, ile ordusunu göle getirmiş kendisi bir dala çıkıp Kral ile kalmıştı. Tüm ordu göle girince, İblisler meydana çıktı. Kimisi batağa düşmüş kimisi de yem olmuştu.
Bilge Maymun ağacın tepesinden krala sesleniverdi.
Ben artık ölsem de olur. Tanrının bahşettiği son, anlar boşa geçmemeli? Bir saniye birkaç yıl ve nesli bile geç bırakır. Atların kurtulsun diye halkımı at yağı yaptın! Ben de bu son anlarımda sultanlığını bu göle gömdürüp intikam aldım. Adalet çok geç kalmadı, seninle ödeşmiş olduk.
Bu anlatının iskeleti Pançatantra adlı eserdeki Maymun ve Timsah adlı fabldan alınmış eti, sütü tarafımdan sizlere aktarılmıştır.
Hindistan krallarının aptal şehzadelerine bilginin, erdemin, ahlakın, cömertlik, tok gözlülük ve hoş görünün kıymetini anlatan Kelile ve Dimne ve Ezop Masallarının atası Pançatantra kitabına ve onu 1970’li yıllarda Türkçe ’ye çeviren Dr. Kemal Çağdaş’a şükranlarla….