Kurtuluşun Felsefesi
Bayram Kaya · 22.05.2013
· Makale
Bu Eser 24.05.2013 Tarihinde Haftanın Yazısı Seçilmiştir
Bu yazım, Kurtuluş Savaşı Öncesi Sırası Sonrası Durumlar
isimli; 'Kurtuluşun Felsefesi' yazı dizimin içindeki bir bölümdür.
Kurtuluşun felsefesini, sadece bir bağımsızlık savaşı
olacakla anlamak ve algılatmak, ancak cahil bir aydın zavallılığıdır.
Kurtuluş savaşı acil bir durum oluşla öne çıkıp düşman
işgalinin herkeste yarattığı infiali seslenilme düzlemine hitap eden bir ortak
konsensüstü durum olma nedeniyle; hemen yanında bir ikinci asıl meselede
saltanata karşı verilecek olan egemenlik savaşıydı. Bağımsızlık savaşı,
saltanata karşı mücadelenin hem kendisiydi; hem kıvılcımı oluşla, gecikmiş bir
tarihsel zorunluluğu, bu fırsat duruma; bilinçli bir denk düşürmeydi.
Saltanata karşı verilecek egemenlik savaşının fikri ve
siyasi oluşumu 19 yüz yıl da zaten Osmanlı içinde gerçekleşmişti. Bu oluşum,
yayılabileceği kadar aydın ve etkin çevre içine yayılan bir sınırlılık olmaktan
öte de, gidememişti.
Bu oluşumun sınırlı ve akim kalması tarihsel süreç
bağlamında vakti gelmiş bir süreç olmamasından kaynaklı haksız oluşundan
değildi. Aksine, Osmanlı halk kitlelerinin; güncel dünya akışıyla beraber
güncel sürece şekil veren ve güncel süreci belirleme meşruti muktedirlikten
yoksun oluşla, sürece uzak olmasından doğan büyük bir sorundu.
Osmanlı halk kitlelerinin ezici çoğunluğu, toplumsal hayatı
düzenlemeye ne katılımcıydı ne de istekliydi. Halk güncel toplumsa hayatı
düzenlemeye katılımda bir meşruti etki olmanın bihaberinde oluşla emsallerine
göre hani neredeyse dünyada müstesnaydı. Ve geniş halk kitleleri bunu anlamaktan
çok çok uzaktı. Halk egemenliğini halka anlatacak bir tek seslenme düzeyi
vardı. Bu düzey de, dinsel mantığın söylemiydi.
Dinsel mantığın kendisi, ittifak dönemlerden beri mutlağın
alanını oluştura oluştura, mutlak bir yönetimi ortaya koymuştu. Mutlak
yönetimler süreç içinde az çok gevşemeler yapsa da dinsel mantık feodal
düzenle, iyice bir iç içe olup, mutlağın alanı içinde olmayı; özellikle İslamla
ve Hiristiyanlıkla yeniden ve yeniden bir güzel işlemişti.
Dinsel mantığı kullanan çevreler de, bu mantığı
ezberlemekle; halk egemenliği kavramını anlamaktan hayli uzak olunca, Osmanlı
ahalisinde bu sorun hani neredeyse bir çıkmazdaydı. Dünya 1789 hareketi ile
insanlık kültür mirası içindeki mutlaktı yönetim alanında az çok gevşeme yapan
düşünme dalga salınımlarını büyütüşle, mutlağın alanına girmeyi başardı.
İnsanlık kültürü, mutlak yönetimler içinde; az az meşruti
yönetim nişlerini de ortaya koydular. Böylece meşruti yönetimlerle, mutlağın
alanına girilip; insanın pozitif bilimsel aklıda süreçte egemenleşmeye başladı.
Dini anlama ve dini mantıklı kültür, mutlak bir egemenci
feodal kültürdü. Dünya bu alanda, meşruti mücadelelerini oturtmuşken; Osmanlı
19 yüz yılın üçüncü çeyreğine değin hala, mutlak bir tanrı gölgesi olan “Ulul
emre itaatti” ilkeli, halife sultan olan; padişahlarca yönetilecekti.
1516-1517 yılları arasında halifeliğin Osmanlıya geçmesi
mücbir ekonomik ve siyasi sebeplerle oldukça yararlı bir amaçlamaydı. Hilafet o
günler için imparatorluk ülkülerine de çok uygun bir sosyal nedensellikti.
İmparatorluklar döneminin, hani neredeyse sondan bir önceki
demi olan, süper nova görünümlü patlamaları, Haçlı din savaşları ile kutsal
ittifaklı imparatorlukları kurucu dönemler; sosyal dilli, dini söylemli
kontrolleriyle hem başarılı olmuştu, hem kendi sonunu hazırlayan bir tarihsel
kaçınılmazlığa doğru olucu gidişattı.
O dönemler hala sosyal totemi nedensellikleri, toplumsal
nedenseler yerine konma yeğlenmesi içinde oluşla, sosyal elci söylemler sahte
ve yanıltan bir totemi oluştu, dinsel mantıklı, ajitenin kullanıldığı
dönemlerdi.
Bir tarihsel dönemin hareketi, ne olursa olsun; doğmuş
olanla ve doğmakta olanın kavgasından başka bir şey de değildir. Hristiyanlık
ve İslam bir feodal kültür içinde doğmakla 18. yüz yıla kadar misyonlarını
tamamlamışlardı. Bunlar da doğmakta olandan ötürü ya kendilerini değişip
dönüşeceklerdi; ya da kendi sonlarına boyun eğeceklerdi.
Olan her şey, olumlu olumsuz yanlarını bir arada taşır. Söz
gelimi bir ilahiyatçı olan Luther yeni olan Alman burjuvaziliğinin ideoloji kuramcılığını
yapıyordu. Yani Protestan din eylemleri ve din savaşları hareketçisi olan
Luther, bir burjuva ideoloğudur. Luther güncelin siyaseti ile 1525 Protestan
köylü ayaklanmasında BURJUVAZİYE karşı FEODALLERİN yanında savaştı. Çünkü bir
burjuva öğretisi olan serbest pazar ilkesine karşı oluşla feodallerle iş
birliği içindeydi.
Söz gelimi 1618-1648 Otuz yıl din savaşının da bu bağlamda
içeriklerinin olduğu görülmelidir. İşte Halifeliğin Osmanlı’ya geçmesiyle
halifeliğin olumlu olan yanları kadarla halifelik olumsuz yanlarını da
Osmanlı’ya taşımıştı. Bu taşınma ile sözgelimi Padişahlar “Allah’ın
yeryüzündeki gölgesiydiler”. Başta bu sosyal birleştirici söylem ve ittifakı
anlaşma olan eylemsellik; imparatorluk ülküsüne ideolojik bağlamda oldukça
katkılı olmuştu.
Emirül müminin olan padişahların yönetme gücü, Yüce Tanrıdan
meşruiyetliydi. Yanlış bilmiyor isem Topkapı Sarayı, girişi kapısında da,
"Padişahlar, Allah'ın yeryüzünde olan gölgeleri olma" meseleleri
yazılıydı.
Bin yıllarca hayatının her alanını dine göre ayarlamış
Osmanlı ahalisine siz, her konuyu; dini düzlemde seslenmek ve algılatmak
zorundaydınız. Savaşa gitmesini de; matbaayı, ilacı kullanmasınıda, vergi
vermesini de, evlenmesini de vs. her şeyi dini bazda açıklamak zorundaydınız.
nedensel bilmeleri gerekmiyordu. Dini olucu bilsinler yeterdi.
Osmanlı halkı bunun dışında bir hitap düzlemine açık
değildi. Başka tür her bir söylemlerin alan kapsamı, Osmanlı ahalisine “muzır
düşünce” oluşla kapalıydı. Bir tanrı adından bahsediliyor gibi padişah adını
“destur” demeden ağzına dahi alamazdı. Öğreti ve erdemleri bunu gerektiriyordu.
Yararlı bir kul olma, böyle ortaya konuyordu.
Bin yılların ezilmişliğinde ya da mutluluğunda; böyle
koşullanmış sosyal yapının üzerindeki bu yöneten, buyuran ve bu buyruklara göre
kendisini düzenleyen kuldan (tebaadan) baskıyı kaldırırsanız eğer; ahali ne
yapacağını bilemez.
İşte davul zurna eşliğinde var olan ve malumun ilanı olan
“saltanata karşı egemenlik savaşı” bağımsızlık savaşıyla birlikte gölge harekât
olarak başlamıştı. Önceden süreçsel bir birikim olan bu karşı oluş adımlarını
bağımsızlık savaşı eşliğinde, böylesi bir kurtuluşçu geleceğe doğru kademini
sağlam atmıştı.
Bu uğurda saltanata karşı oluşun atılan adımlardan biri olan
meclisin açılmış olmasını bir yana bırakın; daha 1919 Yılında Sevgili Gazi
Sivas’ta iken Sivas kongre sonrasında Heyeti Temsiliye tavassutlu “İradeyi
Milliye” “millet iradesi” diye bir gazete çıkarılması kararını, kongre almıştı.
Bu şifre mutlağın alanına sokulmanın, mutlağın alanına duhul edilecek olmanın,
bilinci ve her bir diğer bilinçlere de dolaylı ve zımni seslenmenin kararıydı.
Evet, bu isim tesadüfi bir isim olmayıp hem bağımsızlık
felsefesine, hem de saltanata karşı oluşan halk iradesi egemenliğine gönderme
yapan çabalı gayretin, mücadeleci yol haritasıydı. Bu isim, kadro farkında olsa
da, olmasa da; malumun ilanı oluşla, açık açık bir mesajdı. Öyle ki bu mesaj
dahi, çoğunluk dünyasınca kavranamıyordu.
Bunun teşvikkârı ve açılımı Mustafa Kemal’deydi. Hadi
diyelim ki bu mesaj anlaşılamadı. Daha sonraki adımlardan bunu çıkarmamak için
kör olmak lazımdı. Bu sadece bağımsızlık savaşının iradesi olmayıp, saltanata
karşı millet iradesini ortaya koyan TBMM’nin açılması işi de o zamanlar
ortamına, malumu ilan etmekti.
Millet iradesi; “iradeyi Milliye”, ismi kavramı içinde;
“milletin kendi azim ve kararı, milletin kendi kurtuluşu olacaktır” deyişle;
vatanın ekonomik, siyasi ve fiili kurtarılma azmi, ulusun yönetimsel azmi
oluşla; demokrasi, hukuk, yasama, yürütme, yargı gibi erkler ayrılığı
işlerliğini tüm kurum ve kuralları olan prensiplerinin o gün şartlarında hakkıyla
olmasa da ilke ve esas oluşla temelleri atılacaktı.
Esasen bunları tüm kurum ve kurallarıyla kurucu felsefede
beklemek tam bir yanılgı ve insafsızlık olurdu. Çünkü demokrasi gibi bir araç;
girişen, yeni yeni olan sosyo-toplumsa bağıntılara göre ortaya konurdu. Güncel
girişen sosyo-toplumsa bağıntılarınız yoksa ve kurumlaşmamışsa, bunları nasıl
demokratikçe düzenle ihya ederdiniz.
Hele genel çoğunluk olacakla; Allah’ın gölgesindeki hazır
reçeteli direktiflerle yönlenmeye alışmış; olmakla padişahsız edemeyen bir
yapıya; demokrasiyi kazandırma, bu yapıya demokrasiyi teslim edip,
sahiplenmesini beklemek; o günden bugüne olan sosyal tarihsel oluşan hareketler
içinde bu olmazlıkları çıkarmanız çok ta zor olmasa gerektir.
Daha sonra İradeyi Milliye pekişmesini bir kez daha
vurgulamak için 1922 yılında ‘Hâkimiyeti Milliye’ de denen; ‘Milletin
egemenliği’ sözü, Cumhuriyetin ilanından önce bir kez daha gazete adı oluşla
dile getirilip; bilinçse hazırlık ve bilinçsel dönüşümlerine gayret edildi.
Egemenliğin ulusun olma mesajı da gerektiği kadarla verilmiş oldu.
Yukarıdan da söylediğim gibi: “Kurtuluşun felsefesini sadece
bir bağımsızlık savaşı olacakla anlamak ve böylece algılatmak, ancak cahil bir
aydın zavallılığıdır”. İşte bunun kodlarını kurtuluşun düşüncesi hareketleri
içinde adım adım okumak ve somutça görmek; çok çok olasıdır.
Kurtuluşun ana felsefesindeki akıl, yolun kodlarını yürüme
zemini üzerine bir bir döşemişti. Bundandır ki bir gazete isimleri de mücadele
içinde rast gele ağızdan çıkan bir söylem değildiler. İradeyi Millet ve
Hakimiyeti millet gibi isimler kongre üyelerine ya da halka ruh okşayıcı gelmiş
olabilirdi.
Ama hiç kuşku yok ki bu kavramlar Mustafa Kemal'in ve kimi
arkadaşlarının kafasında dönüşümsel fırtınalar kopartıyordu. İradeyi Milletin
herkese görünür açık yüzü, işgale direnmek ve bağımsızlık hareketi iken; genel
gidişat olan bağımsızlığın paralelindeki gebeliğin ulusal egemenlik formasyonu,
birincisi gibi asıl olandı.
♡
1 beğeni · 0 yorum