KUŞ SOFRASI

 

   - Bizim buranın kuşları ekmek ufağı yemiyor.

   - Ne biliyorsun, gördün mü?

   - Geçen hafta ekmek döktüm çimlerin  üstüne... Yemediler. Sonra o ekmekler kurudu, çürüdü, küflendi.

   - Buğday döktün mü?

   - Bir ara buğday da döktüydüm. Onlar da toprağa karıştı, ekin çıktı yerinden.

   - Demek ki burdaki kuşların doğada çok yiyeceği var. Sana gerek kalmıyor.

   - Demek ki...                                        

   Biraz daha yürüdük. Erken yaşta ihtiyarlamış, adım atmaya dermansız bacaklar, her büküldükçe ağrıyan dizler, bastıkça şekil değiştiren ayaklar biraz hareket görsün, biraz açılsın istemiştik. Fazla uzağa gidince geri dönecek mecalimiz kalmaz belki diye yakın yerlerde yürüyorduk. Dere kenarındaki patika, sadece dizler için değil, yürekler için de idealdi. Temiz havayı derin derin soludukça evde neye kızmıştım, gece niye uyuyamamıştım hepsini unutuyordum.                                     
   Yan yana yürüyen iki şişman kadın...  uzaktan bakınca komik görünüyorduk büyük ihtimal. Yürürken zorlanıyor, yokuşlarda tıkanıyor, durup soluklanıyor yine devam ediyorduk.

   İkimiz de aynı memlekettendik. Birimiz şehirli birimiz köylü, birimiz memur kızı birimiz çiftçi kızı, birimiz okumuş, öğretmen olmuş birimiz 5’i bitirmiş. Sonra ikimiz de gurbete gelmişiz, ikimiz de içimizde büyük bir boşluk taşıyoruz. Önceleri, o tuhaf boşluğu bir şeyler yiyerek doldurmaya çalışmışız. Gece uyanıp acıkmalar, gündüz atıştırmalar, çocuklar okula gider gitmez yapılan uzun, kahve çikolata sohbetleri, her can sıkıntısında kaşıklanan dondurmalar... Yüz kiloyu geçince ancak anlamışız, o boşluğun hiç bir zaman dolmayacağını.                  

   Yağmur da olsa fırtına da kar da... Biz her gün yürüyecektik, ciğerlerimize çektiğimiz  oksijen, beynimizi de rahatlatacak, en azından neye kızıp küseceğimize kendimiz karar verecektik.                               

   Sonbaharla kış birbirine karışmıştı şu günlerde. Yapraklar dökülmüş, kuşların terk ettiği yuvalar, ağaçları, kış gelince yalnızlaşmış yazlıkçı sitelerinin garipliğine döndürmüştü.

   - Kuşlar kalmamış ki ayol... Hepsi gitmiş, bak yuvalar bomboş...

   - Onları demiyorum. Karatavuk var, güvercin var, kumru var, serçe var...

   - Ama bak buralarda da çok çalılık var. Hepsinde de yemiş... Kimse toplamıyor ki... Çoğunu  ben de tanımıyorum gerçi.

   - Yarın kar geliyormuş, bak bakalım kuşlar yiyecek bulabilecek mi?

   - Kar yağınca da yürüyeceğiz değil mi?

   - Tabii ki... asıl karda yürüüceez, şöyle ayak izlerimizi çıkara çıkara... Biz küçükken köyümüze çok kar yağardı. Ellerimiz morarana kadar oynardık. Ayakta örgü çoraplar, lastik pabuçlar, üstümüzde dörder beşer kazak... Üşütecez, hastalanacaz diye bir derdimiz yoğudu. Eve gelince zobanın başında, anamızdan da azar yiyerek üstümüzü denişirdik. Belki ateşlenirdik de... amma bir tarhana çorbası iyi gelirdi ıscacık içerdik.

   - Bilmem... Ben küçükken kar görmedim. Sizin köye kar yağardı, bize de soğuğu gelirdi. Yağmur birikintileri buz tutardı. Bilmeden basıp da düşmemek için yere bakarak yürürdük o kadar.

   - Oğlanın okulu, bir haftalığına, Tesin’de bir dağ moteline götürüyor çocukları. Dün babasıyla çıktık alış-veriş yaptık. Kayak montu, pantolonu, eldiveni... Bir de kartopu oynasın diye başka bir eldiven daha... Başlık, kulaklık falan...

   - Senin gibi lastik pabuçla, eldivensiz, sadece dört beş kazakla kaymayacak yani.

   - Hee yaa... Öyle olduğunu düşünsene... Çocukta zaten astım var, bir de zatürre olsun tam olsun. Yok bacım yok... Şimdiki  çocuklar bizden daha dayanaksız. Kaloferli, sıcak sulu evde büyüttük. El bebek gül bebek... Benim çocukluğumla kıyaslanamaz ki...

   - Burdaki standartlar kimin çocukluğuyla kıyaslanır ayol...                

   Havadan sudan, çocuktan kocadan, illâ geçmişten konuşa konuşa yürüdük. Yarın aynı saatte buluşmak üzere evlerimize döndük.
   
   Gece kar yağışı başladı. Evdeki kuru ekmekleri küçük küçük doğradım, yarın yürürken karların üstüne serpecektim, kuşların minik kursakları soğuk yemişlerle üşümesin diye.                         

   Ertesi gün çocukları okula gönderdikten sonra sıkıca giyindim, spor ayakkabılarım yerine botlarımı giymiştim. Arkadaşımı pencerede bekledim. Onun sokağın başına geldiğini görünce ekmek torbamı da alıp aşağı indim.

   - Günaydın.

   - Günaydın.

   - Şal, bere, eldiven, bot...Üşümeyeceğiz  bugün.

   - Çok terlemeyelim de...

   - Kuşlara ekmek hazırladım.

   - Belki seninkini yerler.                              

   - Biz vazifemizi yapalım da onlar isterse yemesin.                                 

   Yürümeye başladık. Bir yandan da ekmekleri serpiyordum. Kar, her tarafı bembeyaz yapmıştı. Derin bir sessizlik vardı. Ağaçlarda yaprak kımıldamıyordu, kuşlar bile adeta kaybolmuştu. Her adımda botlarımızın altından gelen hışırtılardan ve karın kendi türküsünden başka hiç bir ses duyulmuyordu. Yerlere ayak izimizi, büyük bir zevkle, bırakıyorduk. Asfaltta da araba lastiklerinin izleri vardı.  Her zaman yanından geçerken durup selam verdiğim, güneşin o anki pozisyonuna göre fotoğraflarını çektiğim ceviz ağacının önüne geldik. Gördüğüm manzarayla donakaldım. Elimdeki torbayı içinde kalan bir kaç kırıntıyla birlikte saklama gereği duydum.

   Ceviz ağacının altında bir çok serçe, güvercin, kumru, karatavuk, sığırcık karın içinde oynuyor gibiydiler. Cıvıl cıvıl sesleri, mutlu mesut haykırışları birbirini takip ediyordu. Yazlıkçı kuşların terk ettiği yerde yörenin daimi sakinleri, yere düşen  cevizleri, oturdukları dallarda beklemişlerdi. Park yerinden çıkan araçların lastikleri altında kalan cevizler kırılmış, kuşlar da inip yemeye başlamışlardı. O minik gagalarıyla, ezilmiş paramparça olmuş cevizleri  öyle bir iştahla yiyorlardı ki... Bu arada kimse kimsenin kısmetini kapmıyor, cevizi kabuğunun içinden kim çıkardıysa o yiyordu. Kuşlar bize, aynı sofrada nasıl biraraya gelinir, büyüklüğe küçüklüğe bakmadan, kavgasız dövüşsüz nasıl nasiplenilir gösteriyorlardı.

   Kışlık siyah kürküne bürünmüş bir sincap da bu eşsiz manzarayı uzaktan seyrediyordu. Ona dönüp;

   - Sen kırılmış sevmezsin. Bunlar kuşların hakkı. Kabul et, dedim.