Hemcinslerimiz totemi yasa ekseninde sağlatan ilişkilere
dayalı eylem ve düşünmelerle ortaklaşacı oldular. Hemcinslerimiz üreten
ilişkiler nedenle üretim hareketi içinde toplumsal insan olmuştular.
Aynı hemcinsler yani insanlar "üreten ilişkiler bağını
gözden kaçırmakla" köle oldular. Köleci oldular. Köle olan, köleci ilişki;
özne nesnel bir ittifak bağı olmak yerine; özne-öznellik üzerinde iman ahdi denen
zikri söylemler olarak ortaya çıktılar.
El iman ahdi tamamen yalan, aldatma, büyü, sihir, algı ya da
illüzyon üzerineydi. Sihir kelimenin tam anlamıyla gözbağı, büyü veya sihirdi.
Sihirbaz ne yapar? Göz önündeki bir eşyayı, bir objeyi yok eder.
Köleci iman ahdi de ayan beyan ortada olan kolektif ilişkili
üreten kolektif süreci, kolektif bağıntıları, kolektif özneyi, kolektif iradeyi
ve kolektif aklı; yok etmişti. Kolektif meşruiyeti zikir fikre ihale etmişti.
Köleci iman ahdi açık-açık; göz önünde olan kolektif
ilişkileri; kolektif gücü abrakadabra denen zikri söylemle yok etmişti. Yok
ettiği kaybı; kolektif ilişkili, kolektif bağı; özne-öznelliğin aklı olmakla veya
aklı perdelemesiyle kaybettirdiğini, zikir olmakla iman ahdi olarak, ortaya
çıkarmıştı.
Zikir denen hokus pokusla kolektif oluş gitmiş; gizlenen
kolektif oluş yerine özelleştiren seçilmiş kişiler mülkiyetli emir ve
emirliklerle mülk egemenliği ortaya çıkmıştı.
Bunu açıkça şöyle söyleyeyim. Zikir gelmeden önce kişilerin
elinde; kolektif güç, kolektif zekâ, kolektif akıl, kolektif kapasite, kolektif
sahiplik ve kolektif irade vs. vardı.
Zikir gelince artık kişilerin elinde zikir ve iman ahdi
vardı. Zikredenin elinde takdirde bulunduğu; mülk benim dediği; lütfu keremde
bulunduğu hüküm sahibi muazzam bir kolektif güç sahipliği vardı. Büyü buydu
işte.
Ortada sürekli bir kolektif zenginlik veya sürekli bir
kolektif çevrimle kamusal birikme yoksa ihalesi yapılacak, mülkün sahibi benim
denen ihaleci şartname de ortada yoktur. El ‘in beyan ettiği zikre göre El
ortaklığa (kamusal olana) ortaklara (kolektif oluşa) karşı çıkıyordu.
El ortakları olmasını şirk bilip küfür sayıyordu. Hâlbuki
üzerine oturduğu ve saltanatını onunla sürekli kıldığı kolektif oluşu illüzyon
edip görünmez yapmıştı.
El biliyordu ki ancak ortaklarım yok demesiyle kolektif
düşünmeyi silerdi. Kaybedilenin yerinde oluşan boşluğun içini mülkün sahibi
olmakla kendi doldurup mülkü dilediği gibi dağıtmış olurdu.
Ama El hep o günden bugüne ortaklık üzerinde beslenip,
ortaklık üzerinde ihale açıp, zenginleşiyordu. Yaptığı illüzyonu da şirk
söylemli küfürle gözlerden gizlemekle, bir başka sihri ortaya koyuyordu.
El ‘in büyüleyici kurnazlığı içinde kolektif olan kamusal
çalışmayı göz ardı etmesiyle vardı. Kolektif ligin vergisini; halkın ortak
kullanımlarını El marifetli irade gücü ile seçilmiş kişilere ihale etmesi ile vardı.
Kolektif sahipliği olamayan yerde ihale edilecek mefkûreyi de
mefkûre objesini de bulamazsınız. İhale yapan zikir kendisinin sürekliliği
devam ettiren kolektif şuuru ele alır. Bunu, kolektif şuur diye ele almaz. Hidayete
erme, lütfa uğrama, hikmetinden sual olmama gibi zikirle iman akdine bağlar.
Vatan sevgisi diye, millet sevgisi diye din aşkı diye dürten
tahrik eden kavramlarla kolektif gücün, kolektif şuurun, kolektif hukukun
üzerini örterler. İman akdine durduk yerde boş boşuna büyülenmiş mecnunluk
demiyorlardı. İman akdi ortada apaçık olana zikir diyordu.
El kendi tamahına, kutsadığı kendi bencilliğine zikir demekle
gerçeğin üzerine örttü. Gerçeğin üzerine örtülen nikap ile nikap altında
gerçeği gizledi. Büyülenme gizlenen gerçek karşısındaki kişinin gizlenen
gerçeğe karşı hayal olanı savlamasıydı.
Gerçekten koparma ya da büyüleme sanatı olan algı kişileri gerçekten
koparır. Kişileri büyüleyen bu sihir sanatı içinde El gerçeğin üzerine örttüğü
şal kavramları size zikir çektirmekle sizde sürekli bir zikir algısı oluşur. Sürekli
bir düşünsel zikir kontrolü oluşur. Bu
kontrol içinde önce kendisinin karşı çıktığı ortaklaşma nefretini hep dolaylı
söylemler üzerinde evirip çevirip söyler.
Yan kasabın sevdiği deriyi yere çalması gibi El de
ortaklaşmayı yerden yere vurur. Ama ortaklaşmayı ortaya koymaktan da hiç geri
durmaz. Yardımlaşma der, sadaka der, birlikte size kıssa var, fayda var der. Der de
derdi.
El, ortaklaştıran emek gücünü sömürmeyi bilir. Tüm gücünü ortaklaşan
emek üzerinde karşıladığını bilir. Bu nedenle ortaklaşmanın birikim gücü
dememiş olmak için güya özel olana da kamulaştırma der.
El kendi mülk sahiplik sirkülasyonunu çevrim yapmak için hangi
konuda özel oluşmuş ne varsa onu kamulaştırıp şirk dediği kamu ortak malı
yapar. Sonra da ihale yapar. Ortaklığın gücü El de zikir olmuştu. Ve bu zikir hala meşruiyet olan can siperine
bir savunmayla sürdürülüyor nasıl kurgu ama...
İneklerin dini yoktur. Neden? Çünkü ineklerin üreten bir ilişkisi
yok ta ondan. Eğer ineklerin de bir üreten ilişkisi olsaydı; İneklerin de
mutlaka bir dini olurdu. Dinler üreten ilişkilerin kişi tamahı üzerine ihale
edilmesini veya üretim gücü sömürüsünü konu edinen bir iklimin düzey ve düzlemidirler.
Dinler özgecil ilişkileri kişi bencilliği üzerinde derece
derece parça parça edip kişi benci sahipliği meşru kılan köleci gelenektir. Sağlatan
ilişkilerin kişi özneli dünyaya yansıması, ortak anı birlikteliği taşıyan bir
hukuktu. Sağlatan ilişikler hemcinslerimize sağlatan hikâyeyi, sağlatan hukuku
konuşturmuştu.
Üreten ve ittifak eden ilişkilerin her biri bir totem
mesleğine göre anlatılmakla söylenen bu hikâyeleri çoğalttı. Bu hikâyelerin bağ
enerjisi yeni bir düzey düzlem ilişkileriyle üreten ilişkileri konu alan ikinci
aşmalı bir hukuki bağlaçtı.
Çoğalan ilahi hikâyeler köleci sistemle birlikte
özelleştirilen, kimi kişi uhdesine ihale edilen mülkiyet ilişkisiyle yeniden
çoğaldı. Bu ihaleci çoğalma, hikâyeyi ve hukuku enfekte eden bir çoğalmaydı.
Hikâye ve hukuk özle mülkiyetçi ihaleci hukuka göre, yani
mülk sahiplerine göre zikir olmanın hikâye söylemiydi. Köleci hikâye giderek zikir
söylemli anlatım ve yazmalara dönüştü. Parça parça olan bu anlatım ve yazmalar
köleci zikre göre olan bu dönüşmeyi bir araya getirmekle dinleri oluştular.
Başka yerlerde belirttiğim gibi özel mülk sahipliği
kavramına bir açıklık getirmekte yarar var. Dinler içine doğulan şartların
ürünüdürler. Kişi ömrü o günkü şartlarda kimi toplumsal değişmelere göre çok
kısadır. Bu nedenle içine doğulan köleci şartlar başsızlık ve sonsuzluk algısı
gibi bir değişmezlik algısı ile algılanır.
Dinler monarşin yapılarla birlikte köleci sistem içinde doğmuş
olduklarından, dinler de insanın bu değişmezlik yanılgısını taşırlar. Bu değişmezlik
algısı takdirin değişmez olmasına da yansır. Bu algıcı söylemler içindeki
dinler insanlık geçmişinde üretmeyen barbarlık döneminin olduğunu hiç bilmezler.
Dinlerin algı yapan büyüsü içinde çıkınca dışımızdaki sürü
dönem gibi, totem dönem gibi, ön ittifaklar gibi ilk monarşin dönemler gibi vs.
doğanın evrimindeki tarihi akışa bakınca, özel mülk sahipliği ne başlangıçta
vardı. Ne de sonda da böyle olacaktı.