Eğer özelleştiren mülk sahipliği herkesin mülk sahibi
olmasını öngörseydi, zaten herkesin kullanım ve tüketim yararlanması yaptırılan
ilahi sistem içinde çıkmanın hiçbir anlamı yoktu. Ve yine kişiler karşılık
yükümün üretmesi içindeyken, kamusal mülk sahibi olduğu kolektif sistemden vaz
geçilmezdi. Zaten herkesi mülk sahibi kılan sistem özel mülk sahipli köleci egemenlik
olamazdı da.
Günümüzdeki ihaleciler ve özel mülkiyetçi egemenlikler,
emperyalizm eliyle olup biten bir kesikli sürekliliğe dönüşürler. Günümüz
ilişkilerini, adalet, hukuk gibi var oluşa bağlı hikâyeyi emperyalistler yazar.
Bugünkü emperyalist ihaleci, oligarşin özel mülkiyetçi egemen
yapı genel akışa uygun ama aksaklıkları olan, geçmişin İbrahim, Nemrut
hikâyelerini yorumlarlar. Yorumcular sizin bildiğiniz tanıdığınız şüphe
etmediğiniz kişilerdir. Ama bu yorumcuların ağzında çıkan sözler
başkalarınındır.
Başkalarına ait bu yorum ve yorumlatmalar içinde yeni din,
yeni iman, yeni inanç ahitleri ortaya çıkar. Duygu ve düşünmeleriyle bize de yön
verecek olan İbrahim’i, Nemrut’u belirten bu hikâyelerde bizler de kendi hikâyelerimizi
yaşadığımızı sanırız.
Dinler de üreten güçten bahsetmek yerine üreten gücü, üreten
emeği ve emek eksenli ortaklaşmacı örgütlenmeyi bildiği halde yok sayar. Çünkü El bunları kendi gücü gibi kendi
takdiri gibi göstermenin algı çarpıtması içinde olmakla büyüleme yapmaktadır. Kendi
sözü ile karşıt söylemi unutturmaktadır.
“O dilemezse olmaz”, “O, ol der her şey olur” zikirlerinin
monarşiye göre ifade edildiği yerde, kolektif irade hisseli icra olmazdı. Ve bu
gibi “O dilemezse olmaz” türü kişi hisseli takdiri belirten söylemler, şimdiki
emperyalist dile göre yorumlara uğrayacaktı. Bu gayret yorumlar içinde artık
emeğin, ortak emek gücünün, emek eksenli ortaklaşma olan hisseli oluşun esamisi
bile olmazdı.
“O dilemezse olmaz” söylemi kolektif dilemeyi, kolektif
iradeyi boşa düşürmek için söylenmişti. Böylece bu tür kurgu monarşin
söylemlerle kolektif emek gücü unutturulmakla, din iman üzerinde kahramanları
İbrahim, Nemrut giyinişle olan yeni hikâyeler yazılır. Yani içinde olduğumuz hikâye
ister monarşin olsun; ister oligarşin hikâye olsunlar hala mülk sahibinde
bahseden zikrin hikâyesidir bunlar.
Bu hikâye de yargılar veya hükümler ya da akli çıkarımlar,
tarihsel akışa göre tarihse sosyo toplumsal evrime göre üreten emek eksenine
göre hikâyeler olacak yerde; "müşrik-münafık" söylemli zikirlere göre
çıkarımlar yapmayı kutsarlar.
El iman ahitle olan algı içinde müşrik ve münafıkların
yanlış yolda olduklarını belirten bir süreklilik vardı. Ve bu sürekliliğin
anlatan bir anlam aktarması vardı. Bu söylem kolektif güce karşı olmayanla El
’in yalan söylemesiydi. ve hile üzerine
olan düzmece savıydı. Bu sava inanıp inanmamakla sapıklık içinde ya da hidayet
üzere oluyordunuz.
Neydi bu düzmece algıyı oluşan söylem? Kolektif hisseli
hayatı hakikat karşısında El kolektif sahiplere karşı “Mülkün sahibi benim”
diyordu. Ve kolektif hisseli oluşun göze sokulurcasına gerçek olması karşısında
“gerçek olan El ’in sözüdür” diyordu. Siz de “hayır öyle değil, böyledir
derken; El kaderleri, kısmetleri, rızkı belirlerken siz orada mıydınız?” diye
meydan okumanın algı çarpıtmasını yapıyordu.
İşte köleci bidayette olup biten müşrik, münafık, sapık
söylemi buydu. Kolektif iradeye karşı; kişi iradeli, ihaleci özelleştirmeleri
olan mülk sahibine inanma bencilliğini vaaz eden söylemdi. İhaleci
özelleştirmeden yana olanlar oligarşin ve monarşin dile göre mümin ve iman
sahibi takva erleriydi.
Bu algı çarpıtmasına uymayan, henüz gözüne perde inmemiş
uyanık ve akıl sahipleri, El söylemli ahit ile müşrik ve sapıktılar. İşte bu
tarihsel geçmişli ÖZÜ koruyan söylemle müşrik ve sapık söylemi kendi güncelliği
içinde kendi hikâyelerine göre tanımlanıyordular.
İbrahim’e göre İbrahim’in çağrısına uymayan müşrik münafık
ve sapıklar Abimelek, Nemrudilerdi.
Medine akidine göre ilk aşamada Medine deklerasyonuna uymayan Mekkeliler
müşrikti, sapıktı ve münafıklardı. Mekkeliler de Medineliler için nifakçı,
büyülenmişler türü aynı şeyi söylüyorlardı.
Ama deklarasyonun İbrahim ve Nemrut tarafları ile Medineli,
Mekkeli tarafları birbirine ne kadar sapık, müşrik derlerse desinler her iki
taraf ta ufak tefek değişmeler içinde köleci ruhu bozmadan, asıl olan köleci
ruha dokunmadan mülk sahipli köleci yasayı her iki taraf ta olduğu gibi
tanıyorlardı.
Her bir ahit her bir yeni durumla yeni bir gücün veya yeni
bir köleci denge durumun sözleşmesiydi. Yeni bir sapıklık ve yeni bir müşrik
oluşun tanımıydı. Burada siz birine müşrik münafık derken o da aynı şeyi size
söylüyordu. Ona göre sizin müşrik münafık olmadığınızın bir delili yoktu. Siz
söyleyen tarafta olmakla söyleyen tarafı haklı ve doğru buluyordunuz. Tüm
cehalet buradaydı.
“Müşrik ve münafıkların da tuttukları yanlış yoldan dönerek
tövbe etmelerinin gerekliliğinden söz edilmesi" gibi hayali söylemlerden
oluşan El zikrine göre münkir ve münafık olmayanların tuttukları yol tövbe
gerekmeyen hidayetle olunan yoldu!
İlk adımda, müşrik ve münafıklar "atalarının
yolunda" olanlardı. Kolektif yapı içinde ataların yolunda olmak yeni olan köleci
monarşiye; yani ihaleci özel mülkiyete ya da İbrahim’i hikâyelere karşı olmakla
kolektif sürece uyanlardı.
Ataların yolunda olma söyleminin ikinci adımı içinde bir
kişinin monarşi içinde doğması vardı. Monarşi içinde doğan monarşiyi
değişmezlik algısıyla görüyordu. Böylece monarşi içinde doğan kişiler atalarını
monarşin yol içinde bulmuşlardır.
Hem de monarşi içinde doğan kişiler monarşin süreci böyle
gelmiş böyle gider diye algılarlar. Eğer kişiler oligarşin yapılı disiplin
içinde doğup yetişmişlerse bu kişiler ataların yolunda olmakla monarşin
monoteizme sahip çıkıp; oligarşiye ve oligarşin tevhide karşı olanlardı.
Atalar yolu üzerine olmanın iyi veya kötü, tarihsel bir bek
raundu vardı. Bir geri beslenmeli atfa bağlı olan tutum, kişiler üzerinde yön
doğrulması olurken aynı tutum ters yönde yeni değişme dönüşmeye karşı da
olumsuz bir tavır olacaktı. Atalar yolu
üzerinde olma söyleminin, değişmenin getirdiği güncel oluşa ayak uyduramamak
gibi çok olumsuz bir yönü de vardı.
Her iki tespit çok doğruydu. Ama zamanın yönü ileri
akıyordu. Zamanın yön gelecek olanı yarını burun farkıyla önde yapıyordu. Gelecek
zaman içinde, kolektif akış yönünde olan değişme dönüşme, içinde olmak çok
iyiydi. İyi de bu değişme dönüşme geçmişe atıf olmayan bir değişme dönüşmeyse
üzerinde hayli durmak gerekirdi.
Bu değişme dönüşme; geçmişteki belirsizle hisseli ortaklık
olan atfın üzerine oturmuşsa sorun yoktu. Ama yeni olan kendi bencil ve tamahıyla
olan zikrini, geçmişin de kurucusu olan atfı diye saymışsa. Burada sorun vardı.
Eğer kişinin bencil zikrine göre yeni durum kendisini
geçmişin de inşacısı gibi görüp geçmişe münkir münafık diyen bir aşağılama
içinde olursa ve bu tutum geçmişi değiştirip dönüştüren enfekte bir hikâyeye
ayak uydurmak olacaksa; burada bir sorun vardır. Hem de din iman sorunu vardır.
Hâlbuki ki monarşin köleci sistemin gereği oligarşiye
direnen müşrik ve münafıklar diye kötülenenlere siz, bunlar ganimet alıyorlar.
Bunlar köle sahibi oluyorlar diye siz bunlara münkirler münafıklar yaftası
vuruyorsanız bu kes akıl perdelenmesi ile karşı karşıyasınız demektir. Çünkü münkir,
münafık olmayan hidayet ehli müminler de ganimet edip köle sahibi oluyorlardı!