Ölümle Randevu                                                      

   Ayağındaki spor ayakkabıları koşmasını kolaylaştırıyordu her ne kadar tertemiz olan zemin, kayıp düşmeye daha uygunsa da... Kalabalığın içinden kimseye çarpmamaya dikkat ederek, olabildiği kadar hızlı, binanın çıkış kapısına geldi. Güvenlikçilere, “İyi akşamlar” dileyen yaşlı, ufak tefek kadına, tam çıkmak üzereyken, yetişti:

   -Hocam, hocam afedersiniz!

   -Efendim.

Biraz çekingen biraz mahcup:

   -Hocam, dedi.

   -Efendim?

   -Kadavra gelmiş. Yarınki ilk derse ben de gelebilir miyim?

   -Birinci sınıfta mısın?

   -Evet.

   -Neyi merak ediyorsun? Ölüyü mü, ölümü mü?

   -Nasıl yani hocam?

   -Daha önce görmedin değil mi?

   -Ölü görmedim evet.

   -Ailenden kimse ölmedi mi?

   -Öldü tabii ki... Ama bana göstermediler, etkilenmeyim diye.

   -Bak, uzatmayacağım. “Kadavra” diye gelir. Biz öyle deriz. Ruh olmayınca, beden sadece cesettir. Ama bizimle de konuşmaya devam eder. Uzun yıllar adlî tabiplik yaptım, bir çok ölümün sebebini çözdüm. Cesedin yüzüne bakınca, bir ölü göreceğimizi sanırız. Ama ölüden çok, ölümü görürüz. Bir gün bizi de saracak, kucaklayıp bu dünyadan koparacak ölümü... Buna hazır mısın?

   -Hocam...

   -Beklesen, günü gelince zaten göreceksin, niye acele ediyorsun ki?.. Ama sorun değil... Gelip görebilirsin.

   -En yakın arkadaşımı da getirebilir miyim?

   -Sen bayılınca birinin ilgilenmesi gerekir tabii ki. Yeter ki ikiniz de bayılmayın.

   -Çok teşekkürler hocam. Bayılmayacaz, emin olabilirsiniz. Ben bayılsam da Zeynep bayılmaz. O çok gördü ölümü.

   -Bak, sen de dedin. Ölü değil, merakın ölüm. Kapıdaki görevliye benim iznim olduğunu söyleyin. Saat tam 8’de gelin. Ölümle randevun var unutma!

   -Çok teşekkürler hocam. Tam 8’de kapıda olacaz.

   -Ölümle randevun var... Ölümle randevun var... Ölümle randevun var...

   -Hocam.

   -Ö lüm le ran de vun var... Me fâ i lün Fe û lün... Ö lüm le ran de vun var... Me fâ i lün Fe û lün...

   -Hocam ne diyorsunuz?

   -Tı tık tı tık, tı tık tık... Tı tık tı tık, tı tık tık...

   Perdenin aralığından sızan güneş ışığı, doğrudan gözüne vurdu. Saatin alarmı daha hızlı çalmaya başladı. Genç kız, büyük bir telaş içinde uyandı, hemen doğruldu.

   -Amann geç mi kaldım? Ölümle randevum vardı. Ö lüm le ran de vum var... Me fâ i lün Fe û lün... Ne diyorum ben? Ah çabuk olmalıyım, çabuk çabuk...

  Işık hızıyla(!) hazırlanıp otobüse bindi. Tıp Fakültesi durağında indi. Koşarak binaya girdi. Ah bu ayakkabılar... Hızlı koşuyordu ama ciik ciik diye, ses çıkarıyordu yere her basışında...

   O sırada Zeyneb’i Anatomi salonuna girerken gördü. Son anda kendi de atladı fakat kapı, yüzüne kapandı. Görevliye döndü:

   -Ama hocamın haberi var. Ben de girecektim derse.

   -Geç kaldın.

   -Hayır daha hoca gelmedi, geç kalmadım.

Görevli sinir bozucu bir şekilde sözlerinde ısrar ediyordu.

   -Uyan artık, sabah oldu.

   -Hocamın izni var, en yakın arkadaşım da içerde, lütfen.

   -Uyan artık, sabah oldu.

   -Bakın ölümle randevum var, girmeliyim içeri.

   -Uyan artık, sabah oldu... Uyan artık sabah oldu... U yan ar tık, sa bah ol du... Me fâ î lün Me fâ î lün...

   -Ne?.. Gene mi?

   -Tı tık tık tık, tı tık tık tık...

   -Saat bu... Alarm...

   Perdenin aralığından, giren güneş ışığı gözüne vurdu. Saatın alarmı daha yüksek sesle çaldı. Nihayet uyandı.

   -Neydi bu?.. Nasıl bir uykuydu?.. Rüyamda rüya gördüm galiba...

   Kalktı, hazırlandı. Gördüğü rüyayı düşündü. Saatin “Tık tık”ları ile aruz kalıplarını nasıl karıştırmıştı öyle? “Ölümle randevu” da neydi? Hepimiz ölümü tadacağız, hepimizin randevusu var. Sadece ne zaman olacağını bilmiyoruz. O gün gelince göreceğiz. Yetişmeye çalışmayacağız, o bizi bulacak.

   Otobüs durağına gitti. Biraz sonra Tıp Fakültesi otobüsü geldi. Öğrenciler, çalışanlar, hastalar, hasta yakınları... Hepsi bindi... Genç kız, at kuyruğu yapmış kıvırcık saçlarını parmağına dolayıp açıyordu. Düşünürken hep böyle yapardı.

   -Günaydın. Ne düşünüyorsun?

Zeyneb’in sesiyle irkildi.

   -Ay Zeynep... Rüyamda ikimiz de Tıbbiyeliymişiz. Kadavra görmek için hocadan izin alıyoruz. Sonra hem hoca hem anatomi salonunun görevlisi aruz kalıplarıyla konuşmaya başlıyorlar.

   -Hayırdır inşallah... Edebiyatçıdan tıbbiyeli olursa böyle olur. Biz kadavraya değil ancak onun, yaşarken taşırdığı gönlüne bakarız.

   -Yaa... Düşünsene adamın sevdası, hasreti, acısı, duası, hayalleri, umutları... Ölüm gelince hepsi bitiyor. Sadece tek bir gerçek kalıyor, o da ona koşuyor.

   -Meraklı tıp öğrencileri de vücudunu didiklemeye başlıyor.

   -Ben günlüklerini, şiir defterlerini, fotoğraflarını didiklerdim herhalde.

   -Herkesin hazinesi farklı ne yapalım...

   -Onlar yüreğe, ciğere, beyne baksın. Biz yüreği, ciğeri, beyni besleyen şiirlerine, müzik zevkine, hatıralarına bakalım.

   -Gerçi edebiyatçıdan tıbbiyeli olmaz da tıbbiyeliden çok iyi şair ve yazarlar çıkıyor.

   -O ayrı... İnsanı bütün olarak görebiliyorlar, yaradılışın şifrelerini, büyük resmin detaylarını... Vardır bir hikmeti...

   -Bir sevdalı kalptir bu atar aşkla her zaman

   Can çıksa cisim kalsa gönüldür taşar aman

   -Mef û lü Me fâ î lü Me fâ î lü Fâ i lün

Ayak üstü şiir yazdı arkadaş. Vay vay vay...

   Üniversite Yerleşkesine giden otobüs gelince koştular. İkisi de bindi.

   Sohbetlerine ara vermişlerdi ama ikisinin de kafasında o günkü derste görecekleri aruz kalıpları vardı.

   Biraz sonra bindikleri otobüs, acı bir fren yaptı. İçindeki insanlar, birbirlerinin üstüne, camlara savruldular. Caddenin ortasında durmuşlardı. Önlerinden itfaiyeler, ambulanslar geçiyordu. İnsanlar panik içinde sağa sola koşuşuyordu. Tıp fakültesi otobüsünün kaza yaptığını, bir çok ölü ve yaralının olduğunu söylüyorlardı.

   Bindikleri otobüste de durum iç açıcı değildi. Zeyneb’in başı kanıyordu. Kendisini kontrol etti, bir şeyi yoktu. Dilinde aynı cümle, kulağında yaşlı hocanın sesi...

   -Ölümle randevun var... Ölümle randevun var... Me fâ i lün Fe û lün...

   Zeyneb’in bağırarak yardım istediğini duydu. Kucağında birini tutuyordu. Genç bir kız.... İyi yürekli Zeynep kim bilir bu defa kime yardım ediyor?” diye düşündü. Yanına geldi:

   -Nesi var? Baygın mı? Yarası var mı?

   Zeynep o panikle arkadaşını duymuyor, ha bire bağırıyordu:

   -Yardım edin, yardım edin!.. Uyanmıyor. Doktor... Doktor yok mu?!

   Kapıyı açıp kızı dışarı çıkardılar, yere yatırdılar. İlk yardım bildiğini söyleyen bir adam yan çevirip ağzına, diline baktı. Tekrar düz yatırıp kalp masajı yapmaya başladı.

   -1, 2, 3, 4, 5... Haydi!

   -1, 2, 3, 4, 5... Haydi!

   Kızdan tepki gelmiyordu. Kimdi acaba? Tanıdık gibi de görünüyor?..

   Biraz sonra yaşlı, ufak tefek bir kadın yanlarına geldi. Bu, rüyasında gördüğü hocasıydı. “Gerçek bir doktor geldi, şimdi iyileştirir kızı” diye düşündü. Fakat kadın, yaralıya bakmadı bile, elini ona doğru uzattı:

   -Gel, dedi.

   -Kıza bakmayacak mısınız?

   -Bakıyorum işte. Haydi randevuna gecikme. Gel...

   Elini yaşlı kadına uzattığı anda Zeyneb’in sesini duydu:

   -Sakın gitme! Benimle kal! Burda kal!

   Dönüp Zeyneb’e baktı. Yerdeki kızı gördü. Gözleri yarı açıktı. Kıvırcık saçları dağılmış, tokası parçalanmış, spor ayakkabısının bir teki kaybolmuştu.

   -Aa... bu... ben...mişim... dedi.

   O sırada meydandaki saat 8’i vurmaya başladı. İçini huzur kapladı, dönüp kendini bekleyen kadına, yeniden, elini uzattı.

   Zeynep ısrarla bağırıyordu.

   -Gidemezsin! Benimle kal! Ne olur...

   Aynı anda “Pat!” diye bir ses duydu. Bütün vücudunu kaplayan büyük bir ağırlık hissetti. Yüksekçe bir yerden külçe gibi yere düştüğünü sandı. Parmaklarının ucuna kadar her yeri ağrıyordu. Kadını görme umuduyla etrafına bakındı. Karanlıktan başka bir şey göremedi. Artık Zeyneb’i de duyamıyordu. Onun çığlık çığlığa bağırdığı en son sözü, kulağında çınlıyordu:

   -Gi de mez sin... Be nim le kal... Ne o lur.

   İçinden tekrar etmeye çalıştı:

   -Fe i lâ tün... Me fâ i lün... Fe i lün

    Tı tı tık tık... Tı tık tı tık... Tı tı tık

   Bütün sesler kayboldu, sadece bu “Tık tık”ları duyabiliyordu.

   -Tı tı tık tık... Tı tık tı tık... Tı tı tık

   İnsanlar, yoldan geçen ambulanslardan birini durdurup yardım istemişlerdi. Sağlık görevlileri de hemen müdahale etmiş, genç kızı solunum cihazına ve elektro şok cihazına bağlamışlardı. Ekranda kesintisiz, düz bir doğru gibi görünen kalp atış çizgisi, yükselip alçalan kırık çizgilere dönünce de “Tık tık”lar belirgin bir şekilde duyulmaya başlamıştı.

   Herkes derin bir “Oh” çekerken genç kız, alkışlarla ambulansa taşındı.