Bu eser 11.06.2103 tarihinde günün yazısı seçilmiştir Ölümün
soğuk yüzü
Fikret,
Cevdet, Dursun ve ben Cemal aynı mahallede oturuyor aynı lisede okuyorduk. Dört
arkadaş kardeşten öteydik. Her zaman her yerde hep beraberdik. Dört arkadaş yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.
Hiçbirimizin okumakta gözü yoktu. Hepimiz dersleri boşlamış zoraki bir şekilde
gidip geliyorduk okula. Pazartesi ila Cuma arası bizim için tam bir eziyet
oluyordu. Ama cuma günü evler zilinin çalmasıyla martı gibi kanat çırpıyorduk özgürlüğe.
Dört arkadaş her cuma Burnaz Plajında bulunan balıkçı çadırına gider, iki gece
orda kalır, geceleri olta atar tutuğumuz balıkları satardık. Kazandığımız üç
beş kuruşla da ailemize destek olurduk. Hepimiz düşük gelirli ailelerin
çocuklarıydık. Şamataya ayıracak vaktimiz yoktu. Ailelerimizin geçinmek için ne
kadar zorlandığının bilincindeydik. Diğer arkadaşlarımız gibi kahveye, bilardoya
gitmezdik. Hepimizin ortak zevkiydi balık tutmak. Bu sayede hem para kazanıyorduk hem de kötü
alışkanlıklar edinmiyorduk. Nihayet Cuma gelip çatmıştı. Dersimiz matematikti.
Hiçbirimiz matematikten anlamazdık. Öğretmenimiz Çelebi Hoca dersi bitirmiş
futbol muhabbeti yapıyordu. Arkadaşlarımla ayrıldığımız tek nokta da futbol konusuydu.
Ben koyu Galatasaray taraftarıydım, Fikret Beşiktaşlı, Cevdet Fenerli, Dursun
adından da anlaşıldığı gibi Trabzonsporluydu. Hafta sonları beraberce balığa
çıktığımız için pek maçları seyretme imkanı bulamıyorduk ama teknemizde
radyomuz vardı. Cuma gecesinden Pazar gecesine kadar maçları radyodan dinliyor kim
yenilirse onunla dalga geçiyorduk. Bu konu dışında hiçbir zaman tartışmazdık.
Dördümüzde birbirimize benzerdik. Kerim dayı ve diğer balıkçı arkadaşlar bizi
öz kardeş sanırlardı. Biz de bozuntuya vermezdik. Aynı anne ve babadan değildik
ama öz kardeşten öteydik. Nihayet evler zili çalmış bayrak töreni için alana
toplanmıştık. Müdür yardımcısı Faik Hoca her cuma olduğu gibi kafa ütüleyen
nutuklarından birini atıyordu. Bayrak töreninden hemen sonra arkadaşlarımla
birlikte balıkçı kulübesinin yolunu tuttuk. İki gün denizde kalacak gece denize
açılacaktık. Olta malzemelerimizi gün batmadan hazırladık. Sardalyaları yem
yapmaya koyulmuştuk. Bizim Fikret’’Cemal Baba bugün yolculuk ne tarafa’’ dedi.
Ben de ‘’bayraktara kısmetse dedim.
Hepimiz
aynı yaşta olmamıza rağmen bana baba derlerdi. Bu da benim çok hoşuma giderdi. O
gün karanlık kavuşana kadar sardalyaları temizledik. Kahveye, bilardoya
gitmezdik ama haftadan haftaya birer ikişer duble rakı içerdik. Balıkçı komşumuz
Kerim dayı alıştırmıştı rakıya. Kerim dayı zamanında lisede okurken adam
yaralamış cezaevine düşmüştü. Cezaevinden sonra okula dönememiş, burnazda
yaşamaya başlamış kurt bir balıkçıydı. Çadıra geldiğimizi gören Kerim dayı
yanımıza geldi. Daha sonra beraberce çilingir soframızı kurduk. Gece geç saatte
çıkacaktık denize. Kerim dayının dün
gece tuttuğu mercan ve cerbitleri közde pişirdik. Yanına da güzel bir salata
yaptık. Şahane bir çilingir sofrası olmuştu. Geç saate kadar güzel sohbet
eşliğinde rakılarımızı yudumladık ama tadında bıraktık. Aksi halde olta başında
uyurduk. Fikret’in yanık bir sesi vardı. Bize türküler söylerdi. En güzel de Karadeniz
türkülerini söylerdi. Cevdet’te çok iyi fıkra anlatırdı. Nerden öğreniyorsa çok
edepsiz fıkralar anlatır bizi gülmekten kırar geçirirdi. Dursun ise devamlı
Karadeniz maceralarını anlatırdı. Her yaz gider üç ay kalırdı. Özletirdi
kendini kerata. Bizi devamlı davet ederdi ama hiçbirimizin maddi durumu iyi
olmadığı için gidemezdik. Onun da maddi durumu iyi değildi ama dedesinin
bahçeleri vardı onlara yardım için giderdi. Artık yavaş yavaş denize çıkma
saati yaklaşıyordu. Cevdet’in fıkraları, Dursun’un Karadeniz maceraları
Fikret’in türküleri derken zaman geçmişti. Kerim dayı çoktan çadırına dönmüş
uykuya dalmıştı Cevdet’’ baba ben teknenin mazot yağ durumunu kontrol edeyim’’
dedi.
Teknenin dilinden en iyi Cevdet anlardı. Tekne
amcasınındı. Çocukluğu balıkçı kulübelerinde, teknelerde geçmişti. Artık her
şey hazırdı. Ben teknenin burnuna geçtim ve yavaş yavaş çapayı çekmeye başladım.
Cevdet motoru ateşledi ve yol verdi tekneye.
Cevdet’’Cemal
Baba Bayraktar’a gidiyormuşuz ha vay be desene mercanlarla randevumuz var’’
dedi.
Sevinçle
bir türkü tutturdu. Benimse içimde bir sıkıntı vardı. Sabahtan beri içim içimi
kemiriyordu. Ama kardeşlerime sezdirmemeye çalışıyordum. Biliyordum ki ben
üzüntülü olunca onlarda neşeli olamıyorlardı. Onları üzmeye hakkım yoktu. Tam
yol ilerlemeye başladık. Cevdet keyfe gelmişti. Gaza sonuna kadar yükleniyordu.
Nerdeyse motor boğulacaktı. Neyse ki yolumuz fazla uzun değildi.
Cevdet
’’tamam, Cemal Baba at çapayı dedi. Fikret ’’mercanları fazla bekletmeyelim
baba diye haykırdı. Dursun’u her zaman ki gibi rakı çarpmıştı. Gelene kadar
denize kustu. O kadar diyoruz ‘’Oğlum Dursun bu erkek içkisi, erkekler içer
bunu sadece’’ diye ama dinleyen kim. Dursun sinirli bir şekilde ‘’la uşaklar
size içmesini ben öğrettum.
Diyor
üste çıkmaya uğraşıyordu. Cevdet Dursun’a’’ la uşağım senin ağzınla içtiğini
ben kulağımla içerum da diyor.
Arkasından
basıyordu kahkahayı. Bu muhabbet fazla uzamıştı. Muhabbetin daha fazla
uzamaması için Dursun’a ’’Tamam Dursun sen içersin kızma da hadi atalım
oltalarımızı dedim. Böylelikle kapandı bu muhabbet yoksa günün ilk ışıklarına
kadar tartışırlardı. Buna adım gibi emindim. Cevdet oltasını yemlemiş
sallamıştı bile
Neşeli
neşeli ‘’Baba geliyor mercan geliyor’’ diye haykırmaya başladı.
Hızlı
hızlı oltayı çekmeye başladı. Gerçekten de kocaman bir mercan takılmıştı
oltasına. Ay ışığında ışıl ışıl ediyordu. Mercan hafif pembemsi üzerinde
yaldızları olan şahane bir balıktı. Ay ışığında o kadar tatlı ışıldardı ki
tuttuğuna pişman olurdun. Ama piyasada ki en pahalı balıklar arasında olduğu
için hepimizin yüzü gülmeye başlamıştı. Onun arkasından
Fikret
’’baba geliyor be’’ diyerek koca bir mercan da o çıkardı
teknenin üstüne.
Dursun hala kendine gelememiş arkada
yatıyordu. Sonunda benim oltada sallanmaya başladı. Hemen yukarı aldım oltayı
kocaman bir mercan da benim oltama takılmıştı.
Fikret’’
baba büyüksün’’ diye haykırdı. Şimdiden yevmiyeyi doğrultmuştuk. Yüzüm
gülüyordu ama benim içimdeki sıkıntı içimi kemirmeye devam ediyordu. Arka
arkaya çekmeye başladık oltaları boş gelmiyordu. İstavrit yapmaya başlamıştı.
Fikret
dayanamayarak ‘’kalk lan laz uşağı atı alan Üsküdar’ı geçti sen orda kusup
yatıyorsun sana bir daha denize çıkmadan önce rakı makı yok ‘’dedi.
Dursun
kendini toparlamaya başlamış laf yetiştirmeye çalışıyordu ‘’Siz tutun da ne de
olsa ben sizi geçerum’’ dedi ve oltasını yemledi.
Sepetlerimiz
şimdiden yarı olmuştu. Sabaha daha iki saatten fazla vardı. Arka arkaya
çekiyorduk oltaları bugün çok bereketliydi. Cevdet ‘’baba hava kızarmaya
başladı. Kızıl bulutlar geliyor’’ dedi.
Ben
’’boş ver Cevdet geçer’’ dedim.
Cevdet’in
söylediğine aldırış etmemiştim. Oltadan çıkacak yeni balıkları düşünüyordum.
Fikret ’’baba, Cevdet doğru söylüyor bu bulutlar hayra alamet değil istersen
dönelim’’ dedi.
Öyle
deyince kafamı kaldırdım. Demek ki sabahtan beri içimi kemiren sıkıntı buydu.
Fırtınaya yakalanmıştık. Aldırış etmemiştim ama çok ciddi bir tehlike ile karşı
karşıya kalmıştık. Hemen oltaları topladık. Tam yol kaçmaya başladık. Yolumuz
fazla uzun değildi. Yetişir düşüncesiyle kıyıya çıkmaya çalıştık. Halbuki
Bayraktar Koyu’na girsek hiçbir tehlike yaşamadan sabahlardık, fırtına dinince
dönerdik ama bu yolu seçmiştik. Bu yol yanlış yoldu olan olmuştu. Kıyıya yakın
fırtına patladı. Dalgalar yükseliyor tekne bir sağa bir sola yatıyordu. Her
dalgayla biraz daha su alıyordu tekne. Dursun bir taraftan suyu boşaltmaya çalışıyordu
ama artık yapacak bir şey yoktu. Tekneyi terk etmekten başka çare kalmamıştı.
Dördümüzde aynı anda atladık denize ve dalgalarla boğuşmaya başladık. Hepimiz
de usta birer yüzücüydük. Zor bela kıyıya çıktık. Tekne çoktan batmıştı. Kıyıya
çok yakın olduğu için burnu dışarıdaydı teknenin. Dört arkadaş ölümün soğuk
yüzünü ensemizde hissetmiştik. Kıyıda birbirimize sarıldık. Kendimizden geçmiş
bir şekilde başladık ‘’bize ölüm yok’’ türküsü söylemeye biraz daha böyle
beklersek bize ölüm değil bize yaşam yok türküsünü söyleyecektik. Hemen
kulübeye daldık soyunduk sobamızı yaktık ısınmaya başladık. Sabah olmak
üzereydi.
Cevdet
’’Cemal Baba, amcama ne cevap vereceğiz. Bize çok kızacak neden koya girmediniz’’
diye dedi.
Bende’’
merak etme be Cevdet bizi öldürecek değil ya sıkma canını olacağı varmış dedim.
Fikret
‘’ulan hıyarlar! Ölmediğimize sevinmeliyiz kerttirmeyin teknenizi’’ dedi.
Dursun
‘’Fikret doğru söyli da cana celen mala celsun’’ dedi.
Cevdet
haklısınız be! Ne derse desin biz canımızı kurtardık ya gerisini boş ver’’
dedi.
Fikret
Dursun’a ‘’la uşağum bak Trabzon’da anlatacağın bir olay oldi.’’ Diyerek
Dursun’u kızdırmaya çalıştı. Amacı ortalığı
yumuşatmaktı. Gün doğmuş fırtına geceki etkisini yitirmişti. Hemen kerim dayıyı
uyandırdık. Bir an önce tekneyi dışarı almamız gerekiyordu. Yeterince zarar
vermiştik zaten. Biraz daha suda kalırsa tekne iş görmez hale gelirdi. Yanımıza
gelen bu fırtınada denize çıkılır mı? Siz aklınızı mı? Oynattınız diyerek bize
kızdı.
Cevdet
‘’gece denize çıktığımızda rüzgar dağdan esiyordu. Deniz yatmak üzereydi. Biz Bayraktar’da
olta atarken birden patladı fırtına dedi.
Kerim
Dayı bilge bir tavırla ’’kızmayın çocuklara çocuk
doğru söylüyor gece deniz gayet sakin hava çok güzeldi. Tam mercan havasıydı.’’
Dedi. Kerim Dayı ‘’bu fırtınaya yıllar önce bende yakalanmış bir
tayfamı kaybetmiştim. Bu fırtınadan sağ salim çıktıklarına sevineceğinize çocuklara
kızıyorsunuz’’ diyerek onlara sert çıktı.
Kerim Dayı balıkçılar arasında en yaşlı olanıydı.
Otuz üç yıldan beri bu sahilde yaşardı. Bize sahip çıkması çok hoşumuza gitti.
Bu sahilde onun gibi kurt bir balıkçı yoktu. Haberi duyan Cevdet’in amcası Balıkçı
Yılmaz Ağabey yanımıza gelerek’’ ah be çocuklar neden gece bayraktar koyuna
girmediniz eğer girmiş olsaydınız bu kötü olay başınıza gelmeyecekti. Ya ölmüş
olsaydınız ben ne cevap verecektim ailelerinize neyse ki sizlere bir şey
olmamış canınız sağ olsun üzülmeyin cana gelen mala gelsin’’ dedi.
Yüreğimize su serpilmişti. Bir nebze olsun
rahatlamıştık. Tekneyi dışarı zor bela aldıktan sonra evlerimize dağıldık. Bu
olayın ailelerimiz tarafından duyulmaması gerekiyordu. Hepimizin tek korkusu Yılmaz
Ağabeydi. Ailelerimizi tek o tanıyordu. Aksi halde bir daha dört kafadar
denize çıkamaz, haftanın yorgunluğunu, stresini atamazdık. Evlerimize
dağıldıktan sonra ben hemen yatağa daldım. Sabah kalkıp okula gidecektim.
Sabah saatlerinde uyandım. Okula gitmek için
hazırlanıyordum. Kapı çaldı. Gelen Cevdet’ti.
Cevdet
çok üzgün görünüyordu. Kötü bir şeyler olmuştu anlaşılan. ‘’Hayırdır Cevdet’’
dedim. Cevdet ’’hayır değil Cemal bizim Kerim Dayı vardı ya Burnaz’da birkaç
gün önce balığa çıkmış ve geri dönmemiş bugün sabah saatlerinde balıkçılar
cesedini bulmuşlar sahilde. Ben babama söyledim. Sen de haber ver babana. Sahip
çıkalım Kerim Dayımıza biliyorsun kimsesi yok’’ dedi. Ben de hemen olanı biteni
babama anlattım. Babam da bizim bu düşüncemizden memnun olmuş bir tavırla hemen
işe koyuldu. Cevdet Fikret ve Dursun’a da haber vermişti. Onlarda aileleriyle
birlikte Kerim Dayı’ya sahip çıkmıştı. Kerim Dayının naaşı devlet hastanesi morguna
kaldırılmıştı. Cevdet’in amcası Balıkçı Yılmaz ağabeyin yardımıyla Kerim Dayının
naaşını devlet hastanesi morgundan alarak merkez camiine götürdük. Cenaze
namazından sonra Özerli mezarlığına defnettik.
Bizim
için bir tarih toprağa girmişti. Balıkçılık adına ne öğrenmişsek onun sayesinde
öğrenmiştik. Hep bir ağızdan ‘’nur içinde yat Kerim Dayı’’ diyerek evlerimize
döndük.
MURAT ÖLMEZ