Yaz sıcağının kendini iyice gösterdiği bir gündü. Sokakta gölgelerin çoğalmaya başladığı zaman, çocuklar da birer ikişer ortaya çıkmaya başlamıştı.

Köyden şehre göçen ama köy hayatını yaşamaya devam edenlerin mahallesiydi. Tek katlı, bahçe içinde evler; önde marulların, maydanozların, terelerin, soğanların, arkada tavukların olduğu hayatlar... Her yağmurda çamur batağı toprak yol.

Saçları sepet gibi kıvırcık bir kız, duvara dayanmış etrafı seyrediyordu.  

Bir tarafta toprağa çukur açıp içini suyla dolduran oğlanlar, çamur yoğurup kule yapıyorlardı. Başka bir tarafta traktörsüz römorkun içinde köşe kapmaca oynayan çocuklar vardı. Bir kaç küçük kız da ellerinde renkli bir ip, isteksizce, zıplayıp duruyor, arada başka çocuklara laf yetiştiriyorlardı. Anneler kapı ağzı, pencere önü sohbetlerini koyulaştırmışlar, hem gözucuyla çocuklarına bakıyor hem de koltuk altlarına aldıkları yumakları yere düşürmeden dantel örüyorlardı.    

Başlarında fes, fesin etrafında beyaz yaşmak, alınlarında gökkuşağından  poşularıyla bir kaç nine de arada kadınların sohbetlerine kulak kabartıyor, sıklıkla omuz silkiyor, dikkatli dikkatli kollarına sardıkları yünü kirmende eğiriyorlardı.

İp atlayan kızlardan biri; beline kadar uzanan saçları, kırmızı elbisesi, üstü çiçekli ayakkabılarıyla diğer çocuklardan farklı görünüyordu. En çok konuşan, oyun kuran, sonra oyundan vazgeçen hep oydu. Cam gibi parlak yeşil gözlerini arada kocaman açıp, parmağını sallaya sallaya bir şeyler anlatıyordu. Dilara...

Sokaktaki kızların ismi Hatice, Meral,    Fatma, Cennet, Zehra, Emine iken bu kızın adı Dilara idi.

Dilara, duvara yaslanıp kendilerini seyreden kıvırcığa döndü:

-Ne bakıyosun?

-Hiiç...

-Sen de oynar mısın?

-İstemem.

-Niye ki?

-Oynamıyorsunuz ki.

-Naapıyoruz, oynamıyoruz da?

-Oynarmış gibi yapıyorsunuz. Sen hep bozuyorsun oyunu.

-İp benim. Bana ne.

-Ben senin ipinle oynamam.

-Sen bu sokakta mı oturuyorsun? Ben seni  ilk defa görüyorum.

-Evet. Dedemgilin evindeydik, kendi evimize yeniden taşındık.

-Neresi sizin ev?

-Burası. (Bahçe duvarına yaslandığı evi gösterdi.)

-Birinci katta Arifler, ikinci katta Gamzeler oturuyor. Siz nerede oturuyorsunuz?

-Üçüncü katta.

Dilara bir kaç adım geri gitti, elini gözüne siper yapıp yukarı doğru bakmaya çalıştı.

-Orada üçüncü kat yok bikerem!

-Var bikerem... Biz de orda oturuyoruz bikerem!

Dilara abartılı bir kahkaha attı.

-Sadece kuş yuvası var orda!

-Kuşlar tavan arasında, biz o tavanın altındayız. Bir büyük, bir küçük odamız, salonumuz, bir de bisiklet sürülebilen balkonumuz var.

-Niye görünmüyor o zaman, niye niye niye?

-Sen göremiyorsun da ondan.

Dilara, aldığı cevaplardan sıkıldı, yardım ister gibi diğer kızlara baktı. Kızlar da başlarını sallayıp;

-Eveet eveet bunlar üçüncü katta oturuyorlaar, dediler.

Dilara, biraz öfke biraz da üste çıkma gayretiyle;

-Ne var ki üçüncü katta? Dedi.

-Sen burdan göremedin ya... Ben üçüncü kattan burayı görebiliyorum. Bu sokaktaki bütün evlerin damlarını görebiliyorum. Sinilerde güneşlenen salçaları, sergilerin üstüne yayılan kaynamış buğdayları, onları didikleyen serçeleri, ipe dizilip kurutulan patlıcanları, biberleri, annelerin yıkayıp serdiği çamaşırları... Hepsini  görebiliyorum.

-Naapalım damları görüyorsan...

-Sokağı da görüyorum. Siz saklambaç oynarken nerelere saklanıyorsunuz biliyorum ama ebeye söylemiyorum.

Kıvırcık saçlı kız, eliyle sokağın başını gösterdi, havada büyük bir yuvarlak çizdi.

-Mezarlığın zeytinlerini, selvilerini, Tavşan Tepesi’ni, Küçük Cami’yi, Büyük Cami’yi, Kale’nin evlerini, yazlık sinemayı bile görüyorum.

-Mezarlığı görüyormuş. Hıh... Hortlaklardan korkarsın sen.

-Dedem var, mezarlıkta. O, ben korkmayım diye hortlakları buraya göndermez.

-Kuşlar gürültü yapıyordur.

-Belki tıkırtı, biraz da cıvıltı. Gürültü değil.

-Sokakta duvarların, ağaçların gölgesi var. Sizin evde yoktur, çok sıcak oluyordur mutlaka...

-Güneş, tam tepeye geldiği zaman, balkona çıkamayız. Terliksiz basarsak ayaklarımız yanar, doğru. Ama akşam balkonda oturması güzeldir. O saatlerde aşağı yeli de çıkar. Püfür püfür otururuz. Hatta içeriler sıcak diye gece de balkonda yatarız. Yıldızların altında... Yıldızlar, bütün gece bizi öpücük yağmuruna tutarlar. Çok ıslanmayalım diye annem, üstümüze çarşaftan, örtü yapar. Uçlarını bir yerlere bağlar, çadır gibi olur.

-Yıldızların öpücüğü mü var?

-Annem “Çiy yağmış” diyor. Ama ben biliyorum, yıldızlar çok fazla, her biri bir kere öpse yağmur gibi ıslatır zaten.

-Aydede nasıldır pekii?

-Aydede en iyi bizim balkondan seyredilir. Babamın arkadaşları ay tutulmalarında hep bize gelirler. Annem semaverle çay yapar. Sen portakal gibi turuncu doğan ay gördün mü? Ben gördüm. Ben portakal gibi batan güneş de gördüm.

-Siz çok mu zenginsiniz?

-Zengin mi?

-Çok mu paranız var?

-Çok paramız yok. Bakkaldan bir şeyler alırken deftere yazdırıyoruz. Babam maaşı alınca ödüyor.

-Ama biz zenginiz. Benim babamın da annemin de çok parası var. Onlar çalışıyor diye beni de bakıcıya getiriyorlar. İstesem bize de üçüncü kattan ev alırlar.

-İste de alsınlar o zaman.

Yavaş yavaş hava kararmaya başlamıştı. Yorgun babalar, evlerine dönerken çocukların sevinçli çığlıklarıyla karşılanıyorlardı.

Biraz sonra sokağa, büyük bir araba girdi. Dilara “Babam geldi!” diye koştu. Araba bir evin önüne iyice yanaşıp durdu. İçinden çıkan adam Dilara’ya sarıldı, öptü.

-Hadi kızım Elif Annene hoşçakal diyelim de gidelim evimize, annen gelmiştir.

-Baba, ben portakal gibi ay görmek istiyorum.

-Tamam kızım görürüz.

-Portakal gibi batan güneş de görmek istiyorum.

-Tamam kızım.

-Yıldızlar... yıldızlar...

-Tamaam tamaam... çok yorgunum kızım. Sana portakal alırım. Tamam.

   Dilara, arabaya binerken yeşil gözlerinden yaşlar akıyordu. Babası, bakıcı Elif Hanım’a;

-Canı portakal istemiş, yaz günü nerde gördüyse... Herhâlde onun için ağlıyor, dedi.