Kan kırmızı şafaklara düşer İstanbul’un yakuttan sureti… Gökler söyleşir Boğaz’ın masmavi sularıyla. Bir ikindi yağmuru öper Sultanahmet Meydanı’nın kesme taşlarını. Rüzgâr okşar soylu kentin sırma saçlarını. Ufukta sonsuzluğa kilitlenir bir çift mavi bakış…
            Aynalar taşıyamaz şehrin doyumsuz güzelliğini. Aynalar ki hasedinden tuz buz olur. Eminönü’nde güvercinler barışa havalanır gagalarında taşıdıkları zeytin dallarıyla. Varoşlarda bir horoz sabahı müjdeler karanlığa gömülmüş şehrin sakinlerine. Bir bağrı yanık Salacık’ta Kızkulesi’ne döker cümle dertlerini. Hüzne banılmış bir uzun hava tutturur ayışığı gecelerde...
            İstanbul, düşlerimin mümbit toprağı… Tiryakiliğimin tavan yaptığı demlerde sigaramdan çektiğim ilk nefes… Galata Köprüsü’nden masmavi sulara saldığım oltamın ucundaki umut… İstanbul, aynadaki yitik suretim… Emeğim, ekmeğim, emellerim, hayallerim… İçimdeki sessiz çığlık… İstanbul başımın tacı, hasta gönlümün tek ilacı…
            İstanbul, Kumkapı’da ‘vur patlasın çal oynasın’ gecelerinde masamdaki mezem… İstanbul bağrı yakınlara sunulan bir zemzem… Tutkuların en asili, can parçası, hüzünlerimin en soylusu, en acıtanı… Yüreğimde yanan ateşlere dökülen benzin…  Feryadımın izdüşümü...
Samatya’da suların lâl dudaklarından hasretle öpen bir akşam güneşidir İstanbul… Güneşin pılını pırtını topladığı bir ikindi vaktinde denize nazır bir kahvehanede içilen demli çayın doyumsuz keyfidir İstanbul… Hüzünlerin kalbime abandığı seher vakitlerinde kirpiklerime değen bir damla tuzlu sudur nihayetinde… Aşklarımın kundağı, muhabbetin gül bahçesi… İstanbul bir deli poyraz, bardaktan boşalırcasına yağan bir sağanak yağmur…
            Emirgan’da lalelerin çanak yapraklarına değen bir çiy tanesidir İstanbul… Edmondo de Amicis’ın tabiriyle “İstanbul Avrupa`nın gündüz en parlak, gece en karanlık şehridir.” Hissiyatın kılıçdarı Ahmet Haşim de bu ecnebiye şu sözle karşılık verir: “ Karanlık bir gece, saat 10’a doğru, Haydarpaşa`dan Beykoz’a kadar otomobil ile bir gezinti yaptınız mı? Yapmadınızsa, otomobil zevklerinin en kuvvetlilerinden birini hiç tatmadınız demek!”
            İçim dışım İstanbul’dur benim… Denizde kum bende İstanbul… İstanbul için “Bu şehr-i Stanbul ki bî-misl ü bahâdır/Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır” der Lale Devri şairi Nedim… Gerçek o ki İstanbul, dünya içinde başlı başına bir dünyadır. Rahmetli Orhan Kemal, “-İstanbul’da yaşamak beş yüz bin lira eder” dermiş. Bence az bile demiş…
            Bir sonbahar yaprağının hüznünü taşır İstanbul… Hüzün ki bu şehrin en içli hâlinin tasavvurudur. Kentin mavi gözlerinden süzülür iri bir damla yaş… İskelelerin duvarlarından yansır vapurların düdükleri… Çamlıca, yukardan süzer sehrengizleri kıskandıran kentin soylu güzelliğini. Yedi tepeli şehirde geçmişle bugün kol kola yürür geleceğin aydınlık şafağına. Eski gramofonlarda çalınan İstanbul’a dair türküler daha bir yanık, şarkılar daha bir mahzundur. Her biri yürek delen misalidir. Şehrin uyanış demlerinde gamzeli yüzlerden yayılan tebessümler aynalardan taşmıştır. İstanbul, sımsıcak yatağından kalkıp güne “Merhaba” demiştir. Geceyi geride bırakıp aydınlıklara doğru yol almıştır öylece…
İstanbul, Kumkapı’da yenen balığın arkasından içilen şarabın kekremsi bir tadıdır damağımda. Üsküdar’a gider iken bir dönemeçte aniden karşımıza dikilen sulusepken bir yağmurdur biraz da…Altın boynuz olarak gönüllerimizde taht kuran Boğaziçi şıngır mıngırdır Salah Birsel’in deyimiyle. Mavinin gönülleri mest ettiği bir hayal beldesidir. Balıklar da delicesine âşıktır Boğaz’ın maviliklerine. Ağlarda dans edişleri bundandır belki de...
            İstanbul, âhların ve aşkların payitahtıdır; kadim sevdaların şahididir. Ayrılıklara panzehir olmuştur bu gizemli coğrafyanın gizemli köşeleri. Nice cihangirler bu şehre sevdalanmıştır. İmparatorluğu esaretten kurtaranlar, bu şehrin esiri olmaktan kurtulamamışlar. Bu kent, şairlerin bitmez tükenmez ilham kaynağı olmuştur maviyle yeşilin ortasında. Methiyeler İstanbul’la bir başka anlam kazanmış, bir başka güzelleşmiştir. Bu şehre dair şehrengizlerde kanatlanmış kelimeler… Gözler doymamış kentin güzelliğini temaşa etmekten.
 İki yüzlü bir şehirdir İstanbul… Bir yüzü ak, bir yüzü karadır bu kadim kentin. Panzehirini içinde saklayan bir zehirdir kimileri için… Bir yanı küf kokarken, öbür yanı misk kokar bu şehrin. Şairin dediği gibi “Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet...” Fakat belki de bu iki yüzüdür onu diğerlerinden farklı ve gizemli kılan… Zira bir tavus kuşu gibidir bu kent.
Ne güzel demiş şair: “Ey İstanbul İstanbul senin iki yüzün var/Bir yüzün gülüyorken diğerinde hüzün var” diye… Öyle değil mi ki?... Bir yanı yetimdir İstanbul’un…. Yetim çocuklara yataktır buz gibi kaldırımlar… Mavi gökler ayazlarda yorgandır kimsesizlere.
Yakuttan bir coğrafyanın üstünde ay misali parıldayan emsalsiz bir incidir İstanbul… Şehirlerin sultanıdır açık ara... Hisarlar, muhafızıdır bu mavi gelinlikli tazenin. Surlarında zamanın nabzı vurur gece gün demeden. Ayrılıktan muzdarip bir sevdalının yüreğindeki hüzündür bu şehir… Gün batımında tılsımlı sularda arz-ı endam eden bir peridir vesselam…
Osmanlı’nın pembe düşü, Bizans’ın kâbusudur Türk İstanbul… Çağlar deviren keskin bakışların menzilidir. Nebi’nin muştusuna mazhar olan Sultan Fatih’in yadigârıdır bizlere. Surlardaki taşların dile, yüreklerdeki hissiyatın tele geldiği bir huzur beldesidir. Tarihe açılan bir koridordur baştanbaşa. Dünle yarın arasına kurulmuş kadim bir asma köprüdür. Kimler geçmedi ki bu köprüden. Bir çeşmedir İstanbul, kimler içmedi ki bu kutlu çeşmeden?...
Martı sesleriyle uyanır geceyi bir başına geçiren Eminönü o derin uykusundan. Saba makamında ezanlar çınlatır yeri göğü. Gül suretli insanlar daha bir rahatlamış halde inerler Yeni Cami’nin kaldırımlarından. Mısır Çarşısı’nda besmeleyle açılır kepenkler... ‘Rastgele’ diyerek oltasını Haliç’in mavi sularına atar Unkapanı Köprüsü’nde dikilen bir yetim çocuk… Demli bir çayın en sadık dostu olur gevrek simitler. Ekmek arası balık yemek için sıraya girer güne umutla başlayan kadını erkeği, kızı kızanı… Eminönü ki güvercinlerin bayram yeridir.
Gün dipdiri yirmi dört saattir İstanbul’da… Bu şehir hep iri ve diridir zaman koridorunda. Bir yanı uyusa öbür yanı uyanıktır. Zamana direnen ve vakti kuşatan İstanbul; Emirgan’da gökleri perdeleyen çamlıklarda içilen demli bir çay, Kanlıca’da yenen yoğurt, Sarıyer’de doyumsuz bir balık ziyafetidir. İstanbul silueti ruhları dindiren tarihin bir büyüsüdür. Zamanı ve mekânı kuşatan, kabına sığmayan bir asi çocuktur İstanbul aynalarda.
            Piyerloti’de zamanı dondurup bir kareye sığdırmaktır İstanbul… Gözbebeklerini bayram yerine dönüştürmektir o doyumsuz manzarada. Teleferikle tepeden bakmaktır hayata. Peygamberin mihmandarının bakışlarında kaybolup yepyeni ve uhrevî bir kimliğe bürünmektir ruhların mahşeri Eyüp Sultan’da. Hayatı temize çekme yeridir Eyüp bir anlamda. Piyerloti’den İstanbul’a bakmak gafletle körelen bakışları tefekkürle cilalamak, mezar taşlarına bakarak sonumuzu düşünmek, ruhları acılaştıran ölümü iyice hazmetmektir.
            İstanbul bir başka güzeldir erguvanlar açtığında. Erguvanlar ki bu kentin insanlarını aşka çağırır. Bu güzel şehirde baharın ve yüreklerde tomurcuklanan aşkın müjdecisidir erguvanlar... Onlar ki bu şehrin zihnimize kazınan suretinin ayrılmaz bir parçasıdır.  Pembenin, kavrulan ruhumuza kattığı esintidir erguvanlar… İstanbul’un doyumsuz güzelliğini bir de erguvan vakti seyretmeli… Bir gelinlik misali rüzgârda salınışını görmeli baharda…
Baharı da, yazı, da, hazanı da, kışı da güzeldir İstanbul’un yaşamasını bilenlere… Bu şehir hayatı kucaklayan şefkatli bir bağır, merhametli bir yürek, hep veren el, sözün en güzelini lisan-ı hâl ile söyleyen dildir. İstanbul’u hep bir dişi olarak tasavvur etmişim ben… Zira nazenin, alımlı, kibar bir kadına benzer bu şehir… Bakan gözleri kamaştıran bir güzellik… Cazibesi ve şuhluğu dillere destandır bu şehrin. Yüreklerimizi yangın yerine döndüren özlemlerimizin limanıdır. Her semtinin apayrı güzellikleri vardır kendince. Beyatlı’ya göre bir semtini sevmek bile bir ömre değerdir İstanbul’un. “Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu(dur), Ada’da rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu(dur)” şairin deyimiyle…
            Bir şiirdir İstanbul, değme şairlerin yüreğinden nakış nakış süzülen… Şiirimizin bitmez tükenmez duygu dağarcığıdır. Adına, tartışmasız en çok şiir yazılan şehirdir bu mübarek belde. Dar vakitlerde şairlerin imdadına yetişen ilham meleğidir. Orhan Veli’nin gözleri kapalı dinlediği; bu şehrin müzmin aşığı olan Yahya Kemal’in “Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!” dediği; Ümit Yaşar’ın odada, aynada, çantada, masada, oltada, kısacası nereye baksa orada gördüğü; Ziya Osman’ın öpüp başına koymak istediği, gözleriyle kucakladığı; Necip Fazıl’ın bu şehrin müdavimlerinin ağlayanını bile bahtiyar gördüğü; Lale Devri şairi Nedim’in ise bir taşını bütün İran’la değişmeyeceği emsalsiz bir şehirdir.
         Medeniyetlerin nurdan beşiği, Avrupa kültür başkentidir İstanbul. Bu şehir mazi, bu şehir hâl ve bu şehir istikbaldir. Nereye bakarsanız tarih gülümser yüzünüze. Camisiyle, kilisesiyle ve havrasıyla dinler arası diyaloğun en güzel örneğidir. Bu coğrafya üzerinde kurulan asma köprüler, sevgilinin boynuna takılmış gerdanlık gibi anlamlı ve değerlidir. Bu köprüler ki Asya’yla Avrupa’yı bağlar birbirine. Nice sular akmıştır bu köprülerin altından…
Bir zamanlar Bizans’ın Kostantiniye’si olan bu kadim kent, eskilerin tabiriyle “Darü’l-hilafet, Darü’l-saltanat, Deraliyye, Asitane, Dersaadet, Selâtin, Beldetü’t-tayyibe, İslambol, Darü’l-mülk, Payitaht-ı saltanat, Südde-i saltanat”tır artık… İstanbul, seherde Süleymaniye’nin minarelerinden yüreklere akan saba makamında bir kutlu ezandır. Yüreklerimizdeki kiri temizleyen, eksik yanlarımızı tamlayan, faniliğimizi gideren bir bengisudur. Bu şehir, çölleşen ruhlarımıza, oluklarından zemzem akıtan bir hayat çeşmesidir.
 İstanbul, maddeden çok mânâdır uhrevi bakışlarda. Bu şehir, çağ açıp çağ kapayan Fatih’in emsalsiz fethini gören nasipli Üsküdar’dır biraz da. “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü?/Üsküdar, bir ulu rüyayı görenler şehri!” dir şairin deyimiyle. Üsküdar ki Anadolu velilerinden mutasavvıf şair Aziz Mahmut Hüdai’nin şereflendirdiği mübarek topraktır. Öte yandan Beykoz’daki Yuşa Tepesi şehre her dem manevi bir hava pompalıyor. Yuşa Hazretleri şehrin en hâkim tepesinden bu kentin gönüllü manevi koruyuculuğunu yerine getiriyor.
İstanbul kavgalarımızın ve sevdalarımızın asi ve mavi şehridir; yüreklerden taşan yalnızlıklarımızın sığınağıdır. “Salkım salkım tan yelleri estiğinde/mavi patiskaları yırtan gemilerinle/uzaktan seni düşünür düşünürüm” diye başlayan şarkıların muhatabıdır; beklemekten muzdariptir. Bunun için buğuludur İstanbul’un gözleri… O, basiret nazarlarıyla bakan gözlerimiz, tutan ellerimizdir. Gül yüzlü hatıraların mahşeridir geçmişin kavşağında...
Kadim ve mağrur bir tarih yatar İstanbul’un içli yüreğinde. Asırları koynunda saklar bu şehir… Şairin deyimiyle ”Artık eski harpleri anlatır taş duvarlar…” Kapalıçarşı şehrin nabzının attığı müstesna mekânlardandır. Şairin deyimiyle kapalı bir kutudur Kapalıçarşı…
Mehtaplı gecelerde ayışığıyla öpüşür Boğaz’ın billurdan suları. Zavallı yüreğim sabaha umut biriktirir heybesinde. Eyüp’ün koynunda uyuyan Haliç, sabahın ilk ışıklarıyla kalkar kuştüyü yatağından; ovuşturur çapaklı gözlerini. Rüyadan uyanır Kasımpaşa sırtları…
Saçları sarıdır, gözleri mavidir, bağrı açıktır intihar bakışlı Beyoğlu’nun… Taptaze aşkların beşiği, yarım kalan aşkların mezarlığıdır. Aşüftedir İstiklal Caddesi… Gecenin karanlığında kaybolur fısıltılar… Yetimdir bir köşede büzülüp duran Ağa Camii; ne kadar da yabancısıdır bu sokakların. Ne kadar da yalnızdır kalabalıkların ortasında. Şaire “Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,/Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.” dedirten mabettir Ağa Camii… Kilise ve havralarla aynı havayı teneffüs eden yalnız ruhların emin sığınağıdır.
Büyükada masmavi denizlerin en sadık dostudur. Faytonlar düşlerimi taşır Büyükada’da. Karacaahmet’te pişmanlıklarını sayıp döker münzevi bir ruh… Haydarpaşa’da gözyaşları hicran dağlarının üstünden aşar. Bir el, bir elden koparken yürekler yangın yeri… Kasımlarda sancılanır Dolmabahçe’nin mahzun yüreği. Kasımpatılar büker boynunu…
Mabetler şehridir İstanbul… Süleymaniye, Sultanahmet, Beyazıt; İslam’ın kalbinin attığı, uhrevî tecessüslerin tavan yaptığı mekânlardır. Minarelerden dökülen ezanlar mızrak gibi saplanır taşlaşmış yüreklere. Ezanlar çanlarla barışıktır; papazla imam dosttur birbiriyle.
            Gülistanımızın nadide gülüdür İstanbul… Boğaziçi’nde geceye akan ayışığı, gönüllerin eyvanıdır. Ezel ve ebedin koyun koyuna yattığı ruhlar mahşeridir. Zincirlikuyu’da servilerin gölgesinde bir ölüm sessizliğidir İstanbul... Bir mum misali eriyen zamanın eşyaya aksidir. Yürekleri ürperten bir yankıdır. Arayışların son durağıdır. Bu şehir iştahlı bir vampirdir. İçine aldığı Yusuf yüzlüleri bir daha geri vermeyen bir derin kuyudur bu şehir...
 
M. NİHAT MALKOÇ