"Kalpler silahla değil, sevgi ve yüksek gönüllülükle yenilirler.” Baruch Spinoza
Demet, okulunu ve Eda öğretmenini çok seviyordu. Yaz tatilinde bu özlemle, bir an evvel okulun açılmasını arzulamıştı. O’nun tebessüm eden yüzünü, tatlı sözlerini, samimiyetini, değer veren ve anlayan bakışlarını hatırlayarak içini çekti. İçi bir hoş olmuştu.
“Neyse okulların açılmasına az kaldı…” diyerek bahçedeki çiçekleri sulamaya devam etti. Öğretmeni çiçekleri çok severdi. En çok hoşuna giden sözcüğü de kendilerine; “çiçeklerim” demesiydi. “Ne güzel” diye gülümsedi, “ben bir çiçeğim…” duygusuyla gururlandı.
Neticede yaz tatili bitmiş, okullar açılmıştı. Okul bahçesi cıvıl cıvıldı. Her öğrenci sevdiği, özlediği arkadaşını çabucak bulmuştu. Hatırlar soruldu, merhabalar edildi, minicik dertleşmeler bile yapıldı.
Sonra da tören başladı, konuşmalara yapıldı. Herkesin derslikleri belirlenmişti. Nedense Demetlerin öğretmeni ortalıkta yoktu. Demet’in gözü hep Eda öğretmeni aradı, fakat bir türlü bulamadı. “Nasıl olsa derse gelir” diye kendisine teselli verdi.
Törenden sonra, küçük bir ara verildikten sonra ders zili çaldı. Herkes gibi Demet’te heyecanla dersliğine yöneldi. Az sonra da kapı açılarak içeriye tanımadıkları birisi girdi. Kendisine hayretle bakan öğrencilere, “günaydın” diyerek oturmalarını söyledi. Sonra da kendisini tanıttı.
Bütün sınıf susuz kalmış bir gül gibi boynunu bükerek adeta sıralara yığıldı. Hayal kırıklığı, üzüntü birbirine karışmıştı.
Demet’in öğretmeni eş durumundan başka ile atanmıştı. Yeni öğretmenleri “vekil öğretmen” olarak atandığını söyledi. “Vekil” sözcüğünü pek kavrayamadılar, fakat neticede öğretmendi.
İlk günkü hüzün ve şaşkınlık birkaç gün sonra azalmıştı doğal olarak. Eğitim öğretim devam ediyordu. Öğrenciler de yeni öğretmenlerine alışmaya çalışıyorlardı.
Fakat birkaç ay geçmesine rağmen, Demet yeni öğretmeninden umduğu ilgiyi ve sevgiyi bir türlü göremiyordu. Demet’in gözünde ve gönlündeki öğretmen imajı daha farklıydı.
O, Eda öğretmeninde gördüğü ve edindiği; adalet duygusunu, örnek olmayı, tutarlı davranmayı, koşulsuz sevmeyi, değer vermeyi, hoş görüyü, affetmeyi, yaşama sevincini, zarafeti, duyguyu, azmi, empatiyi şimdiki öğretmeninde görememişti. Bu güzellikleri özler olmuştu doğrusu.
“Yanılıyor muyum” diye birçok kereler düşüncelerini test etti. Hatta bir ara öğretmeninden kuşkulandığı için üzüldü ve utandı.
“Mutlaka yanılıyorum.” Ya da; “hatalarım var” dedi içinden. “Biraz daha iyimser olmalıyım” diye kendine telkinde bulundu.
“Bundan sonra kafama takılan bir durum olursa içime atmayıp öğretmenimle paylaşayım. Belki de bu şekilde ikna olurum” dedi. Böylece okuldaki olup bitenleri fazla kafasına takmamaya çalıştı.
Birkaç gün sonra, Beden Eğitimi dersinde öğretmeni mendil kapmaca oyunu oynatmak istedi. Her zamanki gibi, yine Aslı’yı çağırarak mendili tutmasını söyledi.
Demet’in kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. İçinden; “Tam zamanı dur bakalım neler olacak?” Dedi.
Oyun başlamıştı. Bir kaç tekrardan sonra Demet, Aslı’nın değişmesini bekledi. Fakat oyun devam ediyordu, öğretmenin herhangi bir değişiklik yapacak tavrı da yoktu. Daha fazla bekleyemedi, parmak kaldırarak söz istedi.
Öğretmeninin; “söyle Demet” demesi üzerine; “öğretmenim dersin başından beri mendili Aslı tuttu, değiştirmediniz. Bize de sıra gelecek mi? Ben de mendili tutmak istiyorum.” Dedi.
Öğretmeninin gülen yüzünde birden sert çizgiler belirdi. Kaşlarını çatarak Demet’e döndü: “Ukalalık yapma Demet, ne yapacağımı sana mı soracağım?” Diye azarladı.
Demet yıkılmıştı, yüreğindeki güven duygusunun, öğretmen sevgisinin hırpalandığını hissetti. Böyle bir cevap duymak istememişti Hem yapılan haksızlık, hem de söylenen sözler kendisini yaralamıştı.
Oysa, “haksızlığa boyun eğmeyiniz” sözünü kendilerine öğretmeni öğütlemişti. San ki gizli bir güç elini tutup havaya kaldırdı. Cevap verme arzusunu yenemedi.
Öğretmeni Demet’in parmağını gördüğünde, memnun olmadığını hissettiren ses tonuyla: “Yine ne var Demet çiğim?” Diye isteksizce sordu.
Demet, sözlerini itinayla seçerek konuşmaya başladı: “Öğretmenim sizin bu yaptığınız haksızlık değil mi? Öğrencileriniz arasında ayırım yapıyorsunuz. Üstelik de bana kaba sözcük kullandınız, size yakıştıramadım öğretmenim. Oysa bizler sizden hep güzel şeyler duymak isteriz.”
Öğretmen Demet’ten böyle bir cevap beklemiyordu doğrusu. Hem kızmış, hem de mahcup olmuştu. Utanması doğruları söylediğindendi tabi ki. Fakat öğrenci olarak haddini aşmıştı. Öğrencisinin bu şekilde konuşmasını “ukalalık” ve “meydan okuma” gibi algıladı.
Tahammül edemedi. Öfkesi sabrını aşmıştı: “Sen ne terbiyesiz bir çocuksun. Ne hakla bana akıl veriyorsun? Buradan defol git gözüm görmesin.” Diye bağırdı.
Demet, bu olup bitenler karşısında yıkılmıştı, fazla duramadı. Gözlerinden akan yaşlarla oradan kaçar gibi uzaklaştı. Bağırarak ağlamamak için yumruklarını ısırıyordu. Soluk soluğa evlerine geldi.
O’nu kapıda annesi karşıladı. Durumundan, hoş olmayan şeyler yaşadığını anlamıştı. Demet kendisini annesinin kollarına attı. Artık hıçkırarak ağlama zamanıydı. Demet’te onu yaptı.
Demet uzun süre kendine gelememişti. Ağlamayı kestikten sonra da bir süre iç geçirip durdu. Annesinin tüm ısrarlarına rağmen olup itenleri anlatmadı.
Annesi okulda olanları, komşularının kızı Zeynep’ten öğrendi. Kızının durumuna çok üzülmüştü. Olayları eşine anlattı. Ne yapabilecekleri hakkında birlikte değerlendirme yaptılar. Öğretmen hakkında şikâyetçi olmaya karar verdiler.
Demet, anne babasının şikâyetçi olma fikrine şiddetle karşı çıktı. Bu düşüncelerine katılmadığını ve daha da üzüleceğini ifade etti. Öğretmeni hakkında da olumsuz hiç bir şey anlatmadı.
Bir kaç gün sonra okula müfettişler geldiler. Sınıftaki öğrencilerle tek tek konuştular. Bir şeyler yazdılar. Daha sonra da Demet’i çağırdılar. Yaşadığı olayları anlatmasını istediler.
Demet: “Anlatılacak bir şey yok, öğretmenimden şikâyetçi değilim, O’nu seviyorum.” Dedi.
Bu cevap, müfettişleri ikna etmemişti. Kendisine, iddiaları okuyarak tekrar sordular.
Demet; “anlatılacak bir şey yok, öğretmenimi sizlere şikâyet edemem, buna hakkım yok. Ne de olsa emeği var. Eğer bu okuldan öğretmenimi alacaksanız, lütfen O’nu almayın, ben başka okula gidebilirim.” Dedi.
Sonra da usulca: “Keşke bunlar olmasaydı, çok utanıyorum çok.” Diye mırıldandı. Daha fazla kendini tutamadı. Birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı.
Kendisini teskin ederek su verdiler. Sonra da teşekkür ederek gitmesini söylediler.
Demet dışarı çıktıktan sonra müfettişlerden birisi diğerine: “Öğretmen sevgisi ve saygısı bu olsa gerek.” Dedi.
Diğeri: “Peki öğretmenini şikâyet etmek istemiyor bunu anladık. O halde neden ağlıyor”? Diye sormadan edemedi.
Arkadaşı derin bir nefes aldı: “O’nun gözünde öğretmen imajı çok yüce. Öğretmene olumsuz bir şey yakıştıramıyor. Kendisine yapılanlara da tahammül edemiyor.
Böylesi yüce, asil yüreklere gıpta ediyorum doğrusu. Öğretmenin, bu çocuğun elini öpmesi gerekirdi aslında. Bu sevginin önünde saygı ile eğilmek gerek.” Diye sözlerini tamamladı.
Ve gayri ihtiyari çok hoşuna giden bir sözü zihninden geçirdi:
“Sanma ki bir çocuk küçük bir şeydir,
Bir çocuk belki de, en büyük şeydir…”
Burada yapacak işleri kalmamıştı artık. Evraklarını toplamaya başladılar. Daireye döndüklerinde, “vekil öğretmen atamalarının daha titizlikle yapılması gerektiğini” Milli Eğitim Müdürlüğüne raporla bildireceklerdi.