El aşağıdaki sözlerini birden
söyleyemedi. Karşılaşan zaman içinde yığılma yapan akışın önünü açan kesikli
sürekli durumlara göre peyde pey söyledi. El yaşamadan söylenmesi gerekenleri bilemezdi.
Güya El tarafında dağıtılan nasipler
dağıtılacaktı. El ‘in nasip diye dağıttığı kolektif yapı içinde üretilen mal ve
ürünlerdi. Nasiple oluşa ve nasipsiz
oluşa göre yaşanan zaman içinde öğrenilenlere göre konuşacaktı.
Yani El ‘in konuşma yaptığı konu bin
bir hile ve düzen içinde nasiple olanın nasibini sürdürmesinden yanaydı. Aynı
şekilde ve zıt yönden de nasipsiz olanın da nasipsizliği sürdürmesinden, mülkü
olanın işinde çalışmasında yana olacaktı.
Yani El ‘in paylaştırmasına göre
girişen süreç tümden çelişki ve adalesiz oluş üzerine akacak ve yürüyecek bir
sistemdi. Sistem alan yönüne zıttı. Bu nedenle çok enerji harcanarak sürüp
gidiyordu. Varsın olsun. Nasıl olsa mülk sahibinin tüketeceğinden kat be kat
çok sömürü malı ve sömürü mülkü olan enerjisi vardı.
Yeter ki El çalışanlara çok para
harcamasın ki çalışanlar yarın daha saldırganca işine sarılsındı. Çalışanlar
işine sarılmaktan başka bir şey düşünesinlerdi. Eğer düşünmek gerekirse El
onlar için bol bol düşünürdü. Bu nedenle El ‘in çalışanlar yerine de
düşünmesinden ötürü El ‘den başka kimse adaletli olamazdı!
El ne düşünecekti? Elbette ki kırk
hikâyesinin kırkı da tavuk üzerine olan tilkinin düşünmesini düşünecekti.
Eskiyen sömürü yollarını yeni tür sömürü yollarına çevirmeyi düşünecekti,
çalıştırmayı, verimi kâr marjını artırmayı düşünecekti!
Her şey nasiple (mülkle) olup nasiple
(mülksüz) olmama üzerine kurgu olmakla mülk sahibinin adaletini, El ‘in adaletini
söyleyen özel mülkiyetli akıl ortaya çıkacaktı. Ortaya çıkan nasiple ve
nasipsiz olmanın tartışmalarını veren çelişkiler içinde otorite olmak; sözü
geçmek için El ‘in yaptığı nasipsiz dağıtma ile El; “herkesin nasibini ben belirledim”
dedi.
Nasip söyleyen El için kod bir
kavramdı. Dinleyen, nasip ekseninde ahit edenler için de vaat umulan, beklenen,
ama El adaleti içinde hiçbir vakit gerçek olmazla, gerçekleşmeyecek olmakla sömürülmeye
yatkınlığın umut ekmeğiydi. Bu neden ile nasip, şans, talih, kader, kodlu
kavram eylem içinde girdi mi nasip olabilmek için birçok nasipsizler ortaya
koymanın enfeksiyonu veren bir kodlamaydı.
El ‘in ben dediği söz, totem dönemden
beri kolektif sağlatma üzerinde pekişen güvence olan kolektif güçtü. Kişi
kolektif güce sığınmış ve kolektif güce teslim olmuştu. Kolektif güç bir alan
etkisi ile beliren kolektif yetenekti. Kişi kolektif güç etkili kolektif
yetenekle davranıyordu.
Süreç bir kes kolektif süreç oldu mu
artık güç, yetenek, üretim hiçbir zaman kişi özeli bir yetenek, kişi özeli bir
üretim ve kişi özeli bir güç değildi. Çünkü tekil hemcinsimiz ne kadar
yetenekli olursa olsun tek başına ekim dikim aşamasına gelemez; gelse bile tek
başına bunu sürdüremezdi.
Yani tekil kişi hiçbir zaman traktör
olan üretim nesnesini de ortaya koyamazdı. Güç kolektifti. İşte El ‘in de mülk
benim dediği sahiplik kolektif güçtü, kolektif yetenekti. Kolektif akıldı. Yani
kolektif güç ile davranan kişi, güvenceyi kaptırır olanlar; kolektif alan etkisi
ortak güce benim diyene, teslim oluyordu.
Hâlbuki kişi mülk benim diyen bu güce
teslim olmayıp; daha o aşamada El yeryüzüne dağılıp yeryüzünü sahiplenemeden avcı
toplayıcı tutumla doğaya dönseydi; organizma içinde ayrılan hücre gibi bir ön
düzlem içinde başının çaresine bakabilecekti.
Ne var ki özgecil tutuma göre alışmasını
yapan kişi, kolektif bağıntı olan düzlem içinde önceki düzlemi göremiyordu.
Üreten ilişkiler az çok totem hafızayı ve öncesi olan tekil dönem süreçlerini
silmişti.
Mutlak egemenlik olan monarşin,
oligarşin aşamalar içinde mutlak egemenler sahiplik iddia ederek yeryüzüne
iyice yayılmışlardı. Hem de El üreten bağıntıyı ele geçirerek. Üreten sürecin
toprak, araç, gereç gibi üretimin kısımları olan, üretim gücüne mülk benim diyen
El, mülk sahibi olan güç içinde ayrışma verdi.
Böylece üretim nesnesine sahip çıkan
güç; dağların, ormanların, ırmakların yani av yapılacak alanların da sahibi
olacaktı. Mülk benim diyenin aforozu karşısında, kovması karşısında; av yapma
şansınız da kalmayacaktı.
Mülk benim diyen güç insana su içeceği
bir ortam, av yapacağı bir alan ve üzerinde dolaşacağı bir toprak parçası
bırakmamıştı. Bu süreç, mülk sahibine teslimiyetin en yıkıcı tuzak tarafıydı.
El monarşisi kendi yalıtımı içinde gelişip serpilince, çevre monarşin
zenginliklerle birleşti. Veya onları zorla ele geçirdi.
Zorla ele geçirme içinde monarşin bey,
kendi akitlilerini zorla savaşa götürmek için ganimet vaadinde bulundu. Ganimet neydi? Ganimet başka bir El mülkünü
ele geçirmekti. Ele geçirilen başka El mülkü içindeki kadın kişi, erkek kişi,
kız kişi çoluk çocuk, toprak, araç gereç; büyük, küçükbaşlar mal mülk olukla
ele geçip ganimet sayıldı.
Böylece ganimet edinme yoluyla ele
gecen insanlık hem mal mülk sayıldı, hem de ikinci kes teslim alınmakla kişi
insan köle olmuştu. İnsanlık ölmüştü. Sahipler kişilere kullarım diyordu.
Kullarda efendilerine ya seyit ya da ya sahip diyorlardı.
İlk teslimiyet nasip dağılımı, rızk
dağılımı adı altında yapıldı. Bu dağılım kişilerin kolektif süreçten
tuzaklamalar yolu ile kopup ayrışan bir ahit içinde olmalarıydı. Bu, yeni ve
köleci anlayışla mülkün sahibine tapıcı, teslimiyetçi bir yapılaşmaydı.
Üreten ilişki içinde orman, toprak,
ırmak, artık doğal bir zemin olmaktan çıkmış kolektif bir hareketin önce
sağlatan bir girişim nesnesi olmuştular. Doğada ve birlikte yapılan sağlanandı
nesneler, giderekten de üretim nesnesi olmuştu.
Tekil kişi yalıtılmış bir beden
içindeki inşanın diyagramına göre belirli bir içgüdü eşliğinde doğada, kendi
kritik değerlerini sağlayabilecekti. Oysa
şimdiki kişi; şanslı kişilerin mülk sahibi olma tasalluttu belirlisi içinde rızkı
kadarla sağlasındı.