El, üreten ilişkilerden beri; üretim
nesnenin, yani mülk sahibi olma istemenin baskı ve basınç gücüydü. El’ in ilk çağrısı, mülk sahibi olmasını
kabul etmenize, bir çağrısıydı.
Değilse El ‘in ilk çağrısı içinde uzun
süre “evreni ben yarattım. Ekip dikmeyi size ben öğrettim. Yağmuru ben yağdırıyorum.
Elmayı sizin için diledim” türünden sav ifadeleri ilk hitabının içinde hiç yoktur.
Bu ifadeler çok daha sonrası dönemde
ahitlerini iman kıskacına almak için peyde pey söylenen etkilemelerdi. Yani El
ilk çağrısı içinde evreni yaratmasına tanıklık istemiyor da “Rabbiniz kim?”
diyerek ille de insan üzerindeki sahipliğe; “şüphesiz ki Rabbimiz (sahibimiz)
sensin” demenizle sizin üzerindeki iyeliğine sizi tanık olarak söylüyordu. Buna
El est meclisi (kalubela) tanıklığı diyorduk.
Dikkat ediniz El ilk ahdi içinde “evreni
ben yarattım, buna da siz tanıktınız” demiyordu. Çünkü El ‘in “evreni ben
yarattım” türü bu tip ilk söylemle güdeceği ve gözeteceği hiçbir anlam ve amacı
yoktur.
El ‘in yaratıcı olmasına karşı
yapacağımız tanıklıkla gözeteceği bir anlam olsaydı daha başta insan
yeryüzündeyken “ben sizi ve evereni yaratan rabbim” derdi. Ayrıca El bunu deme
gereği neden duyacaktı ki?
El, bu sözleri söylemeğe şunun için
gerek duyacaktı. İnsanlık üreten ilişkiler içine girdiği zaman, kimi kişilerde
giderek ve içten içe bir tutku (bir ihtiras) belirmeğe başlamıştı.
Bu tutku kolektif üretim gücüne ve
buyuran kolektif iradeye olacak olası bir sahipliğe izafeten; “ben yarattım. Ben
her şeyin ilk sahibiyim” deme gereğini duyacaktı! Yani üretim gücü olmasaydı El
‘in sahipliği aklına hiç gelmeyecekti.
El evreni yaratmasına tanık ve şahit
istemiyordu. El mülk sahibi olduğuna bir öküzü bir zebrayı değil de illa sizi
tanık yapmak istiyordu. El meclisinde “ben sizin sahibiniz olan rab, değil miyim?
Diyordu.
Henüz doğmamış olan, insan denmemiş
olan hemcinslerin ruhları da “evet sen bizim sahibimiz olan, yetiştirip terbiye
edenimiz olan rabbisin” diyen insan bu ahit üzerinde El ‘in iyeliğine, El ‘n
sahipliğine tanıklık edip teslimiyet veriyordu.
Ne diyordu El; “Ben El mülk, mülkün ve
sizin sahibi olanım”. Başkanlığım içinde yapılan El estle (El meclisin de-El
kurulun da) buna tanık olup iman ediyordunuz.
Böylece kolektif sahipliği olan gücün,
yaptıran kapasitesi ile sesleniyordu. “Mülk benim. Ben mülküm içinde, mülküm
olandan herkesin nasibini dağıttım” diyen söylemdeki “nasip” kelimesi içinden
izafe edeceği anlama, imanı bağlayacaktı. Bu açık açık kolektif sahipliğe
karşı, kişisi sahipliği bildiri olarak (deklarasyon-ittifak olarak) söylemekti.
Ön ittifaklarının totem gruplar
hafızası içinde “temas etme” diyen totem tabuya karşı; “temas etmeyi ön gören”
girişici dokunmanın kişiler üzerinde soku vardı. Kişi öznesi tabu karşısında
ittifak eden, ittifak travmasının izleriyle doluydu.
Travma içindeki anlam ile bu ilk
temasın, ilk ittifakın çok büyük anlam, sadakat ve bağlam etkisi vardı. Kişisi
iyeliğe bağlı nasipleri dağıtma rızk olma illüzyonu ile ele geçirilen mülk
içinde, mülkün El tarafından dağıtımı yapıldı. Bu takdirce dağıtımı içinde El “kimine
az verdim. Kimine çok verdim” dedi.
Hatta “kiminin nasibini de kıstım.
Yani kimine de hiç vermedim” dedi. Rızktan hiç pay vermemeyi de “çalışmak ayıp
değil yeryüzüne dağılın mülk sahiplerine çalışın. Rızkınızı oralarda arayın”
dedi. Süreci nereden nerelere bağlıyordu.
Eğer bir iman ahdi içinde olmuşsanız;
düşünme referans rehberiniz bu anlamlar olmuşsa sonraki süreçlerde bu bağlamlar
içinde çıkıp bir yol bulmak bir yol yapmak pek olası değildi. Bakınız kolektif süreç ve kolektif kapasiteli
oluşum, ihtirasça bir hileyle bir tuzakla ve tutkun kurnazlığa nasıl da nasip
edilip çıkmıştı.
İşte şimdiki süreç nasip edilen tuzak
ve kurnazlığı inşa eden süreçti. Böyle olmakla nasipsiz kişi mal sahibi ya da para
adamına çalışacaktı. Kibarca adına çalışma denen süreç mülk sahibi olmayan
kişinin mülk sahibine emeğini satması olan köleci ilişkiyi meşrulaşma, aldatmasıydı.
Tarihte ilk kes insanlar kritik
değerler üzerinde girişen kolektif birim zamanı, yardımlaşan iş bölüşümü yapan karşılıklı
yüküm etme yerine mülk sahibine çalışma vardı. İnşa böyle başlamamıştı. Ama kişi özneli muhterislik süreci mülk sahibi
kişiye göre odaklayan bir aldatma içine girmişti.
Kişiler ortamda para adamlığı
olan, işvereni olan, fabrikası ve işyeri
olan tuzaklı bir yapı öğretisi içine doğuyordu. Bu yapı kişiye, kendisini
saltık olan diye veriyordu. Saltıklı algısı inşaca kurulu düzeni değişmez bir
durum olmanın algısı gibi veriyordu. Böylece bu türden algı yanılması içindeki
kişi kendi düşüncelerini yanıltmaktaydı.
Tekil durum içinde olan kişimizin doğaya
doğru zorunlu bir sağlama yönelimleri vardı. Rastlaşan, zorunlu olarak denk
gelmekle, kesişmekle birlikte olup birlikte giden ayrık eylemler oluştu. Bu
eylemler, kritik değerli zorunlu eylemler olmakla karşılıklı yükümle ve
karşılıklı sağlama, sağlatma ilişkisine dönüştü.
Bunlar gözden kaçınca, adına nasip denen;
hedefi mülk sahibine çalışma olan büyücü (illüzyonlu) anlayışlar ortaya konunca
EL: “Nasipten hiç verilmeyenler nasibini mülk sahibinin mülkü içinde çalışma
yapma sureti ile arasın” dedi.