Dünyaya gelişimiz, sevdiklerimizin yüzünü güldürmüş, mutluluk saçmıştır etrafımızdakilere. Aslında her bebeğin -istenmeyen doğumlar hariç -dünyaya  gelişi, insanları mutlu eden yaşam deneyimlerinden biridir. Bir bebeğin masum yüzü, doğumundan hemen sonra kulağa gelen ilk "ınga" sesi, taptaze kokusu ve  umutları yeşerten gelişi hayatın güzel sahnelerindendir. Bir bebeğin dünyaya gelişi, dünya sahnesinde yeni bir perdenin açılması ve yepyeni bir yaşam hikayesinin ilk sayfasıdır. Her insan doğarken masumdur, günahsızdır ve iyidir. Muhtaçtır sevdiklerine. Savunmasızdır. Sadece ağlayarak dile getirebilir istek ve ihtiyaçlarını. Mutluluğu, masum yüzünde beliren güzel gülücüklerinden okunur. Evin minik, tatlı üyesi, evin bir köşesinde ona hazırlanan yatağında mışıl mışıl uyur. Kimi zaman tatlı uykusunda da güzel tebessümler belirir masum yüzünde. Insanoğlu işte böyle masum ve tatlıdır doğduğunda ve bebekliğinde. Peki büyüdüğünde, nedir o masumiyete gölge düşüren ve kötülüklere yatkın hale getiren? Kimi insanlar, büyüdüklerinde neden çevresindekilere mutsuzluk ve umutsuzluk yayıyor? Umutların tükenmesinin  ve yaşama sevincinin eksilmesinin hatta tamamen tükenmesinin tek sorumlusu elbette insanın sadece kendisi değildir. Etrafında olan, ona yönelen her türlü olayın etkisini gözardı etmemek gerekir. Aslında insanın ilacı da zehri de yine insandır. Kimi zaman da insanın iç dünyası bu tükenişe ve çaresizliğe yatkındır. Insan tek başına hayata merhaba der; sevdikleriyle veya sevdiklerinden mahrum büyür, hayata atılır ve hayatın son perdesinde  de aslında yine tek başınadır. Yaşam, bir merhaba ve elveda arasındaki serüvendir. Nasıl ki o serüvene -doğarken- kendi  istek ve irademizle dahil olamıyorsak, veda ederken de irademizi kullanma hakkımız olduğunu düşünemeyiz. Düşünmemeliyiz. Kendi yaşamına son vermek gibi bir hak söz konusu olamaz ve olmamalı da. Psikolojik, ailevi ve toplumsal etkenler de yaşam süremizi belirleme, yaşamımızı noktalama hakkını vermez. Elbette o noktaya gelinmesinde sadece kişinin kendisinin sorumluluğu yoktur. Etrafındakilerin de onun bu umutsuzluk ve çözümsüzlük girdabına girmesinde payı vardır. Daha önce de dediğim gibi, insanın ilacı da zehri de yine insandır. Yaşamına son vermek gibi karanlık bir noktaya gelen insanın suçlanması, dışlanması ve "günahkar " koltuğuna oturtulması en yüzeysel ve kolay olan bakış açısıdır. Lütfen, dünyaya tek başına merhaba diyen insanoğlunu yalnızlaştırmayalım. Elbette biz de hayata güçlü tutunabilmeyi başarabilelim. Ben olmayı da ben olarak yaşamak zorunda kalabileceğimizi de bir ihtimal olarak düşünelim. Çıkmaz sokaklarda da içimizdeki umudun ve yaşama sevincinin son bulmasına izin vermeyelim. Yaşamın güzelliklerine gülümserken zorluklarına da sabır gösterebilmenin en önemli ve en büyük başarımız olacağını bilmeliyiz. Yaşamayı seçmek için mutlaka bir hatta birden fazla nedenimiz olduğunu unutmayalım. Yaşam kimi zaman irademizi zorlasa da ölüme bile bile yürümek için de irademizi kullanabileceğimiz anlamını taşımaz. Yaşama son verme kararı bizi o hayat sahnesine çıkarma iradesine sahip olan Külli Iradedir. Yaşamı, sunduğu güzelliklerle ve karşılaştığımız zorluklarla kabul edelim. Unutmayalım ki merhaba dediğimiz her yeni gün, mutlu olabileceğimize dair yeni bir umuttur. Umut etmek cesur bir yürek ister. Yürekli olun ve yaşamı tercih edin. Size yaşamayı bahşeden Rabbinizin merhametine sığının ve O 'nun iradesinin tecellisine tevekkül edip "yaşamaya devam " deyin yürekten.