Yokluk karmaşasıRüzgar vardı, mumun ateşi yanağıma bi kızıllık kondurup kaçıyordu esintiyle.
ben bilmezdim düşünmek böyle can acıtır.
parmaklarımı koparsalar fark etmezdim böyle zamanlarda.
parmaklarımı koparsalar fark etmezdim böyle zamanlarda.
başım ne kadar ağır… yosunlu bir kayalık... yuvarlanabilirdim şu sandalyeden itseler.
ama içim... İçim nasıl mor noktalarla dolu.
ama içim... İçim nasıl mor noktalarla dolu.
bir yaprağı bıraksalar çürük çukurlarıma, sığmazdı…
sonra rüzgar hala vardı ve mum sönünce ben çıplak bir hayvan rahatlığına büründüm.
kahverengi tek koltuğaydı yine yolculuğum.
ve yokluklarda insana rahat yoktur!
ben çelimsiz sararmış gövdemle sığmazdım.
ben sığmazdım yokluğunda var olan hiçbirşeye...
toplarken dizlerimi karnıma her değdiklerinde, göbek çukuruma bir hiç bulutu sıkışıyordu.
inanmazsın sallıyordu beni duvarlar.
hem verselerdi kapı kolları gözlerimi, yumacaktım...
ayak parmaklarımı sayardım bazen.
sabahta yakın...
kalın giyinmek her zaman daha iyidir.
neden bilmiyorum ama daha iyidir.
yokluk gecede var olur!
yaşadığına anlamı gece asar tanrı zihin iğnelerine.
yatağın altına yatan bir ülke sızıyı gece keşfeder insan.
gece daha iyidir...
rüzgar vardı ve mumun ateşi yanağıma bi kızıllık kondurup kaçıyordu esintiyle.
kahverengi koltuk, çıplak hayvan...
karıncalar derimi yüzerken buldum kendimi.
her yerden sokaklar bana gelirdi.
ve sürüler... sürüler.. sürürler...
şeffaf alfabeyle kurulan garip cümleler...
ben bir köprüden geçerdim inanmazsın ay bağlı gibiydi göbek çukuruma.
hiç bulutu... göbek çukuru...
ay bağlı gibiydi hiç bulutuna.
perdeler her zaman sallanır,
ve desenleri göçe başlardı her saat 5'i bulduğunda.
ucu kapalı hortumdan aşağı bırakırlardı beni ve desenler en çok bana sadıklardı.
güneş yaklaşıyordu ülkeme.
hortuma yün yumağı doldu...
parmaklar sayıldı...